korku ile önümde ki ruha baktım, korkuyordum çünkü ilk defa bir ruh beni görüyor benimle konuşuyordu.
aniden ruh karşımda bir dumana dönüşüp yok oldu. arabayı eve doğru sürdüm, korkuyordum korkuyu iliklerime kadar hissediyordum. onlarda beni görüp, duyup hissedebiliyordu.
"hassiktir be!" diyerek söylendim. korku iliklerime nüfuz ederken ben ne yapacağımı düşünüyordum. defalarca psikoloğa psikiyatriye gittim ama tek bir faydası olmadı ve ben artık bu durumu kendim için bir güç olarak varsaydım. eve vardığımda ceylin beni aradı sesi telaşlıydı,
"yönetici kalp krizi geçirmiş!"
anlamaz bir ifade ile "ne?" diyebildim.
"az önce beni sema müdür aradı. yöneticinin kalp krizi geçirdiğini söyledi. herkes şu anda hastanede, gelip beni alabilir misin birlikte gidelim hastaneye?"
"tamam." diyerek telefonu kapadım ve apar topar kendi derdimi unuturak ceylini almaya gittim. yanına vardığımda çok fazla endişeliydi. arabaya bindiğinde vakit kaybetmeden hastanye geçtik.
krizden dolayı hemen müdahele edilmiş ve yoğun bakıma alınmıştı. ezgi ve sema yoğun bakım kapısının önündelerdi.
"müdürüm" dedim semaya dönerek
yorgun oldukları gözlerinden anlaşılıyordu. ikiside saatlerdir buradalardı.
"evet melek?"
"doktorlar ne dedi?"
bu sefer müdür yardımcısı ezgi hanım araya girdi.
"normal bir kalp krizi diyor ama, kalp krizi gelmeden bir kaç belirti verirmiş yani aslında mustafa bey kriz geçirmeden önce belirtilerini görüp görmezden gelmiş."
ceylin mırıldanarak "belkide fark etmedi sıradan karşıladı." dedi. o sırada gözlerim yoğun bakım odasından biraz ötesinde duran ameliyat kapısına kaydı. akşam arabamdayken gördüğüm ruhla birebirdi. yanıma geldi, sanki sadece benim onu gördüğümden emindi. ve benim için kıyamet benim gördüklerimi başkalarının görememesi ile kopuyordu elimden geldiğince tepki vermeye çalıştım. yüzünü boynuma getirip nefesini üflemesi işimi zorlaştırıyordu ama pes etmek istemiyordum. elimden geldiğince tepkisiz kalıyor arada dönen sohbete katılıyordum ama benim gördüğüm ve kimsenin görmemesini geçiyorum hissetmediği bir ruhla onca kalabalık arasında baş başa kalmış
olmanın zorluğunu yaşıyordum. "beni duyduğunu biliyorum" dedi. kulaklarım bunu duymam ile defalarca yineledi söylenenleri. içim büyük bir fırtına ile savaşırken dışım bir çöl kadar sıcak ve boştu.
tepkisiz bir şekilde ceyline çevirdim kendimi "şimdi ne yapacağız?"
"nasıl?" dedi sema.
"tam anlaşmayı yaptık şimdi ne yapacağız?"
"melek bu bizim işimize engel değil her ne kadar şirket mustafa beye ait olsada bizler de bu şirkete emek verip ortak olmuş insanlarız."
"haklısınız." dedim.
tam o sırada bir anda hastanenin ışıkları söndü, ceylin bana döndü "buda ne jenarasyonlar neden devreye girmedi?"
aniden büyük patlama sesi duyduk hastanenin tüm camları patlarken gözlerim korku ile büyüdü. "ne oluyor?" dememe kalmadan büyük bir güç beni yoğun bakım kapısına sertçe sürükledi. ne olduğunu anlayamadığım gibi bana sırtı dönük olan kimse fark etmedi beni. başımı arkama döndürdüğümde kırmızı gözlü bir adamın beni sürüklediğini fark ettim. elinde ne kadar çırpınsamda boştu.
"sen artık bize aitsin!" bu sözlerle kanım adeta buz kesti. "bırak beni lütfen."
çoktan beni koridordan çıkarmıştı el şıklatması ile gözlerim resmen beyaz ışığı gördü. gözlerimi açtığımda karanlık bir odada kırmızı gözlü adamlaydım.
"bırak beni!"
"sen bana aitsin!"
gözlerim anlamaz bir şekilde odayı taradı kaçacak bir yer arıyordum. pencereye doğru koştum ancak o kadar yüksekti ki yüksekliği başımı döndürmeye yetiyordu.
"kaçmaya çalışma küçük insan."
"yalvarırım bırak beni." diyerek ağlamaya başladım.
"seni bırakmak mı? seni bırakamam."
"neden? neden ben ya? neden her şeyi ben yaşıyorum!?"
adam umursamadan bana yaklaştı. "ruhları hissedebiliyorsun, ruhları görebiliyorsun. ama aynı zamanda bir insansın insanları da duyup görebiliyorsun."
"neden böyle bilmiyorum ama lütfen yalvarırım beni geri götür."
"seni geri götüremem."
"neden!?" dedim öfke ile.
"çünkü..." omzumda ki kıyafeti sertçe yırttı. omzumda olan yıldız simgesi parlamaya başladı. sonra kendi omzunu açtı onun omzunda da aynı simge vardı.
"buda neyin nesi?"
"birbirimize ait olduğumuzun kanıtı."
"saçmalık" dedim.
"Buradan benim emrim olmadan çıkıp gidemezsin. Burası arafta kalanların dünyası ve yöneticisi benim."
"Benden ne istiyorsun?"
"Bunu anlamak zor olmamalı, seni istiyorum."
"Ben istemiyorum seni!"
"Sana sormuyorum."
Sustu ve beni duvarla arasına sıkıştırdı. "Ben Ateş ve sen benim kızımsın. Bu dünyada ben kralsam, sen kraliçesin."
İtmeye çalıştım ama nafile; benden oldukça güçlüydü. "Bir deneme yapmamız gerek, gerçekten bana ait misin yoksa değil misin diye."
Daha ne olduğunu anlayamadan dudaklarıma yapıştı. Gözlerim şokla büyürken ellerimi omzuna attım ve itmeye çalıştım. Ama bir tık bile oynamadı, aksine omuzlarındaki elimi tutup beni daha çok geriye yasladı.
Geri çekildiğinde kapattığı gözlerini açtı. "Bak gördün mü, ne senin dudağında bir iz kaldı ne de benim."
Anlamaz bir ifade ile Ateş'in gözlerine baktım. Daha fazla beklemeden sağ yanağına sert bir tokat attım. Aniden beni boynumdan tutup aramızdaki mesafeyi kapattı. "Sonsuza dek benimsin," diyerek birkaç saniye gözlerimin içine baktı, sonra yeniden dudaklarıma yapıştı. Bu sefer daha büyük bir açlıkla öpüyordu. Ne kadar itmek istesem de bu imkansızdı.
sonunda ayrıldığın da "yarın ruhlar aleminde bana ait olduğunu konseye bildireceğim, unutmaki burda ki zaman kavramı dünya ile bir değil ve aynı zamanda dışarıda ki hava da." cebinden bir yüzük çıkararak bana uzattı. "bunu dışarıya çıktığında tak unutma burdan iznim olmadan çıkamazsın. ve bana ait olmayana dek bu yüzüğe muhtaçsın."
verdiği yüzüğü takarken kaderime yenik bir şekilde boynumu büktüm. "duş al ben gelene kadar." hiç bir şey demeden uzunca bir koridordon kayboldu. duş yerine girdim, modern bir duşa kabin vardı ancak tüm kokular ateş gibi kokuyordu. normal yaşadığımız dünyadan pek bir farkı yoktu. zorlada olsa temiz olmak zorundaydım. hızlıca bir duş alıp çıktım.
Beyaz kıyafetimi giyip pufun üstüne oturdum. Ateş sanki saatlerdir yok gibiydi.
"Artık kendi dünyama dönebilir miyim?"
Ateş gözlerini açıp kapattı.
"O dünya senin için tehlikeli."
"Buna sen karar veremezsin?"
Yaklaşıp karşımda diz çöktü. "Melek, bu hayat ve bu dünya dışarısı ile aynı görüntüde ama kuralları var ve bu kurallar senin yaşadığın dünya ile aynı değil." Anlamaz gözlerle izledim Ateş'i.
"Burada iyi ruhların bulunması gibi kötü ruhlar da var ve kötü ruhlar her zaman ısıracak yer arar."
"Peki ya sen? Sen hangisisin?"
"Ben kötü olanlardanım."
"O zaman senin de benden uzak durman gerek."
"Hayır... Çünkü sen de kötü bir ruhsun."
"Saçmalık! Rahat bırak beni ve beni kendi dünyama geri götür."
Histerik bir şekilde güldü. "Seni öptüğümde hiçbir şekilde zarar görmedik. Buradaki en büyük kurallardan biri de birbirinin eşini bulmaktır; eşin olmayan birini öptüğünde vücudun yanar."
"Ne kadar saçma."
"Anladın mı neden bana ait olduğunu?"
"Bu senin kötü, benim iyi olduğum gerçeğini değiştirmiyor."
"Zıt kutuplar birbirine daha iyi çekilir. Bana ait olduktan sonra bu dünyanın kraliçesi olacaksın ama benim sözümden çıkma. Yüzüğü de sakın çıkarma; yanımdayken rahat ol ancak dışarıdayken o yüzüğü çıkarma."
Ellerimi tuttu. "Vücudun çok sıcak..." Ellerimi hızla geri çektim.
Kapıya yöneldi. "Beni takip et, seni birileri ile tanıştıracağım."
İstemeyerek de olsa peşinden gittim.
Koca, uzun bir masaya oturduk. Ateş masadan bir sandalyeyi benim için çekerken yanıma yerleşti.
Başta yaşlı bir adam otururken sol tarafın bir kısmında orta yaşlı kişiler vardı, bazıları ise benim kadar gençti.
Yaşlı adam söze girdi: "Merhaba Melek, ben Mert. Elli beş yaşındayım, bu gördüğün yerin konsey yöneticisiyim. Burada çoğu kurallara uymayanlara cezayı ben veririm ve yöneticileri ben seçerim. Her alanın yöneticileri vardır; iyileri ve kötüleri burada kontrol eden yanında oturan Ateş'e ait."
Daha sonrasında saçları kızıl olan bir kıza döndü, bakışlarım direkt kızı buldu. Gözleri yeşil olan kızın gözünde, sanki tanışmadan daha çok hedefini seçen bir kız havası vardı. Ne kadar uzun süre göz teması kursam da içini okuyamıyordum.
"Bu Alev, benim kızım. Yirmi üç yaşında, burada sana çok faydası dokunabilir." Kız gözlerini devirip masadaki bardağa odaklandı. Mert daha sonrasında hafif kumral olan, gözleri mavi olan bir adama döndü. "Bu Lucifer, yirmi beş yaşında. Daha çok kötü ruhların düzenini sağlar." Lucifer göz kırpıp "Şimdiden memnun oldum yeni kız," dedi. O sırada Ateş'in dişlerini sıkma sesini duydum; Lucifer onu geriyordu, bunu anlamıştım.
Mert bu sefer esmer bir kıza döndü: "Bu Eda, yirmi üç yaşında. O da senin gibi dünyadan buraya geleli uzun olmadı ama buraya çabuk ayak uydurdu. Seninle iyi anlaşabileceğini düşünüyorum. Bu evin düzeni genelde Eda'dan sorulur."
Eda samimi bir gülümseme ile "Çok sevindim buraya gelmene," dedi. Gülümseyip hiç memnun olmayan bir ifade ile onayladım.
Mert bu sefer masanın sonunda oturan sarışın bir kıza döndü: "Bu da Pınar, yirmi iki yaşında. Çoğu zaman gezerek vaktini yer ama tatlı bir kızdır." Pınar donuk bir şekilde masaya odaklanmıştı.
Mert bu sefer, "Şimdi diğer konsey üyeleri ile tanışabilirsin," dedi.
Mert yerine yerleşirken yanındaki adam kalktı: "Ben Alex, altmış yaşındayım. Bu konseyin en yaşlı üyesiyim ve konsey başkan yardımcısıyım. Aynı zamanda Lucifer'in babasıyım." Daha sonrasında kendisi oturup yanındaki diğer adam kalktı. "Ben Umut, kırk beş yaşındayım. Yardımcıyım."
Yanındaki kadın kalktı: "Ben Zeynep, kırk iki yaşındayım. Bir sorun olduğunda çekinmeden yanıma gelebilirsin. Yardımcıyım." Daha sonrasında yanındaki diğer kadın kalktı:
"Ben Yeşim, otuz dokuz yaşındayım ve yardımcıyım."
Bu sefer sarışın bir kadın kalktı, diğerlerine göre daha beyaz ve sarıydı. "Ben Sofia, kırk yaşındayım ve yardımcıyım," diyerek oturdu.
Söze Mert girdi:
"Buranın kuralları var Melek. İnsan olduğunu göze alıyoruz ve burası bir insanın tek başına hayatta kalabileceği bir yer değil. Dışarıda dolaşırken tek başına olmamaya özen göstermelisin."
Lucifer söze girdi: "Ben yardımcı olabilirim," dedi. O sırada Ateş, Lucifer'e döndü: "Ben Melek'i almak istiyorum, artık bu dünyanın bir parçası olsun istiyorum."
Lucifer bozulmuştu. O sırada Alev araya girdi: "Dünyadan buraya gelmiş bir kaçık başımıza belalar açabilir, özellikle Lucifer'in annesinin yönettiği dünyadan zarar alabiliriz. Bu büyük bir risk. Sonuçta hiçbir ruh, nefes alan bir canlıyı bu dünyada istemez." Alev'in sözüne karşılık Ateş yeniden araya girdi: "Ruhların derdi umurumda değil, bu kızla arama girebilecek bir ruh da yok. Ayrıca Melek bu dünyaya ait ama arafta; onu araftan çıkarabilirsem sonsuza dek buraya ait olur."
"Ya çıkaramazsan? Sonsuza dek yok olur," diye söylendi Alev.
Sofia araya girdi: "Bir insan ya da ruhun tamamen yok olması, ait olmadığı bir ruha aşık olması ile olur."
Ateş konuşmaya girerken masadaki suya uzandım. "Biz denedik; o bana ait, ben de ona," demesi ile içtiğim su boğazımda kaldı. Yüzüm utançtan kıpkırmızı olmuştu. Ateş bunu fark etmiş olacak ki boğazını temizledi: "O yüzden Melek yok olma lüksüne sahip değil."
Eda araya girdi: "Onu ruhlar aleminden tamamen uzaklaştırabilirsin. Yani buraya aitse yanlış bir kurtarılmada başka bir ruhlar alemine sıkışıp kalır."
Ateş Eda'ya döndü: "Risk almadan olmaz, hissediyorum."
Mert diğer konsey üyelerine döndü: "Biz bunu konuşup halletmeye çalışacağız, sizler şimdilik güvende kalın."
Herkes dağılırken sinirle kalktım. Ateş yanıma gelip "Gezmek ister misin?" dedi. "İstersen biraz daha saçmalama!"
Ateş histerik bir şekilde güldü. "Ne o, kızgın mısın?"
"Sence değil miyim?"
"Şu sorularıma soru ile karşılık vermen çok can sıkıcı."
"Herkesin içinde beni öpmüş gibi bir hava bıraktın, utanç verici bir durum."
"Bence beni öptüğün için şanslı hissetmelisin kendini."
"Aman ne şans ama! Saçma bir ruh tarafından kaçırıldım, üstüne üstlük bir ruh tarafından öpüldüm."
"En azından hızlı alışıyorsun, öyle değil mi?"
"Alışmak falan istemiyorum. Evime geri dönmek istiyorum."
Dramatik ve alaycı bir bakış attı. "Beni burada bırakıp gitmek mi? Bir parçan buradayken benden uzakta yaşayamazsın."
"Hadi ya, öyle mi? Burada market falan yok mu? Can sıkıcı şu evden bir an önce çıkmak istiyorum."
"Var tabii ki. Sakın yüzüğünü çıkarma."
Üzerime baktı. "Üstüne düzgün şeyler giyin." Sinirle odaya geçip dolaba Eda'nın bıraktığı kıyafetlerden birini seçtim. Siyah uzun bir kıyafet giydim, kıyafet vücuduma hemen oturmuştu. Dışarıya çıktığımda Ateş beni baştan aşağıya süzdü.
"Harika görünüyorsun."
"Gözlerini oyasım geliyor."
Dışarıya çıktığımızda saçma bir hava görseli beni karşıladı. Evler dünyadaki gibiydi ama verdiği hava çok garipti. Market gibi bir ortama girdiğimizde Lucifer önümüzü kesti: "Naber dostum?" dedi Ateş'e doğru.
Ateş ve Lucifer'in arasında gergin bir hava vardı, bunu masadayken de anlamıştım.
Ateş Lucifer'i iterek içeri geçti. Kolumdan tutup beni de markete çekti. "Lucifer'den uzak dur Melek."
"Neden?"
"Laf dinle işte, uzak dur sadece."
Cipse benzer bir şey gördüğümde o reyona doğru koştum. "Harika, en azından damak tadınız var." Arkamdan gelip "İstediğin kadar alabilirsin," dedi. Hemen üç paket aldım. "Param yok. Beni kaçırırken cüzdanımı evden alamadım," dedim alayla.
"Burası bana ait bir yer, istediğin kadar al. Tek kuruş vermek zorunda değilsin."
Şaşırdım. Artık insanların içini okuyamıyordum ama özel gücümden dolayı böyle şeylere kendimi alışmış gibi hissediyordum. Ateş arkasını çevirip alkollerin olduğu reyona ilerlerken elim diğer çikolataların olduğu reyona uzandı. Ancak bir el elimi tuttu. Başımı kaldırdığımda hemen hemen Ateş'le aynı boyda olan esmer bir çocuk "Selam," dedi. Gözleri benimkinden daha koyu bir mor rengine sahipti. Parmağımdaki yüzüğü çekip alması ile kalbim sıkışmaya başladı, hava oldukça soğumaya başladı. Olduğum yere diz çöküp nefes almaya çalıştım. Gürültüden Ateş bana döndüğünde göz bebeği kıpkırmızı oldu. Dişlerinin arasından "Sefa!" diye hırladı. Beni bileğimden tutması ile nefes alışverişim yeniden düzene girdi ve sıcaklık arttı. Sefa denen adamın elinden hırsla yüzüğü çekip yeniden parmağıma taktı. Daha sonrasında ani bir hareketle Sefa'ya sert bir kafa attı. "Benim olana bir daha dokunmaya cesaret etme! Yoksa seni Lucifer dahi elimden alamaz."
Tek bir el hareketi ile aldığımız şeyler havaya kalktı. Biz dışarıya doğru çıkarken aldıklarımız da arkamızdan geliyordu.
"Gördüğün orospu çocuğu Lucifer'in adamı."
"Lucifer'le aranızda ne var, onu ne zaman görsen geriliyorsun?"
"Lucifer buranın yöneticisi olmak istiyordu ya da daha açık konuşayım, benim olan her şeyi isteyen biri. Eğer seninle bir olur, bir varisi ondan önce getirirsek bu dünyaya, onun işi burada tamamen zorlaşır. O yüzden seninle olmam en çok onun işine gelmiyor."
"Hah, bir bu eksikti yani! Bir de sana çocuk mu yapacağım?"
"Beni sevmeyene kadar seni bu duruma sokmam."
"İyi, o zaman bu duruma hiç girmeyeceğiz." Ateş sanki komik bir şey söylemişim gibi güldü.
Eve girdiğimizde mutfağa yöneldi, atıştırmalıklar da havada ona doğru süzüldü. "İstersen biraz rahatla, ben atıştırmalıkları hazırlayayım."
"Diğer üyeler nerede?"
"Neden soruyorsun, yoksa varis konusunu deneyerek mi konuşacağız?"
"Saçma sapan konuşmayı bırak."
Alaycıl tavrını düzeltip "Herkesin kendi evi var, sadece tanışmak için geldiler. Bu ev benim ve senin," dedi.
Salondaki kanepeye uzanıp gözlerimi kapattım. Uyandığımda her şeyin bir rüya olmasını diledim.
Birkaç saat sonra gözlerimi araladığımda Ateş ile göz göze geldim. Neredeyse dudaklarıma mesafesi yok gibiydi. Uyandığımı görünce dudakları yukarı kıvrıldı. "Ne zaman şu kabus bitecek?" diyerek gözlerimi devirdim.
"Uyandın mı?"
"Yok, hâlâ uyuyorum," diyerek mırıldandım. Belki Ateş'i sevmiyordum ama sanki yıllardır tanıyor gibiydim.
"Ayrıca şu sapık sapık hareketlerini bırak artık. Dudaklarım sürekli senin öpmen gereken bir araç değil."
Gülerek geri çekildi. "Bilmem, belki de benim nefesim senin dudaklarında saklıdır."
Sinirle atıştırmalıklara baktım. Şöminenin karşısına oturup sinirle yemeye başladım. "Ne kadar aç bir kızsın. Doymak ne, biliyor musun?"
"Beni rahat bırak."
"Emredersiniz," diyerek kanepeye oturdu.
"Televizyon ya da kitap yok mu?"
"Televizyon yok, ayrıca burada uydu da yok ve bilmek ister misin bilmiyorum ama burada televizyonda izleyeceğin şeyler dünyadaki gibi değil. Ruhları izliyor, ruhları dinliyorsun ve ruhların filmleri ve dizileri başkadır."
Ellerini kitaplığa uzatıp ayağa kalkmadan gücü ile bir kitabı önüme kadar havada getirdi. "Ne saçma sapan bir gücün var."
Elimdeki atıştırmalıklar üzerime dökülünce sinirle arkama döndüm: "Şu gücünü düzgün kullan!"
Gülerek başı ile onayladı. Kitabı okumaya o kadar dalmıştım ki orada öylece uyuyakalmıştım. En son hatırladığım şey Ateş'in kollarında oluşumdu. Yüzümü boynuna gömüp kokusu ile daha fazla uykuya dalmıştım.