çaresizlik

1177 Words
Gani Boran’ın görünmez elleri, İstanbul’un kılcal damarlarına sızmış amansız bir zehir gibi hareket ediyordu. Kürşat’a verdiği emirlerin üzerinden henüz kırk sekiz saat bile geçmemişken, çarklar büyük bir gürültüyle ve acımasızca dönmeye başlamıştı. Gani için bu, sadece bir kadını cezalandırma süreci değil, doğanın en vahşi kanununu uygulamaktı: Avını önce yoracak, tüm kaçış yollarını tıkayacak, ardından onun kendi ayaklarıyla avcının inine gelmesini izleyecekti. Holdingin yüksek katından her aşağı bakışında, Cemre’nin hayatını çevreleyen o küçük dünyayı adım adım nasıl daralttığını hayal ediyor, içindeki o karanlık, hastalıklı tatmin duygusu her geçen saat daha da büyüyordu. Cemre ise üzerine çökmek üzere olan bu devasa çığdan tamamen habersizdi. O sabah, her zamanki gibi erkenden uyanmıştı. Gecekondunun rutubet kokan küçük mutfağında teyzesi Feriha için tuzsuz, hafif bir kahvaltı hazırladı. Teyzesinin günden güne süzülen yüzüne, diyaliz iğnelerinin morarttığı ince kollarına bakarken içindeki o bitmek bilmeyen yorgunluğu maskelemeye çalıştı. Gani Boran’ın ofisinde yaşanan o korkunç gecenin üzerinden üç gün geçmişti. O herifin yüzüne fırlattığı temizlikçi önlüğü ve söylediği ağır sözler hâlâ onurunu bir kırbaç gibi sızlatsa da, Cemre dik durmaya kararlıydı. "Ben onun satın alabileceği o ucuz kadınlardan değilim," diye mırıldandı kendi kendine, çay bardağını teyzesinin önüne koyarken. "Bitti. O karanlık dünya orada kaldı, ben kendi yoluma bakacağım." Ancak hayatın, Gani Boran’ın kalemiyle yazılmış bambaşka bir senaryosu vardı. Cemre’nin ilk durağı, her sabah olduğu gibi hukuk fakültesiydi. Final sınavlarının yaklaştığı, kütüphanede uykusuz geceler geçirdiği yoğun bir dönemdeydi. Kampüsün taş avlusundan içeri girdiğinde, içinde geleceğe dair taze bir umut vardı; birkaç ay sonra mezun olacak, stajını tamamlayacak ve teyzesini bu yoksulluktan çekip çıkaracaktı. Ancak dekanlık binasının önünden geçerken, öğrenci işlerinden gelen bir kısa mesajla adımları ansızın durdu. “Sayın Cemre Evren, Umut Işığı Vakfı tarafından sağlanan başarı bursunuzla ilgili acil bir durum mevcuttur. Lütfen en kısa sürede Öğrenci İşleri Daire Başkanlığına müracaat ediniz.” İçine soğuk bir ürperti yayıldı. Telefonu sıkıca kavrayıp hızlı adımlarla binaya yöneldi. İkinci kattaki koridorda yankılanan ayak sesleri, kalbinin hızlı vuruşlarına karışıyordu. Öğrenci işlerindeki memurun masasına ulaştığında, nefes nefese kalmıştı. "Merhaba, ben Cemre Evren. Bursumla ilgili bir mesaj aldım," dedi, sesindeki endişeyi gizlemeye çalışarak. Masanın arkasındaki orta yaşlı kadın, bilgisayar ekranına birkaç saniye baktıktan sonra bakışlarını kaçırdı. Yüzünde, yukarıdan gelen kesin bir emri uygulamanın verdiği o soğuk, profesyonel mesafe vardı. "Evet Cemre Hanım. Vakıftan gelen resmi yazıya göre, hakkınızda yürütülen bir disiplin incelemesi gerekçe gösterilerek bursunuz bu ay itibariyle süresiz olarak askıya alınmıştır." Cemre, duyduğu sözleri zihninde anlamlandırmakta zorlandı. "Disiplin incelemesi mi? Nasıl olur? Benim okul tarihimde tek bir uyarı cezam bile yok! Ortalamam 3.95 benim! Bir yanlışlık olmalı, lütfen sisteme tekrar bakın." "Bir yanlışlık görünmüyor," dedi memur kadın, sesini hiç yumuşatmadan. "Vakıf mütevelli heyeti, akademik etik kurallarına uymayan bazı davranışlar ve okul dışı faaliyetlerinizle ilgili bir ihbar aldıklarını bildirdi. Detayları biz bilemeyiz. Ama sonuç olarak, bu dönemki okul harcınızın vakıf tarafından ödenmeyeceği kesinleşti. Eğer önümüzdeki hafta cuma gününe kadar dönem harcını kendiniz yatırmazsanız, sınavlara giriş hakkınız iptal edilecek ve kaydınız dondurulacaktır." "Bu imkansız..." Cemre’nin sesi fısıltıdan farksızdı. "Benim o parayı ödemem imkansız. Ben... Ben ne yapmışım ki?" Memur kadın cevap vermedi, önüne dönüp klavyede bir şeyler yazmaya başladı. Cemre, sanki odadaki tüm oksijen çekilmiş gibi hissederek dışarı çıktı. Koridorun duvarına yaslanıp derin derin nefes almaya çalıştı. Gözleri dolmuştu ama ağlamamak için dişlerini sıktı. "Sakin ol Cemre," diye mırıldandı. "Bir yolu olmalı. Vakfa giderim, durumu anlatırım. Olmadı, diğer part-time işimden avans isterim." Ancak bu, sadece ilk darbeydi. Vakıf binasına gitmek üzere otobüs durağına yürürken telefonu tekrar çaldı. Arayan, haftada üç gün temizliğe gittiği, Beşiktaş’taki o lüks butik otelin müdürüydü. "Cemre, merhaba," dedi adam, sesinde alışılmadık bir gerginlik vardı. "Sana bunu telefonda söylemek istemezdim ama yönetim kurulunun aldığı yeni bir karar doğrultusunda taşeron temizlik personeli kadromuzda daralmaya gidiyoruz. Bugün itibariyle seninle olan çalışmamızı sonlandırmak zorundayız." Cemre yolun ortasında dona kaldı. Etrafından geçen insanlar, arabaların kornaları, şehrin uğultusu bir anda sessizliğe gömüldü. "Fatih Bey, yalvarırım yapmayın," dedi, gururunu bir kenara bırakarak. "Teyzemin ilaçları var, okul harcım var... Haftada sadece üç gün geliyorum zaten, maaşımda indirim yapın ama lütfen beni çıkarmayın." "Üzgünüm Cemre, elimden bir şey gelmiyor. Yukarıdan gelen talimat kesin. Muhasebeye uğrayıp içeride kalan birkaç günlük yevmiyeni alabilirsin," dedi ve telefon kapandı. Yukarıdan gelen talimat... Cemre’nin zihninde şimşekler çaktı. Gani Boran’ın o buz gibi, kibirli yüzü gözlerinin önüne geldi. "B benden kaçabileceğini mi sandın?" diyen o ürkütücü sesi kulaklarında yankılandı. Hayır, bu bir tesadüf olamazdı. Aynı gün içinde hem bursunun kesilmesi hem de işten çıkarılması normal değildi. O adam, o canavar yapıyordu bunu. Kendi gücünü, Cemre’nin hayatını mahvederek kanıtlamaya çalışıyordu. Cemre, dehşet içinde telefonu çantasına koyarken bu kez de teyzesinin tedavi gördüğü tıp merkezinden bir arama geldi. Ekranda hastanenin adını gördüğünde, kalbinin korkuyla sıkıştığını hissetti. Parmakları titreyerek yeşil tuşu kaydırdı. "Cemre Hanım, iyi günler. Ben Özel Şifa Tıp Merkezi Hasta Hizmetleri’nden Leyla." "Buyurun Leyla Hanım, teyzeme bir şey mi oldu?" diye sordu Cemre, sesinin titremesine engel olamayarak. "Feriha Hanım’ın sağlık durumu stabil, endişelenmeyin. Ancak idari bir konuyu sizinle paylaşmamız gerekiyor. Teyzenizin diyaliz ve ilaç tedavi masraflarını karşılayan Umut Işığı Vakfı, bugün itibariyle sponsorluk desteğini çektiğini bildirdi. Ayrıca geçmiş dönemden kalan ve vakfın karşılayacağını taahhüt ettiği 45.000 TL tutarındaki limit aşım borcu da şu an sizin hesabınıza yansıtılmış durumda." Cemre’nin dizlerinin bağı çözüldü. Yol kenarındaki kaldırım taşına çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. "Ne demek desteği çekti? Ne demek 45.000 TL borç?" diye haykırdı sessizce. "Maalesef Cemre Hanım. Hastane politikamız gereği, biriken borç ödenmeden ve yeni seanslar için nakit güvence bedeli yatırılmadan Feriha Hanım’ın cuma günkü diyaliz seansını gerçekleştirmemiz mümkün olmayacaktır. Bilginiz olsun istedik." Telefon kapandığında Cemre, İstanbul’un o kalabalık caddesinin ortasında, kaldırımların üzerinde tamamen yapayalnız ve çaresiz hissetti kendini. Dünya üzerine yıkılıyordu ve o, bu yıkıntının altında ezilmek üzereydi. Gani Boran, onun nefes aldığı tüm pencereleri tek tek kapatmış, onu zifiri bir karanlığa hapsetmişti. Okulu elinden alınıyordu, işi elinden alınmıştı ve en kötüsü, canından çok sevdiği teyzesinin hayatı ellerinin arasından kayıp gidiyordu. Cemre, eve nasıl döndüğünü hatırlamıyordu. Gecekondunun kapısından içeri girdiğinde teyzesi salondaki eski koltukta uyuyakalmıştı. Yüzü her zamankinden daha solgun, nefes alışı daha hırıltılıydı. Cemre, onun yanına diz çöktü. Teyzesinin soğuk, damarları fırlamış elini tutup dudaklarına götürdü. Gözyaşları sonunda bendini aşmış, sessizce teyzesinin avucuna akıyordu. "Özür dilerim," diye fısıldadı hıçkırıklarının arasından. "Özür dilerim teyze... Seni koruyamadım. O canavarla baş edemedim." Ne yapacaktı? Kime gidecekti? Polis mi? Hukuk mu? Henüz avukat bile olamamış bir öğrenci olarak, Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birinin sahibini neyle suçlayabilirdi? "Beni işten çıkardılar, bursumu kestiler çünkü patrona hakaret etmiştim" mi diyecekti? Kanıtı var mıydı? Hayır. Gani Boran arkasında hiçbir iz bırakmamıştı. Her şey yasalara, prosedürlere uygun kılıflarla gerçekleştirilmişti. Sistem, tamamen o güçlü adamın lehine çalışıyordu. Cemre, odasına geçip yatağına uzandı. Tavandaki rutubet lekelerine bakarken, hayatında ilk defa bu kadar büyük, bu kadar ezici bir çaresizlik yaşadı. Boğazında düğümlenen o hıçkırık, göğsüne oturan o devasa taş onu nefessiz bırakıyordu. Gani’nin istediği tam olarak buydu: Onu dizlerinin üzerine çöktürmek, o gururlu başını eğmek. Cemre, karanlık odanın içinde gözlerini kapattı ama zihnindeki fırtına bir an olsun dinmedi. Teyzesinin öksürük sesleri salondan odasına ulaşırken, her bir öksürük darbesi Cemre’nin ruhuna saplanan bir hançer gibiydi. Gani Boran, savaşı başlatmıştı ve Cemre’nin elinde ne bir kalkan ne de bir kılıç vardı. Sadece acı verici, dipsiz bir çaresizlik ve yaklaşmakta olan o kaçınılmaz sonun soğuk gölgesi odanın içini dolduruyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD