BÖLÜM 9: Yemin

1449 Words
Bana kalacağımı söyledikleri odanın içinde, görevli askerin üniformalarımı getirmesini bekliyordum. Oda küçüktü, taş duvarlardan oluşuyordu; gri tonlarındaki kayalar hiçbir sıcaklık taşımıyordu. Ne duvarlarda bir süs ne de mobilyalarda zarafet vardı. Renk diye bir şey yoktu bu odada; her şey solgundu, donuktu, katıydı. Sadece bir yatak, bir dolap ve basit bir çalışma masası yerleştirilmişti. Odanın bir köşesinde tuvaletle banyoya açılan bir kapı vardı. Giriş kapısının karşısında yer alan tek pencere ise sarayın uzağında kalan ormanlık alanı gösteriyordu; şehrin kalabalığı buradan görünmüyordu. Ağaçların, puslu gökyüzünün ve hafifçe sallanan dalların dışında hayat belirtisi yoktu sanki. Şimdilik burada beklemem gerekiyordu. Bana birazdan kıyafet getireceklerdi ve ardından amcamla kuzenimin yanına götürülecektim. Kapı aniden çaldı ve içeriye elinde birkaç parça kıyafetle bir asker girdi. Yüzünde alışıldık o mesafeli ama yorgun ifade vardı. Kıyafetleri masanın üzerine bıraktı, ardından birini kaldırıp gösterdi: — Bu, komutanlarımızın günlük olarak giydiği kıyafetlerden biri. Eğer bir savaş ya da olağanüstü bir durum olursa, ne giymeniz gerektiğini size ayrıca getireceğim. Ama şimdilik bunu giyin. Bu, yemin töreni için. Asker kapıya yönelirken arkasından seslendim: — Ne? Yemin töreni mi? Ne töreni? Asker arkasına döndü, çok şaşırmış görünmüyordu: — Kraliyete bağlılığınızı göstermek için bir yemin edeceksiniz, dedi. — Merak etmeyin, çok kalabalık bir şey olmaz. Gerçi... Kralımız nasıl isterse. Yine de içim pek rahatlamamıştı. Asker çıktıktan sonra masanın üzerindeki kıyafete göz gezdirdim. Koyu gri ve siyah tonlarının hâkim olduğu, yüksek yakalı ve beli kemerli bir tunikti bu. Omuzlardan aşağı doğru inen, hafif zırhı andıran ince metal işlemeler hem zarif hem de disiplinli bir görüntü sunuyordu. Göğsün sol kısmında Trenia’nın simgesi; iç içe geçmiş üç yıldız ve onların çevresinde dolanan bir ejderha motifi işlenmişti. Kolları dar kesim ama rahat hareket etmemi sağlayacak kadar esnekti. Altına ise dizlere kadar uzanan siyah bir pantolon ve sade ama dayanıklı çizmeler verilmişti. Tüm kıyafet, hem bir askeri hem de bir temsilciyi andıracak şekilde tasarlanmıştı. Resmî ama savaşa hazır. Keskin ama zarif. Üzerimi giyinirken kendimi bir tiyatronun ortasında gibi hissettim. Trenia'da bu kadar çok prosedür olduğunu bilmiyordum. Bana hiç bu kadar profesyonelce davranan bir ülke gibi gelmemişti. Oysa şimdi sanki her şey katı bir kurallar zincirine bağlıydı. Bu ülke hakkında bilmediğim daha neler vardı? Bir süre sonra odamın kapısı tekrar çaldı. Görevli asker, "Hazırsanız gidelim," dedi. Onaylarcasına kafa salladım ve onu takip ettim. Küçük, dar ve koyu renkli koridorlardan geçtikten sonra, kendimi yine o büyük toplantı odasının önünde buldum. Devasa kapılar açıldığında, olabildiğince kendimden emin durmaya çalıştım. Büyük bir özgüvenle içeriye doğru adım attım. Herkesin bakışları anında üzerime döndü. Kral Valen beni görünce tahtından kalktı ve toplantı masasının önüne doğru geldi. Ben ise kendimden emin ve meydan okurcasına onlara bakıyordum. Yanlış hiçbir şey yapmadığımın farkındaydım. Bir anda hayatımı değiştirecek bir sürü olay yaşanmıştı ve maalesef hiçbiri benim kontrolümde değildi. Durumun böyle olduğunu bilmek beni içten içe geriyordu ama yapacak bir şey yoktu. Hayatta kalmak ve ailemi korumak için atabileceğim en mantıklı adımları atmaya çalışıyordum. Oda bu kez nispeten daha kalabalıktı ve içerideki yüzler farklıydı. Üzerlerinde resmi kıyafetler olan üç yaşlı adam duruyordu; ağır duruşlarından senato üyeleri oldukları her hallerinden belliydi. Arkalarında başka görevliler ve bir muhafız grubu da yer alıyordu. Ortadaki senatör ağır adımlarla öne çıktı, elinde küçük bir kâğıt parşömen tutuyordu: — Hazırsanız yemin metnini okuyacağız, dedi. Derin bir nefes verdim ve yaşlı senato üyesine baktım ama onun gözleri doğrudan Kral Valen'deydi. Odadaki herkesin gözünün kralda olduğunu fark ettiğim o salisede hemen ben de ona döndüm ve göz göze geldik. O keskin koyu renk gözleriyle bana bakıyordu ama göz göze geldiğimiz anda bakışlarını hızla çekti: — Başlayabiliriz, dedi. Ve masanın başındaki o görkemli sandalyesine oturdu. Herkes masanın etrafına dizilmişti. Ben ise uzun masanın diğer ucunda, tam olarak Kral Valen'in karşısında ayaktaydım. Elinde kâğıt olan senato üyesi, parşömeni bana doğru uzattı: — Okumaya başlayabilirsin, dedi. Kâğıdı elime aldım, masadakileri süzdüm. Yeniden Kral Valen'le göz göze geldiğimde, beni onaylarcasına kafasını hafifçe salladı ve büyük bir dikkatle beni izlemeye koyuldu. Boğazımı temizleyip, sesimin salonda güçlüce yankılanmasını sağlayarak okumaya başladım: “Ben, Elya, Trenia krallığının bir evladı olarak; bu toprakların güvenliği, halkın huzuru ve kraliyetin onuru için sadakatle görev yapacağıma yemin ederim. Krala ve onun yetkisini taşıyanlara sadık kalacağıma, düşmana karşı cesaretle duracağıma ve halkın ihtiyaçlarını kendi çıkarlarımın önünde tutacağıma söz veririm. Görevim herşeyden üstündür.” Sözlerin hepsini tane tane ve net bir şekilde okumuştum. Her cümlede içimdeki o sıkışma biraz daha büyüdü ama gözlerimdeki kararlılığı asla bozmadım. Bu benim için sadece sıradan bir tören değildi; aynı zamanda bu kurtlar sofrasında kendimi ispatlamam gereken büyük bir başlangıçtı. Yemin tamamlandığında senato üyelerinden biri başını hafifçe eğdi, diğerleri de saygıyla geri çekildi. Tören artık sona ermişti. Kral Valen yerinden kalkıp usulca yanıma yaklaştı, gözlerindeki o derin ve mesafeli ciddiyetle bana yeni görevimde başarılar diledi. O geri çekilirken, masanın etrafındaki diğer altı komutan da sırayla yanımdan geçerek aynı temennileri ilettiler. Her birine tek tek teşekkür ettim; kelimelerim samimiydi ve yüreğimdeki o askeri kararlılığı yansıtıyordu. Bu topraklara layık olmaya çalışacağımı, görevimin bilincinde olduğumu belirttim. Ne olursa olsun, bu yabancı ortamda aramı mümkün olduğunca iyi tutmaya özen gösteriyordum. Bakışlarımı Kral Valen’den ayırmadan doğrudan sordum: — Artık ailemi ziyaret edebilir miyim? Dün geceden beri yoktum, beni çok merak etmişlerdir. Valen başını hafifçe salladı: — Tamam, dedi sakin ama kesin bir ses tonuyla. — Ama çok uzun kalma. Durumu onlara açıkla ve hemen buraya geri dön. Artık görevine bağlı kalmalısın. O sırada komutanlardan biri tam yanımdan geçerken araya girdi: — Komutan Lucas sana eşlik edecek. Hafifçe gülümseyerek cevap verdim: — Hiç gerek yok, siz burada kalabilirsiniz. Senato üyeleriyle olan önemli görüşmeleriniz devam ederken ben işleri hızlandırmış olurum. Çok sürmez, hemen geri dönerim. Senato üyelerine dönerek derin bir saygıyla tekrar teşekkür ettim. Tam odanın o devasa kapısından çıkmak üzere adım atmıştık ki, arkamızda yükselen sesler adımlarımı havada kilitledi. Kral Valen ve senato üyeleri, kendi aralarında oldukça ciddi bir konuyu tartışmaya başlamışlardı. — Peki ya Alverin Krallığı? diye sordu senatörlerden biri. — Onlar ne durumda? Solvenya’nın yaklaşan o büyük saldırısına karşı onlardan yardım isteyecek miyiz? Valen başını hafifçe salladı, yüz hatlarına derin bir endişe yerleşmişti: — Yarın sabah elçiyle hemen haber göndereceğim. Umarım yardım taleplerimizi reddetmezler. Zaten geçmişten bize büyük bir borçları var; Trenia'yı bu durumda karşılarına almak istemeyeceklerdir. Bu sözler kulaklarıma çarptığı anda, zihnimde Solvanya’nın o karanlık odalarında hazırlanan o korkunç savaş planları canlandı. Solvanya'dan ayrılma, her şeyi geride bırakıp kaçma nedenim zaten buydu: Trenia'ya karşı acımasız bir işgal başlatmak istemeleri. Ve hâlâ son derece ciddilerdi; Trenia'ya er ya da geç saldıracaklardı. İki ülkem de.. bağlılık hissettiğim iki toprak da büyük bir savaşa girmek üzereydi. Bunu düşünmek kalbime zehirli bir bıçak gibi saplandı. Ben iki tarafın da iyiliğini istiyordum, her iki toprakta da barışın hüküm sürmesini arzuluyordum. Bunu tek başıma başarabilir miydim, hiç emin değilsin. Ama tam o saniyede, az önce Trenia için biçtiğim o bağlılık yemini zihnimde çaktı: "Bu toprakların güvenliği için sadakatle görev yapacağıma yemin ederim..." Yıllarca Solvanya'ya hizmet etmiş, orayı korumak için stratejiler üretmiştim. Ama şimdi sıra Trenia'daydı. Köklerimin olduğu bu toprakları savunma sırası bende idi. Bunu düşündüğüm anda, çıkmak üzere olduğum kapıdan hızla arkamı döndüm. Toplantı masasına doğru sert ve kararlı birkaç adım attım. Herkesin şaşkın bakışları altında sesimi yükselttim: — Alverin Krallığı’ndan boşuna yardım beklemeyin. Onlar Trenia'ya hiçbir şekilde yardım edemezler! Salondakiler büyük bir şokla bana baktılar. Komutan Lucas kaşlarını çatarak hemen öne atıldı: — Sen bilmediğin konularda yorum yapma Elia! Daha Trenia'nın dış ülkelerle olan bağlantısını ve diplomatik ilişkilerini bile bilmiyorsun. Ancak Kral Valen, Lucas'a doğru bakıp elini havaya kaldırdı ve onu anında susturdu. Ardından bakışlarını bana çevirdi: — Bize borçlular, dedi Valen savunur bir tonla. — Daha önce benzer bir yardım istediklerinde onlara kapılarımızı açmıştık. — Evet, haklısınız kralım, dedim gözlerimi ondan ayırmadan. — Ama Alverin Krallığı’nın birkaç hafta sonra bizden çok daha büyük bir yardıma ihtiyacı olacak. Solvanya’dan ayrılmadan hemen önce, oradaki generallerin birkaç hafta sonrası için çoktan gizli bir Alverin işgal planı hazırladığını kendi gözlerimle gördüm. Bu durumda onlardan yardım beklemek sadece büyük bir zaman kaybı olacaktır. Derin bir nefes alıp masadaki diğer komutanları da süzerek devam ettim: — Başka müttefiklerden yardım aramalıyız. Diplomasi kadar askeri hazırlık da şart. Solvanya’nın hamlelerini biliyorum, her senaryoya hazır olmalıyız. Senato üyelerinin ve Kral Valen’in gözleri adeta üzerime kilitlenmişti. Başta bana karşı tamamen mesafeli, şüpheci duran o altı kıdemli asker bile, şimdi bana ilk kez saygı ve gizli bir güvenle bakıyordu.mSolvanya sarayından getirdiğim o sıcak stratejik istihbaratımla aralarındaki tüm ön yargıları tek bir hamlede kırmıştım. Artık onların gözünde yalnızca şüpheli değil güvenilir bir komutan olma yolunda en büyük adımı atmıştım. — Şimdi izin verirseniz, müsaadenizle, diyerek saygıyla başımı eğdim. — Ailemin yanına dönmem gerek. Görevimin bilincindeyim ve oldukça kısa bir sürede saraya geri geleceğim. Kral Valen, gözlerindeki o şaşkınlığı gizlemeye çalışarak hafifçe başını salladı ve beni onayladı. Adımlarımı sessizce salondan dışarıya doğru yönlendirdim. İçimde, bu yaklaşan büyük savaşın sadece topraklar için değil; kendi kimliğim, geleceğim ve onurum için de verileceğinin mutlak bilinciyle, kararlılıkla koridorda ilerlemeye başladım..
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD