3. Bölüm
Arabadan indikten sonra bile hala titriyordum. Olanlardan kaçıp Fransa'ya gelmiştim ama yine silahlı adamların arasına düşmüştüm. Bu bir kara komedi falan mıydı? Titreyen ellerimi bacaklarıma bastırırken beni götüren adama baktım. Hedefe kilitlenmiş bir şekilde önden önden yürüyor, geliyor muyum diye arkasına bile bakmıyordu. Gerçi bakmasına gerek yoktu. Tam arkamda bir başka adam daha vardı. Ürkek bakışlarımla çiftliği inceliyordum. Burası mücevherattan yapılmış bir kafes gibiydi. Kirli beyaz rengiyle göğe yükselen duvarları gözümü korkuttu. Özenle biçilmiş çimler ve bodur çam ağaçları bahçeyi yuvarlak bir şekilde çevreliyordu. Hala patlamalar yüzünden uğuldayan kulaklarımı ellerimle örtüp önüme baktım. Arnavut kaldırımı taşlarla döşenmiş yürüyüş yolu direk evin girişine kadar uzuyordu. Girişte bıraktığımız güvenliklerin ardından kapıdaki görevlileri fark ederek titredim. Bu adam neyin nesiydi ki bu kadar çok adamı, güvenliği vardı? Yutkunarak duraksadım. Yaşadıklarıma rağmen bu kapıdan içeri girmek konusunda tereddütlerim vardı.
Kısa bir an babamı aramayı düşündüm. Anında buraya gelir, beni içine düştüğüm durumdan çekip çıkarırdı.
Ve sonra kendi cehennemine sokardı.
Düşüncelerimi inkâr edercesine başımı salladım. Tereddütlü adımlarım eşikten geçerken korku bedenimden taşarcasına titriyordum. Arkamdaki adam kapıda bizden kopmuştu ama önümdeki adam beni yönlendirircesine ilerlemeye devam ediyordu. Antreden gördüğüm kadarıyla hemen sağda koca bir salon vardı. Oraya geçeceğimizi sandım ancak önümdeki adam beni merdivenlere yönlendirince annesinin peşine takılan ördek yavrusu gibi takip ettim adamı. Uzun koridorun sonundaki sol kapıyı açarak beni odaya soktu. "Patron geldiğinde yanınıza uğrar. Rahatınıza bakın." Dedi kapı ağzında durarak.
"Ne zaman gelir?" dedim tereddütle.
"Geldiğinde gelmiş olur." Dedi adam; gereksiz bir şeyi açıklamak zorunda kaldığı için sıkılmış gibiydi. Ama ne olduğunu, ne yaşadığını anlamlandıramayan biri olarak Harvey'nin ne zaman geleceğini merak etmem çok mu absürttü?
"Peki, burada ne kadar kalacağım?" diye sordum merakla. O Benjamin denen adam ne zaman bırakırdı Harvey'nin, dolayısıyla benim peşimi?
"Bayan, rahatınıza bakın." Adamın otoriter sesi beni ürkütmüştü doğrusu. Odanın içinde geriye doğru bir adım atıp bekledim. "Patron her şeyi halledecektir."
Ağzımdan nefes verip dudaklarımı ısırdım. Adam arkasını dönmüş, çıkmaya hazırlanıyordu ki konuştu. "Bu güvenliğiniz için." Deyip kapattığı kapının kilidini çevirdi. Refleks olarak kilitlenen kapıya koşup açmaya çalıştım. "Hey!" Birkaç kez daha kapı koluyla cebelleştim ama gerçekten üzerime kilitlemişti. "Bayım! Açın kapıyı!" Kapıyı yumrukladım. "Duyuyor musunuz beni? Kaçmayacağım, açın şu kapıyı!"
"İyi geceler bayan."
Ve uzaklaşan adım seslerini duydum. Gerçekten beni kilitlemişlerdi. Yutkunup damak şaklatırken artan gerginliğim yüzünden bacaklarıma eğilip soluklandım. Babamın karanlık işlerinden kaçıp Fransa'ya sığınıyordum ve bir uyuşturucu kartelinin eline düşüyordum. Bu gerçek miydi ya? Histerik bir hıçkırık kaçtı dudaklarımdan. Elimi alnıma bastırırken odaya döndüm. Büyük kemer pencerelerinden birinin önüne gidip açtım. Derin derin nefesler alıp aşağıdaki hareketliliğe bakıyordum. Sanki eve birini hapsetmemişler gibi ne kadar rahat takılıyorlardı öyle. Sinirle arkamı dönüp gözlerimi kapadım. Bu bir kabustu! Natt'le çok takılmanın sonucu onun gibi başımın belaya girdiği absürt bir rüya görüyor olmalıydım.
Kesinlikle yaşadığım durum bu olmalıydı.
Yoksa... İşler işin içinden çıkılamayacak kadar sarpa sarmış demekti. Derin bir nefes alıp kontrollü bir şekilde titrek dudaklarımdan verirken terli ellerimi bacaklarıma sildim. "Bu bir rüya." Dedim nefes egzersizi yaparak. Her nefesimi tek tek sayarak kalp atışlarımı yavaşlattım. "Uyanacaksın ve aptal kâbus bitecek kızım." Diye fısıldadım kendi kendime. "Şimdi sakin ol."
Gözlerimi açmaya hazırlanıyordum ki kilidin dönme ve kapının açılma sesiyle irkilip baktım.
Harvey karşımdaydı ve belli ki bu bir kâbus değildi.
Kapımı kapatıp karşıma gelene kadar bir şey söylemedi. Beni inceliyor gibiydi. O kadar uzun süre beni izledi ki rahatsızlıkla kıpırdanıp "Burada ne kadar kalmam gerekecek?" diye sormak zorunda kaldım.
"Bir süre." Dedi soruma karşılık.
"Kısa bir süre mi?"
"Uzun bir süre."
"Ama ben kalamam!" diye inledim. Gidecek bir yerim ya da buralardan kaçıp gidecek param olmamasına rağmen kalamazdım. Babamın altın kafesinden özgürlük için kaçmıştım. Şimdi burada esaret altında kalamazdım.
"Ne diyelim güzelim?" dedi umarsızca. "Yanlış zamanda yanlış yerdeydin."
"Ama-" diyecek oldum, kesti sözümü
"Ve yanlış kelimeleri söyledin."
İç geçirdim. "İşti o!"
Tek kaşını kaldırıp dudak bükerken ciddi bakışlar attı üzerime. "Bunu Benji bilmiyor."
Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı yere eğdim. Tekrar yüzüne baktığımda kararlıydım. "Bunu ona söyleyebilirim."
Bunu beklemediği ortadaydı. Komik bir şey söylemişim gibi gülmeye başlayınca gerildim. Yanlış bir şey mi söylemiştim? "Umarım konuşmanı yapabilecek kadar canlı kalırsın karşısında."
Kanın kollarımdan ve bacaklarımdan çekildiğini hissettim. Ellerim, ayaklarım buz gibiydi. Harvey'in beni korkutmak için böyle konuşmadığını biliyordum. Babamın tetikçileri vardı ve onları işe gönderirken bir an gözünü kırpmazdı. Bir tetikçiyle karşı karşıya kaldığım o anı düşündüm. Tetikçinin gözlerinde sadece kana susamışlık görmüştüm. Ne merhamet, ne vicdan. Sadece vahşi bir kana susamışlık. Babam ve Benji gibi adamların şakası olmazdı.
Sözlerin ciddiyetini kavradığımı gören Harvey karşımdan çekilip pencereye doğru gitti. Elleri ceplerindeydi. "Benjamin'in içeri girmesini sağladıktan sonra seni salacağım." Dedi ciddiyetle. "Ama o zamana kadar kardeşim ve nişanlımı korumam için sana ihtiyacım var."
Bazen aptal olmayı diliyordum; mesela şu an Harvey'nin aklından geçenleri bilmek istemezdim ama biliyordum... Adamlar beni Harvey'nin metresi sanıyordu ve ben Harvey'nin kardeşi ve nişanlısını kaçırdığını biliyordum.
Benjamin'in önüne beni atıyordu.
İçimde yükselen histeri krizini bastırmaya çalıştım ama başım dönüyordu. "Peki ben ne olacağım? Hedef tahtasının ortasındaki kurbanlık gibi, Benjamin'in önüne mi atacaksın beni?"
Adam derince bir nefes alırken bana döndü. "Benim yanımdayken kimse sana dokunamaz." Dedi kesin bir tavırla. Son bir kez yüzüme bakıp gitmeden önce soludu. "Şimdi uyu."
Kapı arkasından kilitlenirken olduğum yere çöküp çağlayan gibi üzerime dökülen histerime teslim oldum.
***
Yatakta döndüm. Sağa ve sola, bir kez daha. Sola sağ... Defalarca kez döndüm. Ancak sabahın ilk ışıkları boy gösterdiğinde uykuya dalabilmiştim ve şimdi uyandığımda ise vakit öğleden sonrayı geçiyordu. Önce tavanı izledim bir süre. Yapılabilecek bir şey var mı diye dün yaşananları gözden geçirdim. Aklıma gelen tek ihtimal babamdı ve babam da hiç iyi bir seçenek sayılmazdı...
Eğer biraz param olsaydı yeni bir kimlikle İtalya ya da İspanya'ya kaçabilirdim ama beni buraya mahkûm eden işimin bile parasını alamamıştım. Cebimdeki onluk papel hala tek tabancaydı. İç geçirip yatakta doğruldum. Dizlerimi göğsüme çekerken açık pencereden giren ışığı gözlerim kamaşarak izledim. Sessizlik her yerdeydi ve bu bana asla huzur vermiyordu. Gettodayken her yerden sesler yükselirdi. Sesler karmaşışından hoşlandığımdan sayılmaz ama şimdi orası bana çok daha tanıdık topraklar gibi geliyordu.
Komodinde duran telefonuma uzandım. Sanki her şey rutinindeymiş gibi, sanki ortadan kaybolmamışım ya da başıma bir felaket gelmemiş gibi telefonumda tek bir bildirim bile yoktu. İç geçirdim. Bu dünyada kimsem yoktu benim için endişelenecek, neyi bekliyorduysam ben de?
Yutkunup dağınık saçlarımı geriye ittim.
Telefonu olduğu gibi yatağa bırakarak yataktan kalktım. Üzerimi değiştirmem gerekiyordu ve mümkünse duş almam.
Odayı dün inceleme fırsatı bulamamıştım ama şimdi baktığımda yeterince büyük olduğunu gördüm. Odanın ortasındaki yatak ne kadar odayı küçültse de yüksek tavan sayesinde oda basmıyordu. Pencerenin hemen yanındaki makyaj masası ve bir koltuk vardı; komodinimde bir lambader bulunuyordu. Duvara dayalı ceviz ağacından oyma dolapta kıyafet olup olmadığını merak ettim ama kurcalamadım. Çıplak zeminde yuvarlak, otantik bir halı vardı ve duvardaki tek süs olan tablo canımı sıkmıştı. Bir ressam ve sanat küratörü olarak estetik bir cinayetti resmen bu resim. Burnumu kırıştırıp odanın içindeki kapıya gittim. Tahmin ettiğim gibi, kendi banyom ve tuvaletim vardı. Hiçliğin ortasında bu lüks iyiydi doğrusu. Banyoda temiz havluları görünce ceket elbisemin düğmelerini açmaya koyuldum. Duşun bir şeyi değiştirmeyeceğini bilsem de tazelenmek için yıkanmaya ihtiyacım vardı. Üzerimdeki her şeyi tek tek çıkartıp banyoya geçtim. Aynada kendimi inceliyordum ki geçen geceden kalan savaş yaralarımı fark ettim. Omzumda diş izleri vardı ve o gece Chase'in dediği gibi boynumdaki morluk göze batıyordu. Kaşlarımı çatıp kollarıma baktım. Dün üzerimi değiştirirken dikkat etmemiştim ama evet, kollarımda da Chase'in dört parmak izi çıkmıştı.
Natt halimi görse dalga geçerdi. Ofladım.
Eve ne zaman dönebilecektim acaba? Küvete dolan ılık suyu parmaklarımla dokunup sıcaklığı ölçtüm. İçinde mayışmak için ideal sıcaklıktaydı. Küvetin içine girip kendimi bırakarak, berrak suyun içine kaydım usul usul. Yıkanmadan bir süre sadece suyun içinde kalarak bekledim.
Bu işten kurtulmanın bir yolu yok muydu gerçekten? Başıma gelen Benjamin belasından başka Harvey vardı bir de. Harvey... Ne bileyim? Bir mafyaydı, nasıl güvenebilirdim? Mafya olan babamdan kaçıp bir mafyanın evinde nasıl yaşardım? Üstelik canım bu kadar tehlikedeyken. Gözlerim kendiliğinden kapanırken alnıma dayanan silahın soğuk namlusunu hissettim birden.
Bu uzun zamandır olmuyordu.
Anılarımda patlayan silah sesiyle açtım gözümü.
İlk defa namlunun ucunda değildim. Bu manasız sakinliğimin sebebi daha önce de ölümle burun buruna gelmiş olmamdı. Burun buruna gelmiştim ve kollarımın arasındaki annemi ölüme teslim etmiştim. Kesik bir nefes alıp dudaklarımı ısırdım. Dilime dokunan kan tadı beni başka bir ana çekti. Annem kurşunun ittiren etkisiyle geriye doğru savruldu ve havuza düştü. Gözlerimin önünde annemin havuza karışan kanını gördüm ve birden küvetin içinden çıkmak istedim. Sanki tenimi okşayan su değil annemin kanıydı.
Olabilecek en seri hareketlerle küvetten çıkıp havluya sarındım. Farkında değildim ama ağlıyordum. Havluyu iki yakasından bir edip düğmelerini ilikledim ve sanki annemi şu an, burada kaybetmişim gibi kendimi odama attım.
Harvey makyaj koltuğunu pencereye doğru ittirmiş ve oturmuştu. Banyodan koşar adam çıktığımı görünce tek kaşını kaldırdı. Havlumun düğmeleri olduğunu bilmeme rağmen iki ucundan tutarak "Burada ne yapıyorsun?" diye soludum.
Dün gece olduğu gibi gözleri yine keşifteydi. Bu artık can sıkıcı olmaya başlıyordu. Ben laboratuvar faresi değildim! Islak vücudum ilgisini mi çekmişti? Ne? Dümdüz insandım işte.
"Üstünü giymeyi düşünmüyor musun?"
O buradayken mi? Tabii. Neden striptiz yapmıyorum ki zaten?!
"Giyin." Dedi bu kez daha otoriter bir sesle.
"Çıkarsan giyinirim." Dedim korkusuzca. Silahlardan, illegal işlerden korktuğum doğruydu ama bir kabadayıdan korkmazdım.
Burnundan nefes verirken ayağa kalkıp pencereye doğru dönünce iç çekip kıyafetlerime uzandım. Çıkmayacaktı. Lütfettiği mahremiyet sadece arkasını dönmekti. Hızlı hızlı iç çamaşırlarımı giyip elbisemin düğmelerini ilikliyordum ki giyindiğimi düşünerek tekrar bana döndü. Daha iliklenecek üç düğmem vardı ama o bunu görmüyormuş gibi konuştu.
"Yanımda görünmeye başlaman lazım." Dedi dümdüz. Ne? Ne yapacaktım? Uyuşturucu mu paketleyecektim? "Bu gece hazır ol."
"Bunun başka bir yolu yok mu?" diye sordum son bir kez şansımı deneyerek. Belki beni de kadınları gibi başka bir ülkeye paslardı.
Gerçi bunu neden yapacaktı ki?
"Yok." Dedi.
"Belki beni de başka bir ülkeye gönderebilirsin." Dedim orta yolu bulmaya çalışarak.
Birkaç büyük adımla karşıma gelirken kaşlarını çatmıştı. Büyüyen burun deliklerinden ve gerilen çene kaslarından kızdığını tahmin ediyordum. "Sen burada oldukça ailem güvende olacak." Dedi tane tane.
"Yani ailen oltaya takılmasın diye beni yem yapacaksın." Dedim daha cılız bir sesle.
"Korkma." Burnunu sertçe çekerken "Sana da dokunamayacaklar ama yine de tedbirli olmalıyım." Dedi.
İçim çok rahatlamıştı gerçekten. Burnumdan nefes verirken dudağımı ısırdım. Az önce kanattığım yeri tekrar deşmiştim. Ağzımda kan torbası patlamış gibi metalik bir tat damağıma dokundu. "Peki akşam ne var?" diye mırıldanırken birden dudaklarıma uzandı. Kaçmak için hamle yapsam da parmaklarından kurtulamadım. Eliyle çenemi sabitleyip baş parmağıyla dudaklarımı okşadı sertçe.
Önce ne yaptığını anlayamadım ama elini çekince parmağındaki kırmızı parlaklığı fark ederek dudaklarıma dokundum. Kanamaya devam ediyordu.
"Bu gece hazır ol." Deyip kapıya yönelince bu kez sordum.
"Ne için?"
"Bilmene gerek yok."
Ellerimi iki yana açarak soru işaretlerimle baktım ona. "Neye hazırlanacağımı bilmeden nasıl hazırlanacağım?"
Duraksayıp dudaklarını birbirine bastırırken ürkütücü görünüyordu. Tekrar dibimde bitmişti. "Sabrımın sınırlarını zorluyorsun kadın." Dedi sertçe. Bir küçük adım gerileyip bakışlarımı başka yöne çevirdim. "Sorgulama, yap."
"Peki ama-"
Sabrı taşmış olacak ki daha cümlemi bitirmeden yüksek sesle soludu. "Ne?!"
"Eve gidebilir miyim? Yani kıyafetlerim ve kişisel eşyalarım..." Bakışları birer kor parçası gibi alev almıştı sanki. "Hazırlanmak için diyorum..." diye mırıldanıp kirpiklerimin altından baktım. O zaman yine incelemeye koyuldu beni. Gözleri açık düğmelerimden görünen dekoltemde takılı kalmıştı.
Erkekti işte!
Yakalarımı düzelterek dikkatini dağıttım. Gözleri bir an dekoltemdeyken bir göz açıp kapamayla yüzüme çıkmıştı. "Sana kıyafet gönderirim." Dedi düz bir sesle. Sonra komodini gösterip "Ye." Diyerek kapıya gitti.
Şansımı zorladığımı biliyordum ama son bir şey söylemek için dudaklarımı araladım. "Kapıyı kilitlemesen olur mu?" Bu kez omzunun üzerinden bir bakış attı. "Kaçmayacağım. Gerçekten."
Bir şey söylemeden çıktı. Hemen ardından kapıdan yükselen kilit sesini duydum. Nefesimi dışarı verirken yatağıma oturdum. Sözüme inanmamıştı. Halbuki emirlerine itaat ediyordum. Güvenilmeyecek biri değildim ama Harvey henüz bana güvenmiyordu işte...
Kollarımı göğsüme bağlayıp zindanımda hapsoluşuma kahrederek yatakta geri düştüm. Ne zaman nereye gideceğimiz belirsizdi ve bu belirsizlikte beklemek işkence gibiydi. Bir süre yatakta debelendikten sonra pencerenin pervazına tırmanıp oturdum. Pencere çerçevesinin genişliği fazla olmadığı için bacaklarımı kırmak zorunda kalmıştım; eteğim ise süper mini olduğu için bacaklarım açıkta kalmıştı. Hava kıştan kalan soğuğunu üfürürken güneş ise baharın nişanesi gibi gökte yükseliyordu. Ürpertiyi umursamadan bahçeye baktım. Kapıda yine bir sürü adam vardı. Bahçenin sol yanında ise daha önce fark etmediğim bir kamelya ve havuz. Harvey'nin orada olduğunu görüp sinirlendim. O bu güzel havanın tadını çıkarabiliyordu ama ben kuledeki prenses gibi esirdim! Harvey'nin yanına bir adam gelip oturduğunda kıpırdandı. Adamla karşılıklı konuşmaya başladığında rahatsızdı. Benjamin ile alakadar olabilir miydi? Peki ya polisler? Belki Harvey ve hanesini suçlayacak bir suç baskını olmuştu ve polisler şimdi buraya geliyordu. Siktir! Polislere onun hanesinden olmadığımı söylesem bile kaçak bir göçmen olduğumu anlamaları uzun sürmezdi.
Sakin ol kızım, diyerek telkin ettim kendimi. Harvey'nin kaygısız oturuşuna bakılacak olursa polis baskını olacağı falan yoktu.
Ellerimi dizlerime koyarak kollarıma yaslandım. Kıştan kalma soğuk baldırlarıma vururken titredim ama yerimden ayrılmadım. Ne yapacaktım? Odamın içinde volta atmak eğlenceli değildi. Pencere pervazımdan bahçeyi incelemeye devam ediyordum ki çimenlerin üzerinde gezinen beyaz bir yavru kedi görerek heyecanlandım. Kedileri çok severdim!
"Pisi pisi!" Kedi önce duraksadı. Sonra minik kulakları sesin geldiği yeri bulabilmek için kıpırdadı. Birkaç kez daha "Pisi pisi!" deyince bu kez beni buldu. Bedeni olduğum tarafa dönerken tiz bir şekilde miyavladı.
"Meav..." Dudağımı sarkıtıp inledim. Yerim senin tüylü göbüşünü!... "Meav!..."
Dizlerimin üzerine çöküp pervazdan sarkarken "Yerim senin tatlı yüzünü." Dedim Türkçe. "Götünü kıtladığım."
"Meav!" Güçlü miyavlaması bahçedeki diğer herkesin de dikkatini çekerken dizlerimin üstünde doğruldum.
"Aç mısın sen?" diyerek komodindeki kahvaltıma baktım. Jambonları kediyle paylaşabilirdim. Kedi bahçe duvarına sıçrayıp olduğum taraftaki pencereye doğru geldi. Aramızda bir kol boyu mesafe olmasına rağmen jambonları kedinin olduğu tarafa attım.
"Onun maması var." Dedi güçlü bir ses. Sesin olduğu tarafa dönünce Harvey'yi gördüm. "Parfe, gel kızım!"
Kedi oralı bile olmadı. Doğrusu kedileri eğitmek zordu; bir yavruyu eğitmek ise imkansıza yakın olmalıydı. Ayrıca belli ki adı Parfe olan yavru, jambon yemek istiyordu. Kedi mümkün olan en hızlı şekilde jambonu midesine indirirken gırlıyordu. Keşke onu kucağıma alabilseydim ve gırlamaktan titreyen göbüşünü okşayabilseydim.
"Parfe, in aşağı!"
Hala orada dikilmekte olan Harvey'ye baktım. Parfe'yi eğitimli bir köpek mi sanıyordu acaba? "Parfe'yi rahat bırak." Dedim yavaşça. "O yemek yiyor."
Parfe bitmiş jambonun arkasından yalanırken miyavladı. Daha mı jambon istiyordu? Kahvaltılıklarım arasında ona verebileceğim başka bir şey yoktu ne yazık ki... Derken Parfe sanki minik bir yavru değilmiş gibi pencereme atlayınca korktum. Gerçekten de, düşebilirdin ama minik şey!
Harvey'nin "Parfe!" diye kızdığını duydum bir an. Ne vardı kedi bana geldiyse? Ayrıca bir mafya olarak minik bir yavruya düşkün olması normal miydi?
Harvey normal biri değildi. Yavru bilmiş tavırlarla odamın içinde salındı; yatağıma tırmanırken sanki yolu biliyormuş gibi davranıyordu. Hemen ardından yatak üzerinden komodine atlayıp kahvaltımdaki peyniri didiklemeye başladı. Vay canına, demek tüm olay peynirdi. Alınmadım dersem yalan söylemiş olurdum doğrusu. Pervazdan inip yatağıma geçerek Parfe'nin peyniri yiyişini izliyordum ki kapım açıldı. Harvey izinsiz bir şekilde odama girmişti yine.
"Obur." Diyerek koca adımlarla komodinime yaklaştı. Kedinin ensesinden yakalayıp kendi göz hizasına gelene kadar kaldırdı. "Parfe!"
Araya girip, "Kediyi rahat bırak!" dedim. Söz dinleyen bir şey istiyorsa köpek almalıydı; kedi değil. "Görmüyor musun? O daha yavru."
"O on sekiz aylık." Dedi sabırla.
Ama küçücüktü. Kediyi incelemek için eğildim. En fazla altı aylık gibi duruyordu.
"Parfe bir singapura." Dedi. "En fazla bu kadar büyür."
Singapura da neydi? Sormama fırsat vermeden kediyi yakaladığı ensesinden kapı dışarı ederken bana baktı kısacık. "Bir daha Parfe'yi besleme." Dedi düz bir şekilde. "Onun maması diyet."
Dudağımın içini ısırıp kendimi tuttum. Çok şey söylemek istiyordum ama karşımdaki adam muhtemelen bir katildi ve bir katili karşıma almak istemiyordum. Gözleri üzerimde dolaşan Harvey bir adım yaklaşıp arkama uzandığında korkuyla donakaldım. Oysa elbisemin ensesini kıvırıp bir şeye baktıktan sonra geri çekildi.
Ne yapmıştı öyle? Bir açıklama yapmasını bekliyordum doğrusu ama burnunu sertçe çekip arkasını dönmekten başka bir şey yapmadı. Açıklama beklemek aptallıktı.
Harvey odadan çıkarken iç geçirdim ve gözlerimi devirerek pervaza geri döndüm. Parfe dakikalar içinde bahçedeydi. Harvey ise ortalarda görünmüyordu. Saatime baktım. Daha dört bile değildi. Zaman nasıl geçecekti? Derken bir arabanın bahçeden çıktığını gördüm. Şoförü görememiştim ama aracın içinde Harvey'nin de olduğuna epey emindim.
Midem guruldayınca komodinimde duran yarı kahvaltımı yaptım ve uyandığımda alamadığım duşu almak için banyoya girdim. Bu kez küveti doldurmadan ayakta bir duş almayı tercih ettim. Suyun içinde olmak... O anları düşünmeme sebep oluyordu.
Havluya sarınıp çıktım. Yatağımda kirli kıyafetlerim duruyordu ve bu kez duş almışken o kıyafetleri giymek istemiyordum. İç çekip dolaba doğru gittim. Başta kurcalamak istememiştim ama bakmakta fayda vardı; nitekim temiz kıyafetler için can atıyordum.
Şanslıydım. Dolapta bir sürü kıyafet vardı. Günlük bir şeyler aradım ama neredeyse hepsi özel geceler için tasarlanmış elbiselerdi. Altın sarısı payetli mini bir elbiseyi askıdan çekip aldım. Sıfır kollu, yuvarlak yaka mini bir elbiseydi. Aynada üzerime tutarken cıkladım. Uzun bacaklarımı seviyordum ama bu elbisenin altında fazla uzun görünmelerinden korktum. Elbiseyi tekrar askıya bırakırken günlük bir şeyler aradım. Bir eşofman ya da en azından şort falan ama yoktu. İç çamaşırları da benim bedenim değildi. İstemeye istemeye olsa da kendi sutyenimi giyerken askıdaki tek tişörtü çekip üzerime giydim. Ümidim gardırop sahibinin özel günler için aldığı, geniş, rahat bir regl külotunun olmasıydı.
Siyah bir boxer vardı. Giymeden önce kısa bir süre düşündüm ve artık temiz bir şeyler giymek istediğime karar verip boxerı bacaklarımdan geçirdim. Pekâlâ, tişört baldırlarımı kapatmıyordu ama en azından temizdim. Islak saçlarımı öne arkaya savurup neminden kurtulmaya çalıştım. Bu esnada kapım açıldı ve otuzlu yaşlarının ortalarındaki bir kadın elinde kıyafet gamboçuyla odama girdi. Gamboçu düzgünce yatağıma yerleştirdikten sonra boş kahvaltı tepsimi alarak "Bay De La Cour bir saat içinde hazır olmanızı söyledi, efendim." Dedi.
"De La Cour?"
"Bay Harvey." Diye açıkladı kadın.
Hmm. Soyadının tınısı kulağa hoş geliyordu doğrusu.
Kadının çıkışını izlerken "Peki, diye mırıldandım. Neye hazırlanmam gerektiğini söylememişti ama gönderdiği elbiseden bir ipucu yakalamaya çalışmak için gamboçu açtım. Bu vücudu saran, fazlasıyla sade, aşağı indikçe daralan, midi boy bir elbiseydi ancak cüretkardı da. Baldırına kadar uzanan bir yırtmacı ve sırtımın yarısını siyah tülle kamufle eden geniş bir sırt dekoltesi vardı. Omuzlarım ve sırtımın yarısı çıplaktı. Gamboçun en altında küçük bir paketin olmasına şaşırarak kutuyu gamboçtan çıkarttım. Açtığımda kumaşı satenden siyah bir alt üst çamaşır takımı gördüm. Sade bir şeydi.
Ve temizdi.
Tüm bunlara bakılacak olursa uyuşturucu paketlemeye gitmiyorduk.
İç çekip makyaj masasına oturdum. Başkasının makyaj malzemelerini kullanmak hijyenik değildi ama gelen elbiseye bakılacak olursa şık olmamı istiyordu.
Aslında gitmeyebilirdim ama beni saçımdan tutup zorla götürmesinden korkuyordum. Tamam, Harvey zorba birine benzemiyordu ama insaflı olduğunu da sanmıyordum. Gerçi onun gerçek yüzünü de gördüğümü sanmıyordum. Sonuçta mafyaydı ve bana gösterdiği sabrı iş hayatına gösterdiğini hiç sanmıyordum.
Ve evet, bana sabırlı davrandığını biliyordum. Babamın gözlerindeki yıkıcı fırtına Harvey'nin koyu kahvelerinde de dönüyordu. Eli silahlı bir ton adamı vardı ve insanları zehirlemekten çekinmiyordu. Sabrı taştığında, ki taşırmayı asla planlamıyordum, ne yapacağını tanrı bilirdi.
Saçlarımın kurumasını beklerken makyajımı yaptım. Makyajı abartmayı sevmesem de kıyafetin kırmızı tonlarını istediğini görebiliyordum. Göz kapaklarımı yumuşak kırmızı bir renkle biraz boyadıktan sonra rimel sürerek gözlerimi büyüttüm. Ruju ise dudaklarımı taşırarak sürdükten sonra nemli saçlarımı havalandırdım. Elbisenin yarı sırt dekoltesi olduğuna göre saçlarımı toplamalıydım.
Saçım ve makyajım bittikten sonra üzerimdekileri çıkartıp yatağa fırlattım. Gelen iç çamaşırlarını ve elbiseyi üzerime geçirdikten sonra az da olsa dağılan saçımı düzeltip kapıya gittim.
Kilitliydi.
Sinirle iç çekip yatağıma geri döndüm.
Hiçbir şey yapmadan durmaktan sıkılmıştım! Diğer günler de böyle mi geçecekti? Güya onun yanındayken güvendeydim. Can sıkıntısı yüzünden patlarsam ne olacaktı peki? Bari odaya bir bilgisayar koysaydı! Netfilix falan izlerdim en azından.
Derken kapının kilidi açıldı. İçeri girmesini beklemeden kapıya koştum. Daha kapıya ulaşmadan içeri girmişti Harvey. O beni tepeden tırnağa incelerken rahatsızca kıpırdandım. Kıyafetin üzerimde nasıl durduğuna mı bakıyordu? Derin bir nefes alırken bakışları yırtmacıma gitti.
Bacaklarımı çaprazlayıp yırtmacımdan görünen baldırımı saklarken yüzüne baktım . Hareketimle bakışlarını yüzüme kaldırırken kenara çekilip, "Hadi." Dedi. Önce ona sonra çıplak ayaklarıma baktım.
"Liana!" diye bağırdı koridora doğru kafasını uzatarak. Kadın elinde bir kutuyla koşa koşa odamın kapısına gelip kutuyu bana uzatırken
"Özür dilerim efendim." Dedi soluk soluğa. Harvey'nin kadını azarlamamasını umarak
"Sorun değil." Dedim. Harvey geri adım atıp yüksek topuklu siyah ayakkabıları giymemi sessizce bekliyordu. Sakinliği karşısında şaşkındım ama ayakkabıları giyip karşısında doğrulduğumda hiç beklemeden "Hadi." dedi bir kez daha. Sinirle iç çektim. Bana yaptığı bu hayvan muamelesi sinirimi bozmaya başlamıştı artık. Bir tasma takıp gezdirmediği kalmıştı. Sanki onun köpeğiydim! Yol vermiyor, açıklama yapmıyordu. Hazırlanmamı istemişti, hazırlanmıştım ama nasıl göründüğüme dair tek bir cümle sarf etmemişti; tek istediği itaat etmemdi. Dudaklarımı yalayarak kendimi tuttum.
Karşındaki bir katil Zoe, sakin kalmalısın.
Arkasından ördek yavrusu gibi takip ederek aşağı indim. Kapı ağzında bir başka hizmetli, üzerinde siyah bir çanta olan tepsiyi tutuyor ve kapıdan geçmemizi bekliyordu. Tiksintiyle göz devirdim.
Türkiye'deyken yaşadığım evdeki gibi, gereksiz hiyerarşi bu evi de sarmalamıştı. Kadının önünden geçerken başını yere eğip tepsi üzerindeki çantayı bana uzattı.
Hayatım adeta tekerrürden ibaretti.
Elimi aldığım çantayla anne ördeği takip ettim. Şoförü kapısını açarak efendisinin binmesini bekledi. Fazla nazenin olduğumdan değil ama benim de kapımı açması gerektiğini düşünüyordum. Yanılmıştım. Şoför direksiyonunun arkasına geçince ben de işimi kendim yapmam gerektiğine karar verdim. Yanına oturup kayan elbisemin eteğini düzeltmeye çalıştım. Derin yırtmacı yüzünden baldırıma kadar dekolte veriyordum. Gerçi Harvey'nin umurunda değilmiş gibiydi. Telefonundan sürekli bir şeyler yapıyordu. Göz ucuyla telefonuna bakma cesaretinde bulundum. Şeker patlatmadığı ortadaydı. Şifreli konuşmalar yapıyordu. Öyle ki mesajlarını sayılarla yazıyordu. Bunu duymuştum; Da Vinci'nin şifresine benziyordu. Her harfe bir numara veriyordunuz ve gizli meselenizi sayılar yoluyla yazıyordunuz.
"Önüne dön." Sesi donuktu. Gözlerini telefonundan ayırmıyordu bile! Nasıl?... Görebilirdi.
"Sadece merak-" diyecek oldum lafı ağzıma tıkadı.
"Etme."
Derin bir nefes alıp pencereye çevirdim başımı. Odadan çıkamıyordum, kedi sevemiyordum, dilediğimce etrafı bile dikizleyemiyordum. Bu ne saçma bir durumdu? Ben içimden küfürler ederken Harvey telefonunu iç cebine atarak seslendi;
"Thayer, 16. Bölgedeki depoya çek önce." Şoför talimatı almasıyla direksiyon kırınca hazırlıksız yakalandım. Vücudum pencereye doğru savrulurken ellerimi cama yaslamıştım. Araba düzlüğe çıktığında ve araç doğrulduğunda yerime geri döndüm. Harvey'nin gözleri üzerimdeydi. Özellikle açıkta kalan bacaklarımda. Bakışını yakaladığımı fark edince göz açıp kapayarak yüzüme çıkardı bakışlarını. "Eteğini düzelt." Dedi soğuk bir sesle.
Dalga geçiyordu, değil mi? Elbiseyi seçen oydu. Oturduğumda, bacak bacak üstüne attığımda derin yırtmacın aşağı sarkacağını bilmiyor olamazdı. Ama dikte edici gözleri keskin bakışlarla yüzüme bakmaya devam edince sanki bir işe yarayabilirmiş gibi eteğimi çekiştirdim. Bacak dekoltem ortada olmasına rağmen nihayet bakışlarını üzerimden çekebilmişti. Bu süreçte adının Thayer olduğunu öğrendiğim şoför bizi bir deponun önüne çekerek durdu. Koşar adım Harvey'nin kapısını açtı, elbette benim kapımın olduğu tarafa gelmedi bile, tekrar koltuğuna döndüğünde rahatlayarak arabanın radyosunu açmıştı. Sinirle dudağımı ısırıp boğazımı temizledim ama tepki vermedi. İnsandım ben yahu! Bu yeryüzünde kapladığım bir alan ve hacmim falan vardı! Beni görmezden gelmeyi daha ne kadar sürdüreceklerdi?
Koltukta öne eğilerek Thayer'a sordum. "Gideceğimiz mekân burası mıydı?" İnmeli miydim, beklemeli mi? Elimle hafifçe Thayer'ın omzuna dokundum. "Hey?"
"Patronu beklemelisiniz."
Bir insanlık yapıp ben çileden çıkmadan önce söyleyemez miydi bunu?
"Peki ne kadar bekleyeceğiz?"
Gözlerini dikiz aynasından yüzüme dikti. Ne anlamam gerekiyordu? Cevap gözlerinde yazmıyordu! Ah, bir de bakışlarını çevirmişti şimdi. Çıldırmak işten bile değildi. Sabrımın sonunu tüketirken Thayer'ın canı cehenneme diyerek arabadan indim. Koşar adım karşımda yükselen prefabrik depoya ilerliyordum. Arkamdan yükselen kapı çarpma sesini duymazdan gelerek adımlarımı hızlandırdım. Bana cevap bile vermeye tenezzül etmeyen bir şoföre yakalanmayacaktım.
Prefabrik deponun kapısını itip içeri girdiğim anda karşımda Harvey'i ve ondan biraz daha yaşlı ama tıpkı Harvey gibi takım elbiseler içinde başka bir adamın konuştuğunu gördüm. Harvey'nin sırtı bana dönüktü. Beni gören adam ise ifadesiz bir suratla Harvey'nin arkasına, bana, bakıyordu. Harvey adamın bakışlarını takip etmiş olacak ki arkasını döndüğünde beni görmesiyle kaşlarını çattı. Bir elinde koli bandına sarılmış bir poşet içinde kokain tutuyordu. Diğer elindeyse poşeti yırtmak için kullandığı bıçak vardı. Bıçağı tutan elinin serçe parmağında ise kokain.
Bakışlarımı yere indirip "Biraz fazla bekledik." Dedim düz bir sesle. Bir mafyanın kızı olduğumu bilmeyen bir adama göre bu yaptıklarım hadsizlik ya da ölüme susamışlık olarak adlandırılabilirdi ama ben kötü adamlarla nasıl konuşulacağını bilirdim. Duygu zafiyeti göstermemeksiniz duygusuz ve sert olmak gerekirdi.
Harvey elindeki malı karşısındaki adama uzatırken bana sertçe baktı. "Mal kaliteli değil Gabrielle." Dedi adama doğru. "Lider değişti diye malın kalitesizini satacaksan kanalımızı değiştirelim."
Adamın gözlerini üzerimde hissediyordum. Özellikle girinti çıkıntılarımda oyalanıyordu gözleri. Yerimde rahatsızca kıpırdandım. Üzerimdeki rahatsızlığı fark eden Harvey Gabrielle döndü. "Laboratuvardaki adamlar işi beceremiyorsa merkezini kapat daha iyi." Diyerek arkasını döndü. Beni kolumdan yakalayıp sürüklemeye başladığında koca adımlarına ayak uydurabilmek için koşturmak zorunda kaldım. Kapının hemen yanındaki Thayer çıkışımızı görmesiyle birlikte "Arabadan inmesini engelleyemedim." Diye açıklamaya girişti. Sanki beni muhatabına almıştı da!
"Sorularıma cevap verseydin depoya gitmezdim." Diye tısladım. Harvey cevap vermeden beni sürüklemeye devam edince kolumu çekmeye çalıştım. Ateş saçan bakışlarını gözlerime dikti durarak.
"İşime karışıyorsun kadın!" dedi tıslarcasına. Korkmamı bekliyordu; açıkçası korkuyordum ama bunu saklamak konusunda becerikliydim. Baskına uğradığımız gece korkmamın tek sebebi, annemi kaybettiğim o çatışmadan sonra hiç beklemediğim bir anda ateş altında kalmamdı. Harvey'nin belinde silah olmasına rağmen onun parmakları tetikte, namlunun ucu da başımda olmadığı müddetçe onun istediği gibi korkudan titremezdim.
"Bir açıklama yapmadan gidiyorsun." Dedim kurtulan kolumu ovuştururken. "Bekle deseydin, beklerdim." Burnundan nefes alıp bileğimi yakaladı bu sefer de. Beni arabanın içine tıkmayı planladığı için bu kez kapımı açan Harvey'di. Thayer ise Harvey'nin kapısını açmış bekliyordu. Harvey'nin beni arabaya tıkmasına rağmen bu kez eteğimi düzelterek oturmayı başarmıştım. Harvey yanımda yer aldığında ben de tıpkı onun gibi tepkisizdim.
Hatrı sayılır bir mesafe kadar yolu aldığımızda "Sana bir şey diyorsam yap." Dedi Harvey soğuk bir sesle. "Ama senle konuşmamışsam bu demek oluyor ki hiçbir şey yapma."
Vay be, olabilecek en toksik iletişim çeşitlerinden birini kullanıyordu. Eril bir dili vardı ve öküz modunda çalışıyordu.
"Anladın mı beni?"
"Efendim dememi de ister misin?" diye sordum yüzüne bile bakmadan.
Afallamış olmalıydı ki "Ne?" diye soludu. Yüzüne doğru döndüm ve Thayer'ın varlığını umursamadan konuştum.
"Beni, aileni korumak için yanında tuttuğunun farkındayım." Dedim dümdüz. "Ve saçma bir sebepten kaza kurşununa hedef olmamak için yanında kalmayı kabul ettim ama bana hayvan muamelesi yapmandan hiç hoşlanmadım. Beni kilit altında tutup, tasmalı köpeğin gibi istediğin yere sürükleyeceğini söylüyorsun. Konuşmamı dahi istemiyorsun." Dedim tek solukta. İçimden bir ses yalvararak 'Bir mafyayla böyle konuşulmaz!' dese de umursamadan devam ettim. "İşleri kolaylaştırmamı istiyorsan bana insan muamelesi yap, köle değil."
Harvey kaşlarını çatarken dişlerini sıktı, sıkılı dişlerinin arasından nefes aldığında gözlerindeki öfkenin kabardığını hissettim. "Thayer durdur arabayı." Dedi sertçe. Ne? Ne yapacaktı? Beni ıssız otoyolun kenarına mı atacaktı?! Aslında mantıklı olurdu. Bir an evinde olan metres, Harvey eve geldiğinde yanında olmazdı ve Benji ortadan kaybolmuş kızı asla bulamazdı.
Bu kıyafetle otoyolda yürürken pahalı bir fahişe sanılmamsa bu işin cilvesi olurdu sadece.
Harvey Thayer'ı beklemeden inip yıldırım hızıyla kapımda belirdiğinde bunun sandığım kadar kolay olmadığını anladım. Kolumdan tutup beni dışarı sürüklediğinde ise düşmemek için koşturmaya çalışıyordum. Tuttuğu kolumdan savurarak beni karşısına aldı. Bileğimdeki elini çektiği anda diğer eliyle yanaklarımı yakalayıp sıkmaya başlamıştı.
"O küçük hayatını koruyorum, karşılığı böyle küstahlık olmamalı kadın!" dedi tehditkâr bir tonda.
"Adım Zoe!" diye kestim tiradını. Bundan da bıkmıştım. Benim bir adım vardı.
Yoldan birkaç araba geçerken tısladı. "Emirlerime uymak canını sıkıyorsa git." Derken beni yolun gerisine doğru savurdu. Uzakta, biz gibi park etmiş bir araç vardı. Farlarını kapattığından belli olmuyordu ama arabanın ön çerçevesindeki yanıp sönen sinyal ışığından varlığını anlayabiliyordum.
"Benji'nin adamları hevesle seni bekliyor." Dedi karanlıktaki arabayı göstererek. "Git hatta. Bana bir iyilik yapmış olursun. Onlar metresimi öldürdüğünü zanneder ve ben bana ait olmayan bir kadının ölümü sayesinde ailemi korumuş olurum." Dedi. "Sayende Fransa bir mafya hesaplaşmasından kurtulur." Diye de ekledi.
Uzaktaki arabanın varlığı ve Harvey'nin sözleriyle titredim. Gözlerimi yere dikerken ıslattım dudaklarımı. "Fazla bir şey istemi-"
Kolumu sertçe yakalayıp sıktı. "Ya oyunu benim kurallarıma göre oynarız," dedi dudaklarını kulaklarıma yaklaştırırken. "Ya da bu yol kenarında cesedini bulurlar, Zoe."
Sertçe yutkunup yüzüne baktım. Onun vahşi yüzünü henüz görmemiştim ama ön gösterimi yetmişti. "Peki." Dedim usulca.
Bu ona yetmemiş gibi sorguladı yüzümü.
"Peki Harvey." Dedim. Kolumu sıkarak beni kendine doğru çekti.
"Efendim," diye uyardı beni. Ona efendim mi diyecektim? Gerçekten kölelik yapmamı istiyor olmalıydı! Sessizliğim uzayınca daha çok sıktı kolumu. Kabulleniş eşliğinde soludum.
"Peki efendim."