Yazardan... Karadere’nin o derme çatma, rutubet kokan küçük evinde zaman; bir yandan vatan borcuyla, bir yandan da hayatta kalma güdüsüyle akıyordu. Üsteğmen Mert Kılıç, nam-ı diğer "İmam Abdülrezzak", poposuna yediği Süheyla tekmesinin sızısını, Demir’in getirdiği operasyonel ciddiyetle bastırmaya çalışıyordu. Birlikte aldıkları o buz gibi "asker usulü" duş, sadece bedenlerini değil, zihinlerini de yaklaşan fırtınaya hazırlamıştı. Demir, üzerine geçirdiği siyah kapüşonluyu çekiştirip masanın kenarına yaslandığında, gözlerinde Düzova’nın tozunu ve Yaman Komutan’ın sert emirlerini taşıyordu. Mert ise sırılsıklam saçlarını havluyla sertçe kurularken, az önceki banyo kazasının utancını serseri bir neşeyle örtmeye çalışıyordu. "Deliye sormuşlar, deli deli mi diye..." dedi Mert, elindeki hav

