BÖLÜM 14:İtiraf

797 Words
Oturup yemeğe başladığımda, masamın etrafında birkaç gölge belirdi. Başımı kaldırdığımda Trenia ordusunun en kıdemli komutanlarını karşımda buldum. “Afiyet olsun, bugün bu masadayız öyle mi?” diyerek içlerinden biri masaya oturdu. Kral Valen’in en yakınındaki isimler tek tek çevreme diziliyordu. Onlara istemsizce garip ve temkinli bir bakış attığımı fark etmiş olmalılar ki, içlerinden biri hafifçe gülümsedi: “Ben Lukas, rahatsız etmedik umarım.” Boğazımı temizleyip duruşumu dikleştirdim: “Hayır, afiyet olsun.” Karşımdaki Harsen’le başımızı hafifçe sallayarak selamlaştık. Yanımda oturan, kılıç dövüşündeki o ilk, nazik partnerim ise bana dönüp içten bir sesle, “Nasılsın?” diye sordu. Az önceki darbe anını hatırlatacak bir soruydu bu ama ben yüzümdeki en güçlü gülümsemeyi takınarak, “İyiyim, gayet iyiyim. Teşekkür ederim, neden kötü olayım ki?” dedim ve yemeğimi iştahla yiyormuş gibi görünmeye çalışarak bir kaşık daha aldım. Masada henüz tanışmadığım iki komutan daha vardı. Kendimi kısaca takdim ettim: “Elia.” İsimlerini bilmediğim o iki adam da sırayla kendilerini tanıttı: “Riven” ve “Darian.” “Memnun oldum,” dedim ve sessizce yemeğimize döndük. Tam o sırada yan masalardan biri gürültülü kahkaha sesleriyle yankılandı. Oturan grubun tamamı büyük bir neşeyle gülüyordu ve Alpaz da tam ortalarındaydı. Göz göze geldiğimiz o salisede, ilgimizi onlara vermemeye, sanki orada değillermiş gibi davranmaya çalıştık. Ama her kahkaha patladığında, yan bakışların bana döndüğünü net bir şekilde hissediyordum. Muhtemelen az önceki mağlubiyetim hakkında konuşup eğleniyorlardı. Kahkahalar durmak bilmeyince Lukas araya girdi. Sesindeki o buz gibi otoriteyle yan masaya seslendi: “Siz her neye gülüyorsanız, nedenini söyleyin de hep birlikte gülelim. Tabii gerçekten gülünecek bir şey varsa...” Lukas’ın bu sert müdahalesi içten içe hoşuma gitmişti. Masadaki diğer komutanlar da aynı fikirde olduklarını belirten bakışlar attılar. Başımı dikleştirip doğrudan Alpaz’a baktım. Sesindeki o alaycı, küçümseyici tonu saklamaya bile gerek duymadan, “Elia!” dedi. İçimden, İşte yine başlıyoruz, diye geçirerek kaşımı kaldırdım ve yüzüne baktım. “Nasılsın?” diye sordu. Bıkkın bir nefes verdim ama cevap vermedim. Benim sessizliğimden cesaret alarak daha da ileri gitti: “En son ağlayarak kaçıyordun. İstersen gidip amcanla konuşabilirim, seni aldırırım buradan.” Bu kadarı fazlaydı. Ben bu sarayda bir komutandım, o ise bir askerdi. Sınırı çoktan aşmıştı. Elimdeki bardağı sertçe masaya vurup ayağa kalktım. Bir anda tüm yemekhanedeki uğultu kesildi, herkes bize kilitlendi. Masadaki komutanların da benimle birlikte ayağa kalktığını hissettim. Lukas öfkeyle araya girdi: “Alpaz, yeter artık! Sen gerçekten o dövüşü bileğinin hakkıyla mı kazandığını zannediyorsun?” Harsen de hemen onu destekledi: “Gerçek kılıç kullanmanıza bir şey demedik, ilk kanı akan kaybeder diye anlaştınız, tamam.” Alpaz anlam veremez gibi bakarak, “İlk kanın kimden aktığını hepiniz gördünüz, bunu tartışmaya gerek yok,” diye diklendi. Riven sertçe çıkıştı: “Sen kılıç dövüşünde yumruk kullandın! O kan senin kılıcının darbesiyle akmadı.” Alpaz ise kendini savunmaya çalıştı: “O da bana tekme attı! Kurallar konusunda detaylıca anlaşmamıştık.” Ben hâlâ şaşkınlıkla olan biteni izliyordum. Nasıl olur da sıradan bir asker, rütbeli komutanlara karşı bu denli fütursuzca konuşabilirdi? Lukas alaycı bir tavırla, “Evet, o da sana tekme attı,” dedi. “Belki de ilk kan senin dizinden gelmiştir de pantolondan dolayı görememişizdir, ha? Bir aç da bakalım.” Yemekhanedeki bazı askerler bu lafa gülmeye başlayınca Alpaz’ın yüzü bir anda bozuldu, gururu sarsıldı. “Benim hakkımdı!” diye bağırdı Alpaz aniden. Sesi tüm salonda yankılandı. “Hepiniz biliyorsunuz!” Artık dövüşten bahsetmediğini hepimiz anlamıştık. Gözlerindeki o kör edici hırsla bana bakarak içindeki zehri kustu: “Altıncı komutan olmak benim hakkımdı! O koltuğa ben oturacaktım!” O an zihnimde her şey bir anda aydınlandı. Taşlar yerine oturmuştu. Alpaz’ın bana olan öfkesi sadece sokaktaki o başarısız görevden ya da bugünkü düellodan kaynaklanmıyordu. O, Trenia’nın 6. komutanı olmaya çok yaklaşmıştı; ta ki ben gelip o unvanı alana kadar... Bana olan hırsı, kini ve nefreti bu yüzdendi. Çevredeki komutanlar hemen onu susturmaya çalıştı: “Bu kralın kararı, biz bir şey diyemeyiz!” dediler. Ama ben sadece onun gözlerindeki o derin, karmaşık hırsı izliyordum. Statüsünü, geleceğini kaybetmiş bir adamın kıskançlığıydı bu. Tabii ki benim bir suçum yoktu, bana öfkelenmekte haklı da değildi. Ama bugün banyoda yaşadığım o mağlubiyet acısını, gurur kırıklığını düşününce... Onu anladığımı hissettim. Ona hak vermiyordum ama o haksızlığa uğrama duygusunu ve hayal kırıklığını kalbimde hissetmiştim. Tam o sırada göz göze geldik. İçimdeki bu karmaşık duygudan sıyrılmak için istemsizce gözlerimi kaçırdım. Alpaz bunu gördü ve yüzüne sinsi bir sırıtış yerleştirdi: “Acıyor musun bana?” Şaşkınlıkla bakıp, sakince ve net bir şekilde başımı iki yana salladım. “Senin yüzünden oldu,” diye mırıldandı öfkeyle, “üzgün rolü yapma!” Harsen daha fazla dayanamayarak sertçe müdahale etti: “Alpaz, yeter! Çık dışarı!” Alpaz şok içinde kalakalırken Harsen sözünü esirgemedi: “Al yemeğini, odana çık!” Alpaz neye uğradığını şaşırmıştı. Masadaki komutanların ve arkasındaki askerlerin bakışları altında, içindeki o yoğun öfkeyle yemeğini bile almadan kendini yemekhaneden dışarı attı ve hızla uzaklaştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD