ULAŞAMAMAK

895 Words
Doruk’un bıçaklandığını görünce Nehir’nin tüm dünyası sarsıldı. Korku, endişe ve derin bir pişmanlık kalbini sardı. Gözlerinden yaşlar süzülürken, titreyen sesiyle defalarca özür dilemeye başladı: “Doruk... Bu, tamamen benim suçum. Senin başına böyle şeyler gelmemeliydi. Benim yüzümden... Benim yüzümden yaralandın... Özür dilerim... Özür dilerim...” Bir an durdu, derin bir nefes aldı ve devam etti: “Belki de benim hayatımdan gitmen gerekiyor. Seni koruyamıyorum. Bu kadar zarar görmeni hak etmiyorsun.” Gözlerinde hem acı hem de kayıp vardı; kendini suçlamaktan başka çaresi yok gibiydi. Doruk ise, Nehir’in bu halini görünce içinden ona sıkıca sarılmak geldi ama susup onu dinlemekle yetindi. Nehrin kendi üzerine yüklediği suçları duyduğunda, Doruk içtenlikle başını salladı ve nazikçe ona baktı. “Kendini suçlama, Nehir. Bu durumda kim olsa aynısını yapardı. Sen benim yanımda oldun, o yeter.” Gözleri derinleşti, sesi yumuşadı. “Sen, çok iyi bir insansın. Ve inan ki, seni gördüğüm ilk andan beri, kalbim kanamaya başladı. Sana sarılmak, seni hissetmek, içimde büyüyen bu duygunun ateşiyle yanmak... Ben sana, tüm benliğimle aşığım.” Oda, hafif loş ışıklarla doluydu. Kalp atışları hızlanmış, nefesler ağırlaşmıştı. Doruk’un eli, Nehir’in yüzüne nazikçe dokundu; parmak uçları teninde sıcak bir iz bırakıyordu. Göz göze geldiler, zaman durmuş gibiydi. Birbirlerine yavaşça yaklaştılar; dudaklar buluşmadan önce hafif bir titreme vardı. İlk öpücükleri, sessiz bir fırtına gibi, içinde hem tutku hem de narinlik taşıyordu. Eller ellerde kayboldu, tenler birbirine dokundu; o an, ikisi için de yeni bir başlangıcın kapısını aralıyordu. Aradan üç dört gün geçti. Doruk, hastanedeki son günlerinde yavaş yavaş toparlandı ve nihayet taburcu oldu. Eve döner dönmez, Nehir’in gülümsemesiyle karşılandı. O an, tüm yaşadıkları bir kenara bırakılmış, sadece onların zamanı başlamış gibiydi. Evde, hafif müzik eşliğinde birlikte romantik filmler izlediler. Kanepede yan yana, sarılmış bir halde, Doruk’un başı Nehir’in omzundaydı. Gözlerini kapatırken birbirlerinin nefeslerini hissettiler. Her an, bir öncekinden daha sıcak, daha samimiydi. Akşam yemeği için birlikte mutfağa girdiler. Pizza hamurunu birlikte yoğurup, üzerini neşeyle süslediler. Un, gülen yüzler ve tatlı dokunuşlarla dolu anlar, mutfağı doldurdu. Fırından çıkan sıcak pizzayı paylaşırken, elleri istemsizce birbirini aradı, dudaklar yine buluştu. Gecenin ilerleyen saatlerinde, küçük şişeden bir şarap açtılar. Şarap bardağından yudumladıkça aralarındaki elektrik artıyordu. Göz göze geldiler, küçük, uzun öpücükler birbirini takip etti. Kollar, omuzlar, eller; hepsi birbirine dokunmanın kıvılcımını taşıyordu. Ertesi gün, birlikte sahil kenarına gittiler. Hafif esen rüzgar, denizin tuzlu kokusu ve şehrin uzaklığı onları büyüledi. Birlikte yürürken gülüştüler, birbirlerine sarıldılar. Sahilde buldukları bir bankta oturup, birbirlerine sıkıca sarıldılar. Doruk, Nehir’in saçlarını okşadı, dudakları tekrar kavuştu. Orada, o sakin ve büyülü anlarda, aralarındaki bağ daha da güçlendi. Mutlu, umut dolu ve tutkuyla dolu bu günler, ikisinin de hayatına yeni bir anlam katıyordu. Bir gün, Doruk ve Nehir birlikte Kadıköy’ün sokaklarından yürürken, kendilerini tarihi ve şirin atmosferiyle bilinen Magnolia’ya doğru götürdüler. Doruk, elini Nehir’in eline nazikçe sıkıca tutarak, yavaşça başladı anlatmaya: “Magnolia, burası sadece bir mekan değil, aynı zamanda güzel bir hikayenin sembolü. Uzun yıllar önce, bu semtin tam kalbinde, farklı nesillerin, kültürlerin ve hikayelerin buluştuğu küçük bir bahçe olarak kurulmuş. İsmini, baharın müjdecisi olan büyük, beyaz çiçeklerden alıyor. Magnolia, buradaki insanların hayatlarına umut, yenilenme ve birlikte büyüme anlamı katıyor.” Doruk’un sesi, etrafı sarmalayan hafif rüzgarla birlikte Nehir’in kulağına süzülüyordu. “Burada insanlar, zorluklara rağmen yeniden ayağa kalkmayı, yeniden sevmeyi ve hayatın güzelliklerine tutunmayı öğrenmişler. Magnolia, sadece bir çiçek değil; bir direnç ve sevgi simgesi.” Nehrin gözleri hafifçe parladı, Doruk’un anlattıkları onu derinden etkilemişti. Doruk nazikçe sordu: “Peki, silahı kullanmayı nereden öğrendin?” Nehir bir an durdu, bakışlarını uzaklara çevirdi ve sessiz kaldı. Ardından kararlı bir sesle, “Bunu sana söyleyemem,” dedi. “Ailemle ilgili hiçbir şeyi konuşmak istemiyorum. Çünkü biliyorum, bu seninle aramıza girebilir. Böyle devam etmemiz gerek.” Doruk, Nehir’in sözlerinin ağırlığını hissetti. Gözlerinde anlayış ve biraz da hüzün vardı, ama ona zorlamadan sadece yanında olduğunu hissettirdi. Nehir, ailesinden bahsetmekten hep kaçınmıştı. Bu sadece utanma ya da sıradan aile problemleri değildi; bahsettiğinde hayatını tehlikeye atacak gerçeklerle karşı karşıya kalıyordu. Çünkü Nehir’in ailesi, sıradan bir aile olmaktan çok uzaktı. Onlar, şehrin karanlık köşelerinde, gölgelerin arasında var olan güçlü bir mafya ailesiydi. Nehir, küçük yaşlardan beri bu dünyanın içinde büyümüştü; güç, şiddet ve ihaneti normal kabul etmek zorunda kalmıştı. Ailesinin işlediği karanlık işlere, kirli anlaşmalara ve acımasız hesaplaşmalara tanık olmuştu. Bu yüzden, geçmişini ve ailesini Doruk’a açmak istemiyordu; sadece kendini değil, Doruk’u da bu karanlık dünyaya çekmek istemiyordu. Nehir’in babası, Mümtaz Yalçın, Türkiye’de uyuşturucu ticaretini yapan nadir ve tehlikeli adamlardan biriydi. Gücü ve karanlık bağlantılarıyla adından söz ettirirken, aynı zamanda başı belada olan bir figürdü. Kendi kızının başına bir şey gelmesini asla istemez, onun hayatını sürekli kontrol altında tutmaya çalışırdı. Bu durum, Nehir’in hayatını daha da zorlaştırıyordu. Her adımının izlendiği ve bir gözetmen tarafından takip edildiği bir dünyada yaşamak, onun özgürlüğünü kısıtlıyor, Doruk’a karşı açılmasını neredeyse imkânsız hale getiriyordu. Nehir’in annesi, Mümtaz Bey’in zamanında birlikte uyuşturucu ticareti yaptığı bir adamla aralarında çıkan para meselesi yüzünden trajik bir şekilde hayatını kaybetmişti. Bir gece evleri silahlı bir saldırıya uğradı; Nehir’in annesi, çıkan çatışmada üç kurşun yemiş ve olay yerinde yaşamını yitirmişti. Bu acı olay, Nehir’in çocukluğunu derinden etkiledi. Anne sevgisinin ne olduğunu hiç bilmeden büyümek zorunda kaldı. Annesinin yokluğu, kalbinde derin bir boşluk bıraktı; sevgi yerine sertliği, şiddeti ve soğukluğu öğrendi. Babasının sert, kontrolcü sevgisiyle büyürken, kalbinde hep bir eksiklik vardı. Nehrin hayatı, sevgiye aç ama aynı zamanda korunaklı bir kale gibi, dışarıdan gelen tehlikelere karşı sert ve savunmacı bir zırh giymişti. Anne sevgisini tanımadan büyümek, onun dünyaya bakışını ve insanlarla kurduğu ilişkileri derinden şekillendirmişti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD