Gece yarısını çoktan geçmişti ama Gani Boran için zaman kavramı, Boran Holding’in otuz sekizinci katındaki o devasa camların ardında eriyip gitmişti. Elindeki kristal kadehte dönen kehribar rengi viskiye bakarken, yüzünde her zamanki o kibirli, sınır tanımaz maske vardı. Ancak bu maskenin ardında, kendi kendine bile itiraf etmekten kaçındığı, ruhunu kemiren amansız bir savaş sürüyordu.
Gani, hayatı boyunca her şeyi ve herkesi satın alınabilir birer meta olarak görmüştü. Kadınlar onun için sadece birer prestij unsuru, geçici hevesler ya da gücünü sergileyeceği vitrin süsleriydi. Ama Cemre... O sıradan, gecekonduda yaşayan, hayatını idame ettirmek için onun şirketinde yerleri silen o kız, Gani’nin zihninde hiç açılmaması gereken bir kapıyı sonuna kadar aralamıştı.
O gece Cemre’nin gözlerinde gördüğü o saf, eğilmeyen nefret ve yüzüne fırlatılan o temizlikçi önlüğü, Gani’nin kusursuz dünyasında büyük bir gedik açmıştı. Gani, günlerdir ne doğru dürüst uyuyabiliyor ne de dikkatini işine verebiliyordu. Attığı her adımda, aldığı her kararda o kızın dik başlı duruşu, o yeşil gözlerindeki meydan okuma gözlerinin önüne geliyordu. Kendine sormaktan deliye döndüğü o soru zihninde dönüp duruyordu: Nasıl olur da hiçbir şeyi olmayan sıradan bir temizlikçi kız benim uykularımı kaçırır? Ben, Gani Boran’ım. O kim ki bana karşı koyabiliyor?
İçindeki bu karmaşanın adı aşktı, ama Gani gibi bir adam için bu kelime zayıflıktı, bir yenilgiydi. Sınıfsal kibri, soylu aile geçmişi ve iş dünyasındaki acımasız imajı, sıradan bir kıza karşı duyduğu bu yoğun çekimi kabul etmesine asla izin vermiyordu. Kendine bile itiraf edemediği bu hastalıklı hissi bastırmanın tek bir yolu vardı: Cemre’yi tamamen ezmek, onu kendi ayakları üzerine basamaz hale getirmek ve nihayetinde onu kendisine muhtaç kılmaktı. Onu diz çöktürdüğünde, içindeki bu tuhaf saplantının da son bulacağına inanıyordu. Onu kurtaracak tek el kendisininki olmalıydı ki, Cemre bir daha asla onun gözlerine o dik kafalı nefretle bakamasın. Kendi karanlığında boğulan Gani, telefonu eline alıp Kürşat’a yeni talimatlarını verirken içindeki o amansız zafer arzusunu harlıyordu.
Ertesi sabah İstanbul, üzerine çöken gri ve kasvetli bulutlarla uyandı. Cemre için ise her saniye, teyzesinin hayatından çalınan bir nefes gibiydi. Odasından çıktığında Feriha Teyze’nin durumu daha da kötüleşmişti; nefes almakta zorlanıyor, bacaklarındaki şişlikler günden güne artıyordu. Cuma günkü diyaliz seansı hayati önem taşıyordu ve bugün perşembeydi. Zaman daralıyordu.
Cemre, son bir umutla sokağa fırladı. İlk durağı, daha önce birkaç kez burs aldığı mahalle derneği oldu. Ancak dernek başkanı, daha Cemre durumunu tam anlatamadan elindeki dosyaları öne sürerek üzgün bir tavırla başını salladı. Derneğin üzerindeki mali denetimlerin arttığını, dışarıya tek kuruş aktaramayacaklarını söyledi. Hukuk fakültesindeki en yakın arkadaşı Eylül’ü aradı. Eylül, elinden gelen tüm birikimini vermeyi teklif etti ama onun da gönderebildiği miktar sadece bin beş yüz liraydı. 45.000 TL’lik borcun ve diyaliz için gereken nakit güvence bedelinin yanında bu para, okyanusta bir damla bile değildi. Bankalara gitti; düzenli bir geliri, üzerine kayıtlı bir mal varlığı olmadığı ve dün itibariyle işten çıkarıldığı için tüm kredi başvuruları saniyeler içinde reddedildi.
Cemre, bir banka şubesinin merdivenlerinde oturup başını dizlerinin arasına aldı. Telefonunu çıkarıp rehberdeki isimlere baktı. Kimsesi yoktu. Gani Boran, onun etrafındaki tüm dünyayı öyle bir kurutmuştu ki, nereye adım atsa çöl sıcağıyla karşılaşıyordu. O an anladı; bu, sistemin bir hatası ya da şanssızlık değildi. Bu, onun ruhunu teslim alana kadar durmayacak olan o adamın, Gani’nin sessiz ama öldürücü darbesiydi. Gözlerinden süzülen yaşları eliyle hızla sildi. İçindeki gurur, bu çaresizliğin karşısında can çekişiyordu. Teyzesinin evdeki solgun yüzü, o diyaliz makinesine bağlanamazsa birkaç gün içinde vücudunun zehirleneceği gerçeği zihninde yankılandı. Gurur, sevdiği birinin canından daha değerli olabilir miydi?
Cevap basitti: Hayır. Eğer o canavarın önünde eğilmesi gerekiyorsa, teyzesinin yaşaması için bunu yapacaktı. Ama bu teslimiyet, Gani’nin sandığı kadar kolay bir teslimiyet olmayacaktı. Ayakları geri geri gitse de, adımlarını Beşiktaş’tan Levent’e, o devasa cam kuleye doğru yönlendirdi.
Boran Holding’in plazasının önüne geldiğinde gökyüzünden ince bir yağmur çiselemeye başlamıştı. Cemre, sırılsıklam olmuş saçlarını geriye doğru taradı, üzerindeki ucuz hırkayı düzeltti ve başını olabildiğince dik tutarak döner kapıdan içeri girdi. Güvenliktekiler onun adını sistemde görür görmez telsizle yukarıya haber verdiler. Gani Boran, avının geleceğini biliyordu; her şeyi buna göre tasarlamıştı. Güvenlik görevlisi şaşırtıcı bir saygıyla, "Gani Bey sizi bekliyor, Cemre Hanım. Otuz sekizinci kat," dedi.
Asansör yukarı doğru hızla tırmanırken Cemre’nin kalbi göğüs kafesini yırtacak gibi çarpıyordu. Aynadaki yansımasına baktı. Göz altları morarmış, yüzü solmuştu ama bakışlarındaki o kor ateş hâlâ sönmemişti. Asansörün kapısı açıldığında, Gani’nin özel sekreteri onu karşıladı ve doğrudan o büyük, ceviz ağacından yapılma kapıya yönlendirdi. Kapı açıldı. İçerisi hafif loş, devasa pencerelerden İstanbul manzarasının tüm griliğiyle göründüğü lüks bir ofisti. Gani, elleri cebinde, arkası dönük bir şekilde camdan dışarıyı izliyordu. Cemre’nin içeri girdiğini belirten kapı sesini duymasına rağmen bir süre yerinden kıpırdamadı. O sessizlik anı, aralarındaki güç savaşının ilk raunduydu.
"Geldin demek," dedi Gani, yavaşça arkasını dönerek. Ses tonunda en ufak bir şaşkınlık yoktu, sadece derin bir tatmin duygusu gizliydi.
Cemre, odanın ortasında durdu. Aralarındaki mesafe birkaç adımdı ama sosyal dünyaları arasında aşılmaz uçurumlar vardı. "Tebrik ederim," dedi Cemre, sesinin titremesini engellemek için olağanüstü bir çaba sarf ederek. "Çok başarılı bir plan. Okulum, bursum, işim... Ve en önemlisi teyzem. Hepsini kırk sekiz saatte ellerimden aldın. Gücünü kanıtlamak için bir canı tehlikeye atacak kadar alçaldın."
Gani, ağır adımlarla masasına doğru yürüdü, deri koltuğuna oturup arkasına yaslandı. Gözlerini Cemre’nin üzerinden bir an bile ayırmıyordu. Cemre’nin bu perişan ama hâlâ boyun eğmeyen hali, onun içindeki o tarif edilemez arzuyu daha da körüklüyordu. Ona sarılmak, o hırpalanmış omuzlarını tutmak ve aynı zamanda onu tamamen kendi hegemonyası altına almak istiyordu. Kendini bu hisse kaptırmamak için sesini daha da soğuttu: "Ben hiçbir şey yapmadım, Cemre. Her şey tamamen prosedürlere uygun. Bursun, kuralları ihlal ettiğin ihbarı üzerine kesildi. Otel, küçülmeye gittiği için seni çıkardı. Hastane ise sadece işini yapıyor, biriken borçları tahsil etmek onların en doğal hakkı. Benim bunlarla ne ilgim olabilir?"
Cemre acı bir gülüşle karşılık verdi. "Bunu ikimiz de biliyoruz, Gani Bey. Kendini kandırma. Bu kadar tesadüfün aynı gün içinde yaşanması için ancak senin gibi her şeyi kontrol etmek isteyen hastalıklı bir zihne sahip olmak gerekir."
Gani, masanın üzerindeki kalemi parmaklarının arasında çevirirken gözlerini kıstı. Cemre’nin ona ismiyle, üstelik "Gani Bey" diyerek bu kadar yakın ama bir o kadar da mesafeli hitap etmesi içini ürpertti. "Peki, madem her şeyin arkasında benim olduğumu düşünüyorsun..." Gani ayağa kalktı, masanın etrafından dolanıp Cemre’nin tam önünde durdu. Aralarındaki mesafe o kadar azaldı ki, Cemre onun pahalı parfümünün kokusunu, Gani ise Cemre’nin saçlarından yayılan yağmur kokusunu alabildi. "Neden buradasın? Neden benden yardım istemeye geldin?"
"Yardım istemeye gelmedim," dedi Cemre, başını daha da kaldırarak doğrudan onun gözlerinin içine baktı. "Anlaşma yapmaya geldim."
"Anlaşma mı?" Gani’nin dudaklarında alaycı bir kıvrılma belirdi ama içten içe onun bu cesaretine hayran kalmıştı. "Benimle anlaşma yapabilecek neyin var ki senin?"
"Kendim," dedi Cemre. Bu kelime, odadaki havanın bir anda buz kesmesine neden oldu. "Teyzemin tedavisini eski haline getireceksin. Hastanedeki borcu sileceksin ve onun cuma günkü diyalize girmesini sağlayacaksın. Okul harcımı yatırıp kaydımın dondurulmasını engelleyeceksin. Bunların karşılığında... Benden ne istiyorsan, neyi hedefliyorsan onu alacaksın. Ama teyzemin kılına zarar gelirse, yemin ederim bu dünyayı senin başına yıkarım."
Gani, duyduğu sözlerle sarsıldı. Cemre’nin kendini feda edişindeki o asalet, onun içindeki o karanlık canavarı hem yatıştırıyor hem de daha fazla tahrik ediyordu. Cemre’yi sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da tamamen kendisine ait kılmak istiyordu. O temizlikçi önlüğünü yüzüne fırlatan kız, şimdi teyzesi için kendini onun ellerine teslim ediyordu. Onu bu kadar yakından görmek, ona dokunma isteğini dayanılmaz kılıyordu. Ama ona sıradan bir kadın gibi yaklaşamazdı; içindeki o kibirli "Boran" tarafı, bu kıza aşık olduğunu kabul etmeyi reddediyor, bunu sadece bir güç gösterisi olarak konumlandırmaya çalışıyordu.
Gani yavaşça elini kaldırdı, parmaklarının ucuyla Cemre’nin yanağına düşen ıslak bir saç tutamını kulağının arkasına doğru itti. Cemre, bu temasla irkildi ama kaçmadı; sadece gözlerini sıktı. Gani, onun bu ürkek ama dirençli halini gördüğünde, kalbinin derinliklerinde hiç bilmediği bir sıcaklığın yayıldığını hissetti. Kendine kızdı, bu zayıflığı hemen bastırmalıydı.
"Demek kendini bana teklif ediyorsun..." dedi Gani, sesi fısıltı gibi çıktı. "Güzel. Ama benim şartlarım var, Cemre. Sadece okul harcını ödemekle kalmayacağım. Sana bu holdingde, benim doğrudan altımda çalışacağın yeni bir pozisyon vereceğim. Her an gözümün önünde olacaksın. Benim kurallarımla yaşayacaksın. Ve en önemlisi... Bana bir daha asla o nefret dolu gözlerle bakmayacaksın."
Cemre, gözlerini açıp Gani’nin gözlerinin derinliğindeki o karmaşayı gördü. Orada sadece zafer kazanmış bir avcının gururu yokti; orada, kendini kaybetmekten korkan, kontrolü elinde tutmaya çalışan çaresiz bir adamın da izleri vardı. Cemre, bu canavarın zayıf noktasını ilk kez o an sezdi. O, kendisine aşık olmayı kendine yediremeyen, bu yüzden de onu köleleştirerek bu hissi bastırmaya çalışan kibirli bir adamdı.
"Kabul," dedi Cemre, sesi bu kez hiç titremedi. "Şartlarını kabul ediyorum, Gani Boran. Ama unutma... Bedenimi ve zamanımı satın alabilirsin. Ama ruhumu asla."
Gani, masasına geri döndü, bir evrak imzalayıp sekreterine dahili hattan talimat verdi: "Şifa Tıp Merkezi’ndeki Feriha Evren’in tüm borçlarını kapatın ve VIP sponsorluk işlemlerini başlatın. Ayrıca Cemre Evren’in okul harcı bugün ödenecek. Kendisi yarından itibaren benim özel asistanım olarak göreve başlıyor."
Telefonu kapattıktan sonra Gani, Cemre’ye döndü. "Yarın sabah sekizde burada olacaksın. Gecikirsen anlaşma bozulur."
Cemre, hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açıp dışarı çıkarken, arkasında sadece teslim olmuş bir esir değil, Gani Boran’ın o aşılmaz duvarlarında ilk çatlağı oluşturmuş bir savaşçı bırakmıştı. Gani ise arkasından bakarken, kadehini yeniden doldurdu. Savaşı kazandığını sanıyordu ama aslında kendi sonunu hazırlayan o büyük girdabın içine ilk adımını atmıştı.