3.Bölüm: “Asrın Felaketi”
6 Şubat 05:07...
Bir tabir vardır, cevapladığında kötü haber alınan o telefon için derler ki ‘telefonum acı acı çaldı’. İşte o sabaha karşı telefonum acı acı çaldı. Ekrana bakınca gönüllüsü olduğum arama kurtarma ekibinin lideri arıyordu. Uykulu ve endişeli bir şekilde cevapladım:
"Efendim Şef?"
"Sare, 35 dakika içinde havalimanında ol. Maraş merkezli deprem oldu, yardıma gidiyoruz."
"Hemen geliyorum." deyip kapattım ve arama kurtarma kıyafetlerimi giydim. 72 saatlik bir felakete karşı daima kapının arkasında hazır tutmak zorunda olduğum çantamı da alıp acilen kendi aracımla havalimanına geldim. Birçok arama kurtarma ekibi vardı. Acil ve seri uçuşlar ayarlandı.
Uçakta maalesef daha da kötü bir haber aldık. Biz deprem Maraş'ta oldu diye yola çıkmıştık ancak 11 ilde olmuş. Bunlardan biri de ailemin yaşadığı memleketimiz Adıyaman.
Uçaktan iner inmez hemen aileme ulaşmaya çalıştım ancak olmadı. Deprem bölgesine geldiğimizde gün yeni yeni aydınlanmıştı ve ağzımız bir karış açık kaldı gördüklerimiz karşısında...
Mahşer yeri, savaş alanı veya kıyamet sonrası…!
Hiçbir kelime ile anlatılamaz burası. Taş üstünde taş kalmamış sanki... Hemen koordinasyon merkezi oluşturuldu ve kurtarma çalışmalarına başladık. Binadan bir şekilde kendi imkanlarıyla çıkabilen insanlara barınma desteği vermeye çalıştık. Her fırsatta aileme veya akrabalarıma ulaşmaya çalıştım. Haber alamamanın verdiği gerginlikle durmadan birilerine yardım etmeye çalıştım.
Deprem yetmiyor gibi, artçı sarsıntılar ve kötü hava şartları da üzerimize üzerimize geliyordu. Enkazlarda yaşam koridorları oluşturup duyduğumuz seslere yönelerek insanları çıkarmaya çalışıyorduk. Çıkan her canla birlikte sanki yorgunluğumuz da gidiyordu ve yenisini kurtarmak için tekrar çabalamaya devam ediyorduk.
İki gün sonra nihayet Adıyaman'a ulaştık. Şefimle birlikte 5 kişilik bir ekip, ailemin ve birçok akrabamın bulunduğu adrese geldik. Ellerimle betonu kazıyıp o enkazdan insanları çıkarmak istiyordum. Ankara İtfaiye ekibi ve sanayiciler de gelmişti. Sanayiciler elleri boş gelmemiş, hilti, matkap ve işe yarar düşüncesiyle ellerinde envanter sayılabilecek ne kadar alet edevat varsa toplayıp gelmişler. Çok da işe yaramıştı. Bu aletleri kullanmayı bilen birileriyle çalışmak, işleri iki kat daha fazla hızlandırdı.
Yaşam koridoru oluşturup aileme ulaşmaya çalıştım. Ancak sadece annem Sevgi Elçi hayattaydı. Yarı baygın şekilde enkazdan çıkardık. Damar yolu açıldı ve hastaneye gönderildi. Babamı, 11 yaşındaki kardeşimin üzerine kapanmış bir şekilde buldum. Maalesef yaşamıyordu. İkisi de deprem şehidi olmuştu. Onları yarım saat içinde çıkarıp açılan mezarlardan birine defnettik. Bir tahta parçasına, işaret olsun diye yemeni bağlayıp mezarlarının başına koydum. Bulduğum siyah bir taşla o tahta parçalarına isimlerinin baş harflerini kazıdım.
"Asrın Felaketi" demek bile az kalıyordu burada yaşanan acılara. Sağ kalsan bir dert, ölsen ayrı bir dert... Yaşanan büyük acının gerçekten tarifi yok.
Artık babam ve kardeşim için yapılacak bir şey kalmamıştı ama başka kardeşler ve babalar için bir şeyler yapabilirim diye tekrar enkazların olduğu ve ekibimizin çalıştığı alana yöneldim. Mahalle benim mahallemdi, her enkazdan uzak veya yakın bir akrabam çıkıyordu. Kimi sağ, kimi ölü...
Adıyaman'da üçüncü, deprem bölgesinde beşinci günüm. Kırka yakın akrabamın maalesef ölüsünü çıktı enkazdan. Anneler babalar doğrudan çocuklarının olduğu odalara koşmuş, son bir umut evladımızı kurtarır mıyız diye üzerlerine adeta siper olmuşlardı. Ancak çoğu cansız çıktı. Kalanlar da gidenler için perişan vaziyetteydiler. Tanıdık eş dost akrabama en azından faydam şu oldu: Hepsinin mezarı belliydi. Herkese işaret ve ne olur ne olmaz diye isimlerinin baş harflerini kazıdığım tahta parçaları ayarlamayı başardım.
Annemin yanına gidemedim, sadece sağlık ekibinden bir arkadaşımın telefonu aracılığıyla görüşebildim. Sonrasında bir çadır ayarladığını ve annem gibi tek kalan başka bir kadınla aynı çadırı paylaştığını öğrendim. Ben onun yerini biliyorum ancak o benim nerede olduğumu bilmiyor. Çünkü bana, bize nerede ihtiyaç varsa orada oluyoruz ekiple birlikte. Mezarlık ve enkaz arasında zikzak çizdim.
Yeniden bir enkazın başındaydım. Ellerimle toprağı kazırken biri tuttu omzumdan, geriye çekti:
"Yeter! Canına kastın mı var? Çadır kente gidiyorsun, enkazdan çıkan insanların barınma ve beslenme ihtiyaçlarına yardımcı oluyorsun. Bir daha enkaz başında görmeyeceğim seni. Şimdi git, tüm gücünü sağ kalan insanlar için harca!!!" dedi.
Ankara İtfaiyesi'nden biriydi. En fazla 45 yaşındaydı. Yanına biri geldi ve o adama hitaben:
"Komutanım, az sakin. Ailesi ve akrabaları için çabalıyor."
"İşte o yüzden uzaklaştırıyorum.” deyip tekrar bana döndü;
“Biraz daha dinlenmeden, burada böyle kendini hırpalamaya devam edersen bağışıklık diye bir şey kalmayacak. Git, annenin yanında diğer insanlara yardımcı ol." diye tekrar emir verdi.
Ne diyorsa onu yapmak zorundaydım çünkü yetkili o. Ben sadece bir gönüllüyüm. Yetki sahibi değilim.
Adıyaman, diğer iller gibi yerle bir olmuştu. En net tabir bu. Depremden sonra Adıyaman değil, Acıyaman kaldı adı. Cumhurbaşkanının canlı yayında özür dilediği il. "Oraya biraz geç kaldık." dediği memleketim... Gidene ayrı, kalana ayrı yandığımız bir felaket.
Dünyanın her ülkesinden gelen arama kurtarma ekipleri, yardım tırları ve birine destek olsam, bir çorba verip acısını paylaşsam kâr diye evinden çıkıp buraya yardıma gelen gönüllü insanlar... Neredeyse tüm sivil toplum kuruluşları burada. İnsanlar için çabaladığımız kadar hayvanlar için de uğraştık. Ahırlarda kalan hayvanları çıkarmak biraz daha kolaydı çünkü bina gibi değildi, tek katlıydı. Hayvanları soğuktan ve açlıktan korumak için de seferber olmuştuk.
Adının Reis olduğunu ve eski asker olduğunu öğrendiğim itfaiye amirinin emriyle çadırlara döndüm. Annemi buldum. Hem ağlıyor hem bulaşık yıkıyordu. Yanına gittim.
"Annem..." dememle bana döndü ve:
"Kuzuuuummm, anneeeemmm! İkimiz kaldık şu hayatta... Bu nasıl bir acı böyle? Biz ne yaşıyoruz annem, buradaki insanlar ne yaşıyor? Ölene mi yanalım, kalana mı? Daha az önce kırklı bir bebek çıkmış enkazdan. Ne anne hayatta ne baba. 'Alayım o bebeği, bana verin, giden kuzumun yerine bağrıma basayım.' dedim ama izin vermediler. Ne olacak o bebek Sare? Annesinin sütü olmadan, kokusu olmadan, derdini bile anlatamayan o bebek ne olacak?" diye feryat edip bana sarıldı ve dakikalarca bu şekilde kalıp ağladık.
Ahhh, annem benim gördüklerimi sen görsen nasıl dayanacaktın…? Bu kadar insan için artık hayatta tek bir tarih kaldı.
Bir milat: 6 Şubat'tan öncesi ve sonrası diye...
Annemi teselli edip yarım kalan bulaşıkları beraber yıkadık. Canım annem dayanamamış yine ve size faydam olsun diye yemek dağıtımına, bulaşığa yardım ediyormuş her gün. İşimiz bitince annemin kaldığı çadıra geçtik, biraz dinlendim. İlk iki günün karmaşası yoktu, daha koordine bir şekilde çalışmalar yapıyorduk. Tüm dünyadan ekipler gelmiş, onlar da gördükleri manzara karşısında bizim ilk gün yaşadığımız şaşkınlığı yaşayıp sonra yönlendirmelerimizle enkaz altında kalanlara yardıma başlamışlardı. Kimse depremin acemisi değildi ancak bu kadar büyük bir felaketin acemisi olmuştuk. En kısa sürede kendimizi toparlayıp kurtarma çalışmalarına başlamıştık. Günler, saatler sonra bile canlı çıkan insanlarla daha bir umutla çalışmalara devam ettik.
Beni enkaz başında gören herkes, "Reis Abi'nin kesin talimatı, lütfen başımızı belaya sokma, yemekhane ve çadırların olduğu tarafa geç." diye uyarıp geri gönderiyordu. Akşama kadar çadırlardaki insanlara yardımları ulaştırmak için çalıştım. Bebek bezi, mama, battaniye en çok ihtiyaç duydukları malzemelerdi ve tüm Türkiye hatta dünya bu malzemeleri resmen deprem bölgesine yağdırmıştı.
Bizi bize bıraksalar güzel milletiz aslında...
Tırlardan inen malzemeler ayrı ayrı paketlenmiş ve üzerlerine not düşülmüştü. Mesela; 7-10 yaş arası çocuk montu, bayan iç giyim, 12-15 yaş arası kız çocuğu kıyafetleri gibi gibi...
Bu bizim işimizi daha da hızlandırdı. Gelenler, iki çoraba ihtiyacı varsa onu alıp gidiyordu; üçüncüyü ikna edip veremiyorduk. "İhtiyacı olan başka depremzedeye verin." diyorlardı. Bu durumda bile bu kadar tok gönüllü olabilmek bizim millete yakışırdı zaten.
Annemle birlikte bir fırsat bulduğumuzda mezarlığa gittik. Aslında bu mezar alanında yıkılan bir bina yoktu fakat en büyük enkaz buradaydı. Kızının mezarının başına sevdiği oyuncağını koyup ağlayan baba, nişanlısının mezarının başında fotoğrafı ile gözyaşı döken genç... Daha niceleri... Tüm akrabalarımızın mezarlarını ziyaret edip daha belirgin işaretler koyduk. Babam ve kardeşime sıra gelince artık annemi tutamadım. "İçim yanıyor!" diye feryat ederek ağladı.
Üç katlı binanın giriş katında oturuyorduk. Altı dükkandı. Kafe açılmıştı oraya ve mekan sahibi kolonu kesmiş. Babama, kardeşime mezar oldu kafe genişlesin diye kesilen kolon. Binadan sadece babam ve kardeşim ölü çıktı. Herkes sağ kurtulmuştu. Sağ kurtulanlara sevindik ama canım babam ve bir dünya hayali olan kardeşim maalesef... Onlara çok üzülüyoruz.
Annem biraz sakinleşince artık çadıra götürdüm, sakinleştirici verdim. Üzerini sıkı sıkı örtüp uyumasını bekledim. Uykuya dalınca dışarı çıktım, biraz hava almak istedim. Dışarı çıkınca bana doğru gelen Reis abiyi gördüm. Yorgundu belli.
"Merhaba Sare, seninle doğru düzgün tanışamadık. Ben Reis Yıldırım, Ankara İtfaiye Arama Kurtarma Ekip Amiriyim."
"Memnun oldum. Sare Elçi, sıradan bir arama kurtarma gönüllüsü."
"Nasılsın Sare?"
"Enkaz başında can kurtarsam daha faydalı hissedeceğim için daha iyi olurdum Reis Abi ama çadırda yemek, bulaşık işine bakıyorum."
"Bu da bir yardım ve inan azımsanmayacak bir yardım." Sigara yaktı, sonra paketi bana da uzattı.
"Kullanmıyorum." dedim.
Sigarasından bir nefes çekti, ona bakıp;
"Reis Abi…” deyip kısa bir an duraksadım. Sonra; “Kusura bakma herkes abi dediği için ben de abi diyorum. Şimdi ne olacak bu insanlar, hatta bu coğrafya ne olacak?"
Sigarasından uzunca bir nefes daha çekti.
"Hayat devam edecek. Uzaktan izleyenler belki iki sene sonra unutacak ama bu felaketi yaşayanlar için bu tarih bir milat olacak."
"Ayağa kalkabilecekler mi?"
"Başka çareleri yok, kalkıp devam edecekler." dedi…
Öyle de oldu. Annemi de aldım ve Bursa'ya, amcamla teyzemin yanına geldik. Ben İstanbul'da görev yapmaya devam ediyorum. Tayin hakkımı kullanamıyordum çünkü İstanbul'da başka bir okula geçip orada görev yapmaya yeni başlamıştım. Annemi ikna edip yanıma alamadım henüz.
"Deprem bölgesi korkuyorum." demişti.
Çaresizim o korku karşısında ve mecburen kabul ettim.
1 Yıl Sonra…
Sare Elçi…
Deprem felaketinin üzerinden bir sene geçmişti. Annem daha iyi. Reis Abi'nin de dediği gibi ayağa kalkıp devam ettik. Annemi ikna etmeyi başardım ve çok katlı bir bina olmaması şartıyla yanıma gelecek. Okulumun olduğu mahalleyi karış karış gezdim. Annemin korkmadan yaşayacağı bir ev bulmaya çalışıyorum. Ama her yer yüksek bina ve çoğunun altı dükkan. Umudumu kaybediyorum artık. Yaz tatili bitmeden bu işi halletmeliydim fakat nasıl olacak işin içinden çıkamıyorum.
Bulurum umudu ile dolaşmaya devam ettim. Sonra bir ara sokağa girdim. Sokağın sonuna doğru daha geniş bir caddeye çıktım ve bu gördüğüm cadde ile resmen dünyam aydınlandı. Yan yana binalar var ve en yükseği dört katlı. Müstakil evler bile vardı arada. İki katlı, üç katlı... Hemen bu sokaktan ev bulup tutmalıyım. Bu mahallenin bir güzel yanı daha vardı: çalıştığım okula yürüme mesafesi 15-20 dakika kadar mesafede. Sağlık ocağı, poliklinik, market var. Tam annemlik.
Hemen cadde üzerinde bakkal var mı diye bakındım. En iyi onlar bilirdi nerede ev var. Mahallenin muhtarı bakkal amcalar… Küçük bakkalı görünce içeri girdim, gençten bir bey vardı. Benim içeri girmemle birlikte "Buyrun." dedi.
"Merhaba, kolay gelsin. Bu cadde üzerinde kiralık veya satılık ev var mı? Mutlaka bu cadde üzerinde olmalı." dedim.
Bakkal;
"Maalesef yok. Bir tane boş ev var, Kevser teyzeye ait ama o da son kiracısından memnun kalmadığı için bir daha kiraya vermedi evini. Aslında bakımını yaptırdı, her sene temizlik de yaptırır fakat yine de kiraya vermiyor." dedi.
"Bana evi gösterseniz, belki ben ikna ederim teyzeyi."
"Tabii göstereyim, şansınızı deneyin."
Birlikte çıktık bakkaldan ve az ileride üç katlı olan, beyaz-bej tonlarında ki binayı gösterdi. Orta kat boşmuş. Üst katta kendisi oturuyormuş, ayrıca üst kat dubleksmiş. Tek başına dubleks katta kalıyormuş, çocukları yurt dışında. Giriş katta uzak bir akrabası ailesiyle kalıyormuş ve Kevser teyze denilen kadına ev işlerinde yardımcı oluyormuş. Öyle dedi bakkal abi. Ne kadar bilgi varsa hepsini söyledi bana ayaküstü.
Gösterdiği binaya ilerledim ve gerekirse yalvarıp bu daireyi annem için tutmalıyım diye kendimi gaza getirdim. Zile bastım, diyafondan "Kim oooo?" diye ses yükseldi.
"Kevser Hanım ile görüşmek için gelmiştim, evde mi acaba?"
"Evde, açıyorum. En üst kat." dedi ve kapıyı otomatik açtı.
Üç katlı bina lakin asansör de var. Yurt dışındaki çocuklar demek ki annesi için her şeyi düşünmüş. Asansörle en üst kata çıktım. Asansörün kapısı açılınca karşısındaki dairenin de kapısının açık olduğunu gördüm. Kırklı yaşlarda bir abla, ağzında sakızla kapıda bekliyordu.
"Merhaba, ben Kevser Teyze ile görüşecektim."
"Merhaba canım, hoş geldin de tanıyamadım ben seni. Hem ne yapacaksın ki halamı? Neyi görüşeceksin?"
"Müsaitse iki dakika içerde konuşsam."
"Gel bakalım." deyip kenara çekildi. Ben de gösterdiği yöne doğru ilerledim.
Evin içi çok güzeldi, mobilyalar falan yeniydi belli. Oturma odasına geçtiğimde altmış yaşlarında, beyaz tülbentli, gözlüklü, tonton bir teyze ile karşılaştım. Tokalaşıp tanıştık, sonra annemin durumundan bahsettim. Depremzede olduğunu, hâlâ korkusunun devam ettiğini ama benden de ayrı kalmak istemediğini uzun uzun anlattım.
Kapıda beni karşılayan ablanın adı Döne'ymiş. Ben konuşurken kahve ikram etti. Depremle ilgili sorular sorduğunda verdiğim cevaplara üzüldüler, ikisinin de gözleri dolu dolu olmuştu.
Sonra Kevser teyze;
"Bak güzel kızım, ihtiyacım olduğu için değil, sana ve annene kıyamadığım için kiraya vereceğim dairemi. Ama yine de kirayı düzenli ödemeni isterim. Ayrıca sonradan annen gelmez de sen bekar kalırsan çıkartırım, haberin olsun." demesiyle kalkıp sarıldım.
"Hiç merak etme Kevser teyze, emin ol yerleştiğimin ikinci günü annem gelir. Zaten ikimiz kaldık, o yüzden daha fazla birbirimizden ayrı kalmak istemiyoruz."
Sonra Döne abla;
"Eğer vaktin yoksa ben temizlerim daireyi. Zaten her sene ben temizliyorum. Merdivenleri de ben siliyorum, halama da ev işlerinde yardımcı oluyorum. Sürekli bu binanın içindeyim, sana da yardımcı olurum."
"Teşekkür ederim Döne abla, sevinirim. Ben anca kendi evimi toparlayabilirim. Sen temizle, ücreti neyse geldiğim gün veririm ben."
"Tamam canım, yarına olmuş bil." dedi.
Sonra kira bedeli konusunda anlaştık ve sözleşme hazırlamamı istedi. Hemen sözleşmeyi hazırlayıp tekrar geri geldim, kimse caydırmasın, sonradan vazgeçmesin diye. Döne abla daireyi gezdirdi. Gayet bakımlı ve ferah bir daire. Balkonu caddeye bakıyor, oldukça da geniş. Cam balkonla kapatılmıştı. Buraya harika balkon mobilyası olur. Annemle akşama kadar burada oturur, balkon sefası yaparız.
Sözleşme, kapora ve ilk üç ayın kirası derken epeyce birikimimden harcadım. Taşınma masrafları, yeni eşyalar için de kalanı kullanacağım. Yeni olsun ki annem biraz daha ferahlasın istedim. Eşyaların kötü enerjilerine inanırdı.
Anneme sürpriz yapacağım, o yüzden evi bulduğumu söylemedim. Binadan samimi olduğum Emre abinin eşi Fatma abla ile hemen evdeki eşyaları toparlayıp koliledim. Satılacak olanları ikinci el alım satım yapan birine sattım. Taşımacı ayarlayıp kalan eşyaları küçük bir kamyonetle yeni evime getirdik. Sabah erken saatlerdi. Beyaz eşya ve genç odası takımı dışında çok da büyük diyebileceğim mobilyam yok. Annem geldiğinde onunla birlikte beğenip alacağım kalan eşyalarımızı.
Kaldırımda taşımacılarla asansörü kursak mı, kurmasak mı diye plan yaparken kendi adımı duydum.
"Sareee!"
Dönüp baktığımda iki sene önce arabamı tamir eden Barlas Usta'yla göz göze geldim.
"Barlas Bey?!"
Genişçe tebessüm etti, hem bana doğru adımladı hem de konuşmaya devam edip;
"Günlerdir mahalle çalkalandı, 'Kevser teyzeyi biri ikna etmiş evini kiralamış' diye. O sen miydin?" dedi.
Duyduğum cümle ile bende gülümsedim;
"Evet o kişi galiba benim. Barlas Bey, siz de mi bu mahallede oturuyorsunuz?"
"Tam karşındaki ev bizim, üst katında da ben oturuyorum." demesiyle arkasında kalan 3 katlı müstakil eve kısa bir bakış attım. Güzel ve yeniydi.
İki sene geçmesine rağmen birbirimizi tanıdık. Acaba neden?! Gerçi bu kehribar gözler pek de unutulmaz.
Şimdi Barlas Bey'le aynı mahallede, kapı komşu olduk. İyi mi?