Yazarın Anlatımı...
Güneş, dağların ardından kızıl bir utanç gibi batıyordu. Gökyüzü sessizce yanıyordu adeta. Revirin metal kapısı hafifçe açıldı. Serdar Gök, sol omzunu tutarak içeri girdi. Ceketi parçalanmıştı, omzundan sızan kan göğsüne kadar akmış, tozla, terle karışıp kurumuştu. Ama yüzündeki ifade, yarasından daha karanlıktı. Sadece acı vardı orada. Derin, kemik sızlatan, telafisi olmayan bir acı.
Hemşire ayağa fırladı. “Komutanım! Hemen oturun, doktor hanımı çağırayım.”
Serdar başını iki yana salladı, sesi kuru çıktı.
“Gerek yok. Küçük bir sıyırık. Bas bir şey. Hemen gideceğim.”
Tam o anda içeri giren Albay Yılmaz, durumun ciddiyetini tek bakışta anlamıştı. Omuzundan sarkan kumaş, derinleşen kırmızı, yüzünün sarılığı… Ama en çok gözleri. O gözlerde ne yorgunluk ne korku vardı. Yalnızca suçluluk.
Albay ciddi ama ölçülü bir ses tonuyla konuştu.
“Serdar. Bu halinle törene gitmeyi düşünme bile. Revirde kal. Müdahale şart. Şarapnel mi o, kurşun mu hala bilmiyoruz.”
Serdar bir an durdu. O güçlü, dimdik duran adam bir an başını eğdi. Derin bir nefes aldı. Sesini alçak tuttu, kimseler duymasın ister gibi:
“Komutanım... Üç şehit. Üçü de benim kardeşim gibiydi. Bu yara, onların uğruna taşınır. Ben orada olmazsam, bu bana yakışmaz. Beni affedin ama önce o tabutların başına gitmem gerek.”
Albay bir adım yaklaştı. Onun gözlerine bakarken dudakları titredi. Bir baba gibi. Yılların savaşçısı, omuzunda onlarca kayıp taşıyan bu genç adamın içten içe parçalanışını görüyordu.
“Serdar… Sen onların komutanısın. Ama ben de seninkiyim. Bu kadarını hak etmiyorsun. O çocuklar görev şehidiydi. Sen de görevdesin. Ölüme inat yaşamak da bir görevdir.”
Serdar bir an gözlerini kapattı. Omzundan gelen yanma daha da arttı. Ama kalbinde daha derin bir yangın vardı. O çocukların son sözleri, sabah gülüşleri, “komutanım siz de bizimle geleceksiniz değil mi?” deyişi. Tüm sesler beyninde yankılandı.
“Ben onlara bir söz verdim komutanım. Her birine... Dönüp ailelerine başsağlığı dileyeceğime, yüzlerine bakacağıma söz verdim. Lütfen…”
Albay bakışlarını kaçırdı. Sonra yavaşça başını salladı. “Tören bitsin. Sonra seni revire dönmüş görmek istiyorum. Emrimdir.”
“Emredersiniz komutanım.” dedi Serdar, bitkin ama kararlı bir tonla. Adımları tören alanına doğru yöneldiğinde sağ kolunu hareket ettiremiyordu. Ama sol adımı sağlam basıyordu hala.
....
Askeri karargahın tören alanı sessizdi. Sadece rüzgarda dalgalanan bayrak sesi vardı. Üç tabut, yan yana dizilmişti. Her biri al bayrağa sarılıydı. Her biri bir hayat, bir ana kuzusu, bir silah arkadaşıydı.
Serdar, tören alanına vardığında herkesin bakışları ona döndü. Kan içindeki ceketi, yaralı hali… Ama en çok da gözleri. Yorgun ama boş değil. Doluydu. Sessizce ön safa geçti. Ellerini arkada kenetledi. Başını dik tuttu.
Sunucu subay adları okumaya başladı. “Şehit Piyade Uzman Çavuş Hakan Kaya…”
Bir annenin feryadı duyuldu. Serdar gözlerini kıstı. Omzundaki acı zonkladı ama gözleri hala kuruydu.
“Şehit Astsubay Kaan Altun...”
Bu kez genç bir kadın ağladı. Nişanlısıydı. Serdar boğazındaki düğümü yuttu. Kalbinde, o isimlerin her biri yerini alıyordu.
“Şehit Teğmen Selim Yıldız…”
Gençti. Daha geçen hafta “komutanım, sizin gibi olabilmek için ne yapmalıyım?” diye sormuştu. Cevap verememişti. Şimdi de veremiyordu.
Tören marşı başladı. Askerler selam durdu. Serdar da dimdik durdu. Sol kolunu kımıldatamıyordu ama sağ eli alnına gitti. Alnına değil; kalbine.
Sonra Serdar, yavaşça şehit ailelerinin yanına yürüdü. Her biriyle tek tek göz göze geldi. Annesine sarıldı, gözyaşı dökmeden ama sesi titreyerek.
“Oğlunuz bir kahramandı. Bizim gururumuzdu. Vatan onu unutmayacak. Ben de unutmayacağım.”
Kadın başını salladı. “O sizi çok severdi komutanım. Sizi abisi gibi görürdü.”
Serdar sadece başını eğdi. O an dizleri çözülür gibi oldu ama kendini toparladı.
....
Törenden sonra karargaha döndüğünde, binanın koridorları bile sessizdi. İçinde yankılanan tek şey, gözlerini kapattığında hala kulaklarında çınlayan cenaze marşıydı. Ve ardından bir gazi haberi geldi. İki asker iyileşip göreve dönecekti ama biri...
Serdar, üniformasını çıkarmadan masasının başına geçti. Parmakları yaralı omzunu bastırıyordu ama umursamıyordu. Acı, fiziksel olanın ötesindeydi.
Kapı üç kez tıklandı.
"Gel."
Albay Emre içeri girdiğinde odadaki sessizlik, bir anlığına bile dağılmadı. Emre ’nin bakışları, Serdar’ ın hala taze olan yarasını ve daha da derindeki, ruhundaki yaraları fark edecek kadar keskindi.
“Serdar. Omzun için revire uğramadığını öğrendim.”
“Vakit bulamadım komutanım.”
Emre bir adım daha yaklaştı, masaya ellerini dayadı.
“Gururunu anlıyorum. Acını da. Ama, önce ayakta kalman gerek. Yılmaz komutan seni revirde bekliyor.”
“Alfa timi çok yara aldı komutanım ” dedi Serdar, sesi titremedi ama gözleri kısık bir hayal kırıklığını taşıyordu. “Dört eksiğiz. Bu eksik sadece sayı değil. Ruhu kaybettik biz, komutanım. Geri bulmamız gerek. ”
Emre başını hafifçe salladı.
“Bu yüzden seni Ankara ’ya çekiyorum. Bir süre burada kalacaksın. Yeni bir tim kurmanı istiyorum.”
Serdar önce karşılık vermedi. Sonra başını hafifçe kaldırdı.
“Benim bir timim var komutanım.”
“Artık yok.” dedi Emre, sesi bir baba gibi yumuşaktı. “Serdar… bunca acıdan sonra hiçbir tim ayakta kalamaz. Onları ayakta tutan senin inancındı. Ama şimdi, bu inanç seni de onları da mezara götürür. Kalanlarla savaşmaya devam edersen, sadece birliğini değil kendini de kaybedersin. Ben, sizin ölüme koşmanızı izlemeyeceğim.”
Serdar gözlerini kaçırdı. Bu bir emirdi. Ama yine de yutkundu.
“Peki ya kod adı?” diye sordu, sanki içinde kalan son bağı da bırakmak istemiyordu.
Emre hafifçe gülümsedi. “O sana kalsın. İstersen, Alfa’ yı kendine kod adı yap. Ama tim olarak... artık yeni bir sayfa açılıyor.”
Serdar yavaşça başını salladı. Kabul etti. İçi yana yana kabullendi.
Saatler sonra Serdar, revire döndü. Ceketi hala üzerinde, kanı kurumuştu. Albay onu kapıda karşıladı. Bu kez bir şey demedi. Sadece sırtına hafifçe dokundu.
“Geldin. Bu da bir görevdi.”
Serdar gözlerini kapattı. “Onların mezarına gitmeden ölmekten korktum komutanım.” dedi sessizce.
“Gittin. Ve şimdi yaşamakla sorumlusun. Kendine de askerlik yapacaksın artık.”
Serdar, revire girerken arkada kalan gökyüzüne son bir kez baktı. Üç yıldız daha yanmış gibiydi o gece. Gökyüzü onların sesiyle fısıldıyordu:
“Komutanım, biz buradayız.”
O gece, üniformasını çıkarırken, içinden bir şeyler daha çıkıp döküldü yere sadakat, kayıp, öfke. Ve belki de o an, yeniden başlamanın ne kadar zor olduğunu ilk kez bu kadar yakından hissetti.
Kod adını ise o gece belirledi: Alfa.
Çünkü bazı yaralar kapanmazdı. Ama onları taşımak, unutmaktan daha onurluydu. Timi böylece hep onunla kalacaktı.
...
Yaren' in Anlatımıyla...
Burası... nefes alınmayan bir yer.
Burası… insanı yavaş yavaş kendinden eden bir mezar gibi.
Ama toprak yok, karanlık yok, mezar taşı yok. Sadece sessizlik. Ve ben.
En başta saatleri saymaya çalıştım. Duvarda gölgem vardı çünkü. Sonra gölge de kayboldu. Hangi saat olduğunu, kaç dakika geçtiğini bilmiyorum artık.
Sanki zaman, bana kızmış da gitmiş gibi.
Terk edildim.
Ayakta durmayı bıraktım bir süre önce. Vücudum ağrıyor. Belki birkaç saat önceydi, belki on saat... Belki daha fazla. Midemden sesler geliyor ama boş. Çekildi sanki iç organlarım, kemiklerim birbirine değiyor.
Dudaklarım kurudu. O kadar ki, dilimle nemlendirmeye çalıştığımda çatlaklara tuz basılmış gibi yanıyor.
Ve su…
Sadece bir yudum su için insan neler düşünürmüş, öğrendim.
Her şey bulanık kafamda.
İlk ne zaman konuşmuştum burada?
Bir ses vardı. Erkek. Sert.
“Gözlerini bağlayın.” dedi bir ara.
Sonra biri geldi. Biri gitti.
Ama en çok gitmeler oldu burada. Gelen olmadı. İçeri kimse girmedi. Sadece ayak sesleri.
Ben kaldım.
Arada kendi adımı söylüyorum, fısıltıyla. “Yaren.”
Evet, hala hatırlıyorum adımı.
Unutmak istemiyorum. Buradan çıkarsam, bana tekrar sorarlarsa, bilebilmeliyim.
Ben Yaren.
On yedi yaşındayım.
Mavi gözlü.
Hayatı yeni tanıyordum.
Şimdi buradayım.
Omuzlarım, sırtım... beton gibi.
Üşüyorum.
Üşümek, buranın kalıcı hissi sanki.
Yalnızlık gibi, açlık gibi, korku gibi hep var.
Başımı dizlerime dayayıp kıvrıldım. Kendi tenime sarıldım sanki... ama sıcaklık yok.
İnsan sarılmayınca, içi bile ısınmıyormuş.
Biri beni çıkaracak mı buradan?
O komutan. Bana inanmamıştı ama gözleri... gözlerinde bir şey vardı.
Ne olduğunu bilmiyorum ama bir ihtimal, belki...
Belki dönüp gelir.
Ama sonra aklıma geliyor:
O şimdi başka bir yerde.
Askerlerini gömüyordur belki.
Benim gibi bir kızı düşünmez.
Zaten herkes gibi görüyordur beni.
Beni bir kenara atmıştır.
Belki de hala “terörist” sanıyordur.
Belki araştırıyordur.
Halbuki ben...
Ben hiçbir zaman olmadım.
Ben sadece... yanlış zamanın çocuğuyum.
Bana bunu neden yapıyorlar?
Çok uykum var. Ama uyuyamıyorum.
Çünkü uyusam… ya sabah olur da ben uyanamazsam?
Ya gözlerim hiç açılmazsa?
Ya bir daha hiç kimse kapıyı açmazsa?
Aklımı yitirmemek için konuşuyorum kendi kendime.
Şarkı mırıldandım biraz önce, annemin söylediği ninni.
Kulağımda hala yankısı var ama sesi değil... eksikliği daha çok var.
Bir de hayali.
Annemin yüzünü unutmamak için gözlerimi sıkıyorum.
Gözlerimin önüne gelsin diye.
Ama yüzü de gidiyor.
Herkes gibi o da gidiyor.
Kimse gelmiyor.
Kapı kıpırdamıyor.
Sadece soğuk var.
Ve ben.
Gözyaşı da gelmiyor artık.
Çünkü gözyaşının bile bir sınırı var.
Ve ben o sınırı çoktan aştım.
Sadece yanıyor gözlerim.
Çünkü ağlamaktan yoruldular.
Gözlerimi yummuyorum artık.
Kapalı kalırlarsa, belki bir daha açamam.
Ama açık da tutamıyorum.
Her şey acıtıyor.
Bir ses olsa, bir adım…
Bir çığlık bile…
Ama hiçbir şey yok.
Sabaha kadar da olmayacak.
Bunu artık biliyorum.
Burada, dört duvarın içindeyim.
Ve tek ses, hala kendi içimden geliyor:
“Dayan Yaren. Diren.”
“Biri seni görecek.”
“O asker … belki de…”
Ama bu ses... o kadar uzak ki…
Neredeyse ben bile duyamıyorum artık. Kendimi duyamaz hale geldim. Gittikçe tükeniyorum. İnsan susuz ne kadar dayanır? Açlık bir nebze. İnsan zaman zaman aç olduğunu unutuyor ama susuzluk fena.
Burası zindan gibi. Gittikçe daha soğuk oluyor. Duvarlar sanki kan kokuyor. Bir metal kokusu var. Küf belki bir de. Belki de ölen insanların kokusu. Belki bende ölüyorum.