BÖLÜM 7 İdam kararı

998 Words
Duyduklarım gerçek miydi? Bir saniye önce kralın ağzından çıkan kelimeler zihnimde amansızca yankılanıp duruyordu: — Yarın sabah idam edileceksin. Kalbim delicesine atıyor, ama beynim bu hıza yetişemiyordu. Şoktaydım. Kendimi hayatımda hiç bu kadar berbat bir çıkmazın tam ortasında hissetmemiştim. Geçmişimde pek çok kez ölümle burun buruna gelmiştim. Ama her seferinde bu, bir savaş meydanının tam ortasında olurdu. Kılıcım elimde, gözüm düşmanda… Kahramanca bir ölüm hayal etmiştim hep. Ama şimdi? Hain damgasıyla, zincirlenmiş, boynuma kara bir ilmik geçirilmiş şekilde can verecektim. Bunu hiç düşünmemiştim hem de hiç. İki asker, kollarımdan sertçe tutup beni kralın huzurundan çıkarmaya başladığında hâlâ kendime gelebilmiş değildim. Ayaklarım beni taşıyor muydu, yoksa onlar mı beni sürüklüyordu, inan hiç bilmiyordum. Tam o anda, arkamdan buz gibi bir ses yükseldi: — Ha, bu arada... Askerler beni aniden durdurdu. Hep birlikte geriye, taht yönüne döndük. Kral yerinden zerre kıpırdamamıştı. Gözlerini üzerimden bir an bile ayırmadan, içimdeki son umut kırıntısını da paramparça edecek o korkunç sözleri sarf etti: — Sana yardım ettikleri için… amcan ve kuzenin de seninle aynı kaderi paylaşacak. Zaman durdu. Boğazım kurudu, gözlerim irileşti ama tek damla ağlayamadım. Kalbim önce göğüs kafesimde sıkıştı, ardından deli gibi bir öfkeyle çarpmaya başladı. Beni değil sadece... Sevdiklerimi de öldürecekti. Duyduklarımın şok edici etkisiyle birden tamamen kendime geldim. Sanki biri kulağıma eğilip bunun bir rüya olmadığını fısıldamış gibi, o askeri refleks anında uyandı. Bir anda arkamı döndüm. — Hayır! diye avazım çıktığı kadar bağırdım. — Bunu yapamazsınız! Yanlış yapıyorsunuz! Ne isterseniz bana yapın ama onlara dokunmayın! Askerler beni tekrar kolumdan tutup dışarı çıkarmaya yelteniyordu. Direnebildiğim kadar direndim, bedenimi yere sabitledim. — Onların hiçbir suçu yok! diye haykırıyordum, sesim hem çığlık çığlığa hem de ağlamaklıydı. Sonra bir anda durdum. Salondakilere tek tek baktım. O asil duruşumu geri kazanarak sordum: — Siz... Benim kim olduğumu biliyor musunuz? Büyük bir sessizlik oldu. Herkes susmuştu; sanki ağzımdan hain olduğuma dair nihai bir itiraf bekliyorlardı. Ama ben tam aksine, büyük bir kararlılıkla konuştum: — Ben Elia... Kian’ın kızıyım. Benim babam bu topraklar için savaştı. O savaşta bacaklarını kaybetti. Ben, bu ülke için canını ortaya koymuş bir kahramanın kızıyım! Gözlerimi doğrudan kralın gözlerinin içine diktim: — Peki ya sen, Kral Valen? dedim. — Sen kimin oğlusun? Senin baban hiç hayatında bir kez olsun savaşta yer aldı mı? Salon bir anda buz kesti. Herkes susmuş, nefes bile almadan bana bakıyordu; çünkü söylediğim her kelimede sonuna kadar haklıydım. Valen’in babası Kral Karl, ne iyi bir kral olmuştu ne de cesur bir asker. Halkını zerre düşünmeden fütursuzca savaşlara girmiş, ama hiçbir zaman ordusunun başında bizzat yer almamıştı. Ortalıktaki o donuk sessizliğin içinde Kral Valen, doğrudan gözlerimin içine bakmayı sürdürüyordu. Gözlerinde sinirli bir ifade yoktu aksine çok şaşkındı, böyle bir şeyi birinden duyabileceğini muhtemelen hiç inanmazdı — Beni hainlikle suçlayamazsınız, dedim kararlı ama içten içe titreyen bir sesle. Kral tahtından kalkıp bana doğru iki büyük adım attı. Gözlerinden geçen bir anlık öfkeyi fark ettigimde söylediklerimi fark ettim ama artık geri almak için çok geçti şaşkınlığı ve öfkesi her halinden belliydi. Sonra yüksek, tok ve net bir sesle komut verdi: — Hepiniz dışarı çıkın. Ardından beni parmağıyla işaret ederek ekledi: — Sen hariç. Askerler kollarımı bırakıp beni Kral Valen’e doğru hafifçe itti, dengemi kaybedip iki adım öne sendeledim. Yine de gözlerimdeki o cesur ve keskin ifadeyi kaybetmedim. Birkaç kişi hızla kapıya yöneldi ama kralın hemen dibindeki kıdemli komutanlar yerinden kıpırdamadı. — Kralım, dedi içlerinden biri araya girerek. — Onunla yalnız kalmanız tehlikeli olabilir, ne de olsa eski bir saray çalışanı tehlikeli biri. Kral bir kez daha, bu kez salonu titreten çok daha sert bir sesle bağırdı: — Size dışarı çıkın dedim! İsteksizce de olsa başlarını eğdiler. “Kapının hemen önünde olacağız,” diyerek kapıya doğru yöneldiler. Tam o anda Kral Valen’in gençliğini ve tecrübesizliğini çok net fark ettim. Çünkü normal şartlarda hiçbir komutan bir kralın kararına karşı böyle imalı konuşamazdı. Onu koruyor gibi değil, bariz bir şekilde kontrol ediyor gibiydiler. Komutanlar dışarı çıkarken gözlerini benden ayırmadılar; beni tepeden tırnağa süzerek, tehditkâr bakışlarla salonu terk ettiler. Ama ben başımı bir an bile çevirmedim; bakışlarım hâlâ tamamen Kral Valen’in üzerindeydi. Bir süre derin bir sessizlik oldu. Nefes alışverişi oldukça hızlanmıştı ama hâlâ tek kelime etmiyordu. Odanın içinde kısa adımlarla birkaç kez volta attı. Sonra ağır adımlarla tahtına geri döndü ve oturdu. Ben hâlâ önünde dimdik, tek bir geri adım atmadan duruyordum. Bekliyordum. — Sen... Gerçekten asker Kian’ın kızı mısın? diye sordu. — Evet, öyleyim, dedim sesimi zerre titretmeden. Kısa bir baş hareketiyle beni onayladı: — Babanla hiç tanışmadım, hatta onu hiç görmedim. Ama ne kadar iyi ve sadık bir asker olduğunu bilirim. Buradaki çoğu kişi de bilir, dedi. Sonra gözlerini bir anlığına yere indirdi: — Yaşadığını bilmiyordum. Özellikle de Solvanya’da olduğunu… Şaşırmıştım. Az önce babasıyla ilgili salonda haykırdığım o ağır gerçeklerden sonra karşımda böylesine yumuşak ve düşünceli bir tonda konuşmasını hiç beklememiştim. — Bacaklarını kaybettiğini söylemişti komutanlar, doğru mu? diye sordu. — Evet, dedim sessizce. — Babam maalesef artık yürüyemiyor. Sonra bir an durup, anlatma sırasının bende olduğunu hissederek devam ettim: — O savaştan sonra bir süre Trenia’da kalmışlar. Ama hem ülkenin durumu o dönem çok kötüydü hem de burada tutunacak, tanıdık kimsemiz kalmamıştı. Bu yüzden Solvanya’ya dönmek zorunda kaldık orda annemin akrabaları varmış. Oradaki şartlar biraz daha iyiydi. Uzun yıllar boyunca orada, gözlerden uzak bir hayat yaşadık. Başını hafifçe sallayarak beni dinledi: — Yani sen Trenia’da doğdun. — Evet. Ama buraya dair pek bir şey hatırlamıyorum, Solvanya’da büyüdüm. Trenia’yı sadece babamın geceleri anlattığı o eski anılardan biliyorum. Bu sözlerim onu derin bir düşünce bulutunun içine itti. Bir süre sessizce beni tarttı, ardından gözlerini tekrar keskin bir hamleyle bana çevirdi. -Seni araştırdık hakkında öğrendiğimiz şeyler senin anlattıklarından fazlası değildi Solvenya dan geldin ve bir saray çalışanısın tabii sen muhtemelen başarılarınla anılmayı tercih ediyorsundur ama... Sözlerinde ima vardı bakışlarımı önüme çektim — Buraya ilk gelişin olduğunu söylüyorsun ama Trenia’nın saray yönetimi ve geçmişi hakkında fazlasıyla bilgi sahibisin gibi görünüyor, dedi. Ses tonu bu kez az önceki yumuşaklığından tamamen sıyrılmıştı; soğuk, şüpheci ve imalıydı. — Babamı da oldukça yakından tanıyorsun herhalde... O anda, asıl yüzleşme ve zihin savaşının tam şu saniyede başladığını çok net anladım
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD