3.Bölüm "Asrın Felaketi"

2289 Words
Bölüm 3 “Asrın Felaketi” Sare Elçi… 6 Şubat 05:07… Bir tabir vardır,kötü haber için çalan telefona denir ki; telefonum acı acı çaldı… Benimki de öyle olmuştu sabaha karşı telefonum acı acı çalmıştı. Ekrana baktığımda gönüllüsü olduğum arama kurtarma ekip lideri arıyordu. Uykulu ve endişeli bir şekilde cevapladım; “Efendim Şef” “Sare 35 dakika içinde havalimanında ol Maraş merkezli deprem oldu yardıma gidiyoruz” “Hemen geliyorum” deyip kapattım ve arama kurtarma kıyafetlerimi giydim. 72 saatlik bir felakete karşı daima kapının arkasında hazır tuttuğumuz çantamıda alıp acilen kendi aracımla havalimanına geldim. Bir çok arama kurtarma ekibi vardı. Acil ve seri uçuşlar ayarlanmıştı. Uçakta maalesef daha kötü haberi almıştık. Biz deprem Maraşta oldu diye yola çıkmıştık ancak 11 ilde olmuştu. Bunlardan biride ailemin yaşadığı memleketimiz Adıyaman'dı. Uçaktan iner inmez hemen onlara ulaşmaya çalıştım ancak olmadı. Deprem bölgesine geldiğimizde gün yeni yeni aydınlanmıştı ve ağzımız bir karış açık kaldı gördüklerimiz karşısında… Mahşer yeri, savaş alanı veya kıyamet sonrası…. Hiç bir kelime ile anlatılamazdı burası. Taş üstünde taş kalmamıştı sanki… Hemen koordinasyon merkezi oluşturuldu ve kurtarma çalışmalarına başladık. Binadan bir şekilde kendi imkanları ile çıkabilen insanlara barınma desteği vermeye çalıştık. Her fırsatta aileme veya akrabalarıma ulaşmaya çalıştım. Haber alamamanın verdiği gerginlikle durmadan birilerine yardım etmeye çalıştım.. Deprem yetmiyor gibi, artçı depremler ve kötü hava şartları da üzerimize üzerimize geliyordu. Enkazlarda yaşam koridorları oluşturup duyduğumuz seslere yönelip insanları çıkarmaya çalışıyorduk. Çıkan her canla birlikte sanki yorgunluğumuz da gidiyordu ve yenisini kurtarmak için tekrar çabalamaya devam ediyorduk.. İki gün sonra nihayet Adıyaman'a ulaştık.. Şefimle birlikte 5 kişilik bir ekip ailemin ve birçok akrabamın bulunduğu adrese geldik. Ellerimle betonu kazıyıp o enkazdan insanları çıkarmak istiyordum. Ankara itfaiye ekibi ve sanayicileri de gelmişti. Sanayiciler elleri boş gelmemiş hilti matkap ve işe yarar düşüncesi ile ellerinde envanter sayılabilecek ne kadar alet edevat varsa toplayıp gelmişlerdi. Çokda işe yaramıştı. Bu aletleri kullanmayı bilen birileri ile çalışmak iki kat daha fazla işleri hızlandırdı.. Yaşam koridoru oluşturup aileme ulaşmaya çalıştım. Ancak sadece annem Sevgi Elçi hayattaydı.. Yarı baygın şekilde enkazdan çıkardık. Damar yolu açıldı ve hastaneye gönderildi. Babam 11 yaşındaki kardeşimin üzerine kapanmış bir şekilde bulundu. Maalesef yaşamıyordu. İkiside deprem şehidi olmuştu. Onları yarım saat içinde çıkarıp açılan mezarlardan birine defnettik.. Bir tahta parçası ve işaret olsun diye ikisinede yemeni bağlamıştım. Bulduğum siyah bir taşla o tahta parçalarına isimlerinin baş harflerini kazıdım… Asrın felaketi demek bile az kalıyordu burada yaşanan acılara. Sağ kalsanız bir dert ölseniz ayrı bir dert… Acının gerçekten tarifi yoktu. Artık babam ve kardeşim için yapılacak bir şey kalmamıştı ama başka kardeşler ve babalar için birşeyler yapabilirim diye tekrar enkazların olduğu ve ekibimizin çalıştığı alana yöneldim. Mahalle benim mahallemdi, her enkazdan uzak veya yakın bir akrabam çıkıyordu. Kimi sağ kimi ölü.. Adıyaman da üçüncü, deprem bölgesinde beşinci günümdü.. 40 a yakın akrabamın maalesef ölüsünü çıkarmıştım. Anneler babalar direk çocuklarının olduğu odalara koşmuş son bir umut evladımızı kurtarırmıyız diye üzerlerine adeta siper olmuşlardı. Ancak çoğu cansız çıkmıştı.. Kalanlarda gidenler için perişan vaziyetteydiler.. En azından faydam şu olmuştu. Hepsinin mezarı belliydi. Herkese işaret ve ne olur ne olmaz diye isimlerinin baş harflerini kazıdığım tahta parçası ayarlamıştım… Annemin yanına gidemedim ancak sağlık ekibinden bir arkadaşımın telefonu aracılığı ile görüştüm. Sonrasında bir çadır ayarladığını ve annem gibi tek kalan başka bir bayanla aynı çadırı paylaştığını öğrendim. Ben onun yerini biliyordum ancak o benim nerde olduğumu bilmiyordu. Çünkü bana, bize nerede ihtiyaç varsa orada oluyordum. Mezarlık ve enkaz arasında zik zak dokumuştum.. Yeniden bir enkazın başındaydım.. Ellerimle toprağı kazırken biri tuttu omuzundan geriye çekti; “Yeter canına kastın mı var, çadır kente gidiyorsun, enkazdan çıkan insanların barınma ve doyurma ihtiyaçlarına yardımcı oluyorsun. Bir daha enkaz başında görmeyeceğim seni. Şimdi git tüm gücünü sağ kalan insanlar için harca” dedi. Ankara itfaiyesinden biriydi. En fazla 45 yaşındaydı. Yanına biri geldi ve o adama hitaben; “Komutanım az sakin, ailesi ve akrabaları için çabalıyor” “İşte o yüzden uzaklaştırıyorum. Biraz daha dinlenmeden burada böyle kendini hırpalamaya devam edersen bağışıklık diye birşey kalmayacak. Git annenin yanında diğer insanlara yardımcı ol” diye tekrar emir verdi. Ne diyorsa onu yapmak zorundaydım çünkü yetkili oydu. Ben sadece bir gönüllüydüm. Yetki sahibi değildim. Adıyaman da diğer iller gibi YERLE BİR olmuştu. En net tabir buydu. Depremden sonra Adıyaman değilde ACIYAMAN kalmıştı adı.. Cumhurbaşkanının canlı yayında özür dilediği il. ‘Oraya biraz geç kaldık’ dediği memleketim… Gidene ayrı kalana ayrı yandığımız bir felaket.. Dünyanın her ülkesinden gelen arama kurtarma ekipleri, yardım tırları ve birine destek olsam bir çorba verip acısını paylaşsam kar diye evinden çıkıp buraya yardıma gelen gönüllü insanlar.. Neredeyse tüm sivil toplum kuruluşları buradaydı. İnsanlar için çabaladığımız kadar hayvanlar içinde uğraştık.. Ahırlarda kalan hayvanları çıkarmak biraz daha kolaydı çünkü bina gibi değildi. Tek katlılardı. Hayvanları soğuktan ve açlıktan korumak içinde seferber olmuştuk. Adının Reis ve eski asker olduğunu öğrendiğim itfaiye amirinin emri ile çadırlara döndüm. Annemi buldum. Hem ağlayıp hem bulaşık yıkıyordu. Yanına gittim; “Annem” dememle bana döndü ve; “Kuzuuuummm, anneeeemmm ikimiz kaldık şu hayatta.. Bu nasıl acı böyle. Biz ne yaşıyoruz annem buradaki insanlar ne yaşıyor. Ölene mi yanalım kalana mı.. Daha az önce 40 lı bir bebek çıkmış enkazdan. Ne anne hayatta ne baba. Alayım o bebeği bana verin giden kuzumun yerine bağrıma basayım dedim ama izin vermediler. Ne olacak o bebek Sare, annesinin sütü olmadan kokusu olmadan derdini bile anlatamayan o bebek ne olacak” diye feryat edip bana sarıldı ve dakikalarca bu şekilde kalıp ağladık… Ahhh annem benim gördüklerimi sen görsen nasıl dayanacaktın… Bu kadar insan için artık hayatta tek bir tarih kaldı.. Bir milat… 6 Şubat'tan öncesi ve sonrası diye…. Annemi teselli edip yarım kalan bulaşıkları beraber yıkadık.. Canım annem dayanamamış yine ve sizlere faydam olsun yemek dağıtımına ve bulaşığa yardım ediyormuş hergün. Annemin çadırına geçtik biraz dinlendim. İlk iki günün karmaşası yoktu daha koordine bir şekilde çalışmalar yapıyorduk. Tüm dünyadan ekipler gelmiş onlarda gördüğü manzara ile bizim ilk gün yaşadığımız şaşkınlığı yaşayıp sonra yönlendirmelerle enkaz altında kalanlara yardıma başlamışlardı. Kimse depremin acemisi değildi ancak bu kadar büyük felaketin acemisi olmuştuk.. En kısa sürede kendimizi toparlayıp kurtarma çalışmalarına başlamıştık. Günler, saatler sonra bile canlı çıkan insanlarla daha bi umutla çalışmalara devam ettik… Beni enkaz başında gören herkes Reis abinin kesin talimatı lütfen başımızı belaya sokma yemekhane ve çadırların o tarafa geç diye uyarıp geri gönderiyordu.. Akşama kadar çadırda ki insanlara yardımları ulaştırmak için çalıştım. Bebek bezi mama battaniye en çok ihtiyaç duydukları malzemelerdi ve herkes resmen yağdırmıştı.. Bizi bize bıraksalar güzel milletiz aslında…. Tırlardan inen malzemeler ayrı ayrı paketlenmiş ve üzerlerine not düşülmüştü. Mesela 7 - 10 yaş arası çocuk montu, bayan iç giyim, 12-15 yaş arası kız çocuğu kıyafetleri gibi gibi… Bu bizim işimizi daha da hızlandırmıştı. Gelenler iki çoraba ihtiyacı varsa onu alıp gidiyordu üçüncüyü ikna edip veremiyorduk. İhtiyacı olan başka depremzedeye verin diyorlardı.. Bu durumda bile bu kadar tok gönüllü olabilmek bizim millete yakışırdı. Annemle birlikte bi fırsat bulduğumuzda mezarlığı gittik. Aslında burada yıkılan bir bina yoktu ama en büyük enkaz buradaydı. Kızının mezarının başına sevdiği oyuncağını koyup ağlayan baba, nişanlısının mezarının başında fotoğrafı ile göz yaşı döken genç.. Daha niceleri.. Tüm akrabalarımızın mezarlarınız ziyaret edip daha belirgin işaretler koyduk. Babam ve kardeşime sıra gelince artık annemi tutamamıştım. İçim yanıyor diye feryat ederek ağlamıştı. 3 katlı binanın giriş katında oturuyorduk. Altı dükkandı. Cafe açılmıştı ve dükkan sahibi kolonu kesmişti.. Babama ve kardeşime mezar olmuştu. Binadan sadece babam ve kardeşim ölü çıktı. Herkes sağ kurtulmuştu. Sağ kurtulanlara sevindik ama canım babam ve bi dünya hayali olan kardeşim maalesef onlara çok üzülmüştük. Annem biraz sakinleşince artık çadıra götürdüm ve sakinleştirici verdim. Üzerini sıkı sıkı örtüp uyumasını bekledim uykuya dalınca dışarı çıktım biraz hava almak istedim. Dışarı çıkınca bana doğru gelen Reis abiyi gördüm. Yorgundu belli. “Merhaba Sare seninle doğru düzgün tanışamadık ben Reis Yıldırım, Ankara itfaiye arama kurtarma ekip amiriyim” “Memnun oldum Sare Elçi, sıradan bir arama kurtarma gönüllüsü” “Nasılsın Sare” “Enkaz başında can kurtarsam daha faydalı hissedeceğim için daha iyi olurdum Reis abi ama çadırda yemek bulaşık işine bakıyorum” “Bu da bir yardım ve inan azımsanmayacak bir yardım” sigara yaktı sonra paketi banada uzattı; “Kullanmıyorum” dedim.. “Reis abi, kusura bakma herkes abi dediği için bende abi diyorum, şimdi ne olacak bu insanlar hatta bu coğrafya ne olacak” sigarasından uzunca bir nefes çekti.. “Hayat devam edecek.. Uzaktan izleyenler belki iki sene sonra unutacak ama bu felaketi yaşayanlar için bu tarih bir milat olacak” “Ayağa kalkabilecekler mi” “Başka çareleri yok, kalkıp devam edecekler” Öylede olmuştu.. Annemi de aldım ve Bursaya amcamla teyzemin yanına geldik. Ben İstanbulda görev yapmaya devam ediyordum. Tayin hakkımı kullanamıyordum çünkü İstanbulda başka bir okula geçip orada görev yapmaya başlamıştım. Annemi ikna edip yanıma alamamıştım. Deprem bölgesi korkuyorum demişti… …….. Deprem felaketinin üzerinden bir sene geçmişti. Annem daha iyiydi. Reis abinin de dediği gibi ayağa kalkıp devam ettik.. Annemi ikna etmiştim ve çok katlı bir bina olmaması şartıyla yanıma gelecekti. Okulumun olduğu mahalleyi karış karış gezdim. Annemin korkmadan yaşayacağı bir ev bulmaya çalışıyordum. Ama heryer yüksek bina ve çoğunun altı dükkandı.. Umudumu kaybediyordum artık.. Yaz tatili bitmeden bu işi halletmeliydim.. Sonra bi ara sokağa girdim sokağın sonuna doğru daha geniş bir caddeye çıktım ve bu gördüğüm sokakla resmen aydınlanma yaşadım.. Yan yana binalar vardı ama en yükseği 4 katıydı. Müstakil evler bile vardı arada. İki katlı üç katlı.. Hemen bu sokaktan ev bulup tutmalıydım.. Bu mahallenin bir güzel yanı daha vardı çalıştığım okula yürüme mesafesi 15 20 dakika gibiydi. Sağlık ocağı poliklinik market de vardı. Tam annemlik.. Hemen cadde üzerinde bakkal var mı diye bakındım en iyi onlar bilirdi nerede ev var. Mahallenin mobesesi bakkal amcalar.. Küçük bakkalı görünce içeri girdim gençten bir bey vardı. Benim içeri girmemle birlikte buyrun dedi. “Bu cadde üzerinde kiralık veya satılık ev var mı. Mutlaka bu cadde üzerinde olmalı” “Maalesef yok, bir tane boş ev var Kevser teyzeye ait ama o da son kiracısından memnun kalmadığı için bir daha kiraya vermedi evini. Aslında bakımını yaptırdı her sene temizlik de yaptırır ama yinede kiraya vermiyor” “Bana evi bi gösterseniz belki ben ikna ederim teyzeyi” “Tabi göstereyim, şansınızı deneyin” Birlikte çıktık bakkaldan ve ileride 3 katlı beyaz bej tonlarında ki binayı gösterdi. Orta kat boşmuş. Üst katta kendisi oturuyormuş ayrıca üst kat dubleksti. Tek başına dubleks katta kalıyormuş çocukları yurt dışındaymış. Giriş katta uzak bir akrabası ailesi ile kalıyormuş ve Kevser teyzeye işlerinde yardımcı oluyormuş. Öyle dedi bakkal abi. Ne kadar bilgi varsa hepsini söyledi bana ayak üstü.Gösterdiği binaya ilerledim ve gerekirse yalvarıp bu daireyi annem için tutmalıyım diye kendimi gaza getirdim. Zile bastım diyafondan kim ooo diye ses yükseldi; “Kevser Hanım ile görüşmek için gelmiştim evde mi acaba” “Evde açıyorum en üst kat” dedi ve kapıyı otomatik açtı. Üç katlı ama asansör de vardı. Yurt dışındaki çocuklar demekki annesi için herşeyi düşünmüştü. Asansörle en üst kata çıktım. Asansörün kapısı açılınca dairenin de kapısı açıktı ve 40 lı yaşlarda bi abla ağzında sakızla kapıda bekliyordu. “Merhaba ben Kevser teyze ile görüşecektim” “Merhaba canım hoşgeldin de tanıyamadım ben seni hem napıcaksın halamla neyi görüşeceksin” “Müsaitse iki dakika içerde konuşsam” “Gel bakalım” deyip kenara çekildi. Bende gösterdiği yöne doğru ilerledim. Evin içi çok güzeldi, mobilyalar filan yeniydi hep belli. Oturma odasına geçtiğimde 60 lı yaşlarda beyaz tülbentli gözlüklü tonton bir teyze ile karşılaştım. Tokalaşıp tanıştık sonra annemin durumunu anlattım. Depremzede olduğunu hâlâ korkusunun devam ettiğini ama benden de ayrı kalmak istemediğini uzun uzun anlattım. Kapıda beni karşılayan ablanın adı Döne'ymiş. Ben konuşurken kahve ikram etmişti. Depremle ilgili sorular sorduğunda verdiğim cevaplara üzülmüş ikisinin de gözleri dolu dolu olmuştu. Sonra Kevser teyze; “Bak güzel kızım ihtiyacım olduğu için değil sana ve annene kıyamadığım için kiraya verecem dairemi, ama yinede kiramı düzenli ödemeni isterim. Ayrıca sonradan annen gelmezde sen bekar kalırsan çıkartırım haberin olsun” demesiyle kalkıp sarıldım. “Hiç merak etme Kevser teyzem emin ol yerleştiğimin ikinci günü annem gelir. Zaten ikimiz kaldık o yüzden daha fazla ayrı kalmak istemiyoruz” sonra Döne abla; “Eğer vaktin yoksa ben temizlerim daireyi. Zaten her sene ben temizliyorum. Merdivenleri de ben siliyorum, halama da ev işlerinde yardımcı oluyorum. Sürekli bu binanın içindeyim sana da yardımcı olurum” “Teşekkür ederim Döne abla sevinirim, ben anca kendi evimi toparlayabilirim sen temizle ücreti neyse geldiğim gün veririm ben” “Tamam canım yarına olmuş bil” dedi. Sonra kira bedeli konusunda anlaştık ve sözleşme hazırlamamı istedi. Hemen sözleşmeyi hazırlayıp tekrar geri geldim kimse caydırmasın sonradan vazgeçmesin diye. Döne abla daireyi gezdirmişti. Gayet bakımlı ve ferah bir daireydi. Balkonu caddeye bakıyordu ve genişti. Cam balkonla kapatılmıştı. Buraya harika balkon mobilyası olurdu. Annemle akşama kadar burada otururduk. Sözleşme kapora ve ilk üç ayın kirası derken baya birikimimden harcamıştım. Taşınma masrafları ve yeni eşyalar içinde kalanı kullanacaktım. Yeni olsun ki annem biraz daha ferahlasın istedim. Eşyaların kötü enerjilerine inanırdı. Anneme sürpriz yapacaktım o yüzden evi bulduğumu söylemedim. Binadan samimi olduğum Emre abinin eşi Fatma abla ile hemen evdeki eşyaları toparlayıp koliledim. Satılacak olanları ikinci el al sat yapan birine sattım. Taşımacı ayarlayıp kalan eşyaları küçük bir kamyonla yeni evime getirdik. Sabah erken saatlerdi. Beyaz eşya ve genç odası takımı dışında çokda büyük mobilya yoktu. Annem gelince onunla beğenip alacaktım. Kaldırımda taşımacılarla asansörü kursak mı kurmasak mı diye plan yaparken kendi adımı duydum.. “Saree” dönüp baktığımda iki sene önce arabamı tamir eden Barlas ustayla göz göze geldim. “Barlas bey??” “Günlerdir mahalle çalkalandı Kevser teyzeyi biri ikna etmiş evini kiralamış diye o sen miydin?” “Evet benim galiba Barlas bey, sizde mi bu mahallede oturuyorsunuz” “Tam karşındaki ev bizim, üst katında oturuyorum” demesiyle arkasında kalan 3 katlı müstakil eve kısa bi bakış attım. Güzeldi ve yeniydi. İki sene geçmesine rağmen birbirimizi tanımıştık. Gerçi bu Kehribar Gözler pek de unutulmazdı. Şimdi Barlas beyle aynı mahallede kapı komşu olduk iyi mii??
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD