Zoe, derin uykunun puslu sınırlarında dolanıyordu. Gerçeklik ve rüya arasındaki o bulanık geçişte, zihni hâlâ kabusun izleriyle meşguldü. Gördüğü şeylerin yankısı silinmemişti; annesinin gözlerinin değiştiği, babasının ağzının parçalara ayrıldığı o dehşet anları, tenine kazınmış gibi canlıydı. Ama bir şey, zihnini uykunun derinliklerinden çekip aldı—hafif bir gıcırtı, ince bir sürtünme sesi. Önce hayal sandı. Kabusun devamı gibi geldi. Ancak bu kez görüntü değil, sesti. Gerçek bir ses. Bilinçaltı ürpererek kendini geri çekti. Nefesini tuttu. Vücudu hâlâ yorgundu ama zihni tetikteydi. Kulaklarını iyice açtı. Ardından gelen ses, evin sessizliğinde yankılanan bir ayak sesi gibiydi—düzenli, kararlı. Rüzgâr mıydı? Pencere mi? Çarpıyordu? Hayır. Bu sesler bilinçli bir varlığın hareketiydi. Ve sonra geldi o tok ses: uzaklardan gelen, ardından yankılanan bir kapı vurulması... Net bir “tak tak”.
Zoe’nin gözleri birden açıldı. Artık tamamen uyanıktı. Kalbi deli gibi atıyor, boğazında sıkışıyor gibiydi. Göz ucuyla yanında uyuyan ablasına baktı. Elazia, derin bir uykuda görünüyordu ama elindeki bıçağı hâlâ sımsıkı tutuyordu, parmak eklemleri bembeyaz kesilmişti. Zoe kısa bir an durdu, onu uyandırmalı mıydı? Ama içindeki bir dürtü, önce kendisinin sessizce durumu kontrol etmesi gerektiğini söylüyordu. Bir şeyler doğru değildi. Derin bir nefes aldı, yavaşça battaniyenin altından sıyrıldı. Ayak parmaklarının halıya değdiği an ürperdi. Hızlı ve sessiz bir şekilde yataktan indi. Kapının koluna uzandı, gıcırtı çıkmaması için dikkatlice döndürdü. Koridora süzüldü, kulakları hâlâ tetikte, nefesi kesik kesikti. Merdiven başına geldiğinde, evin alt katı karanlık bir kuyuyu andırıyordu.
Zoe, loş ışıkta merdivenleri adeta sayarak inmeye başladı. Her adımında tahta hafifçe gıcırdıyor, her çıtırtı kalbinin hızını iki katına çıkarıyordu. Ayaklarını dikkatli koyuyor, nefesini tutarak ağırlığını dağıtıyordu. Alt kata vardığında, kulaklarını tekrar sesi duyduğu yöne çevirdi. Evin giriş kapısından gelmişti, emindi artık. Sessizlik içinde yankılanan o düzenli “tak tak” sesi tekrar duyuldu, bu sefer daha netti. Biri hâlâ kapıya vuruyordu. Ne panik içinde, ne de aciliyetle—daha çok emin, bilinçli bir şekilde. “Zoe.” Duyduğu ses annesine aitti. “Elazia.”
Arkadan babasının sesini duydu. “Biraz dehşet sert çalışana hayatım. Kızlarımız seni bu naziklik ile duymazlar.”
Annesi Anna,” Onları korkutamazsın çalışıyorum.” diye mırıldandı. “Onlar için korkutucu bir gece olmuş olmalı.”
“Kaçarken anahtarları düşüren ben değildim tatlım,” diye çıkıştı Gordan, Anna’ya. “Sendin.
Zoe, annesinin ve babasının sesini duyunca önce bir anlık duraksadı. Kalbi çarpıyordu ama bu kez korkudan değil—sevinçle. Yaşıyorlardı! Gözetleme deliğine yaklaştı ve gözünü yasladığında tanıdık yüzleri gördü. Annesi, Anna, her zamanki gibi yumuşak bir gülümsemeyle kapının önünde duruyordu. Yanında babası Gordan vardı, bir eli cebinde, diğer eliyle eşine hafifçe yaslanmıştı. Hızlıca kapının kilidini çevirdi, elleri hafif titreyerek tokmağı indirdi ve kapıyı açtı. Karşılarında annesi ve babası duruyordu. Kir ve kan içindeydiler, yorgun ama canlıydılar. Kıyafetleri yıpranmıştı, hatta annesinin yüzünde küçük çizikler vardı ancak bunlar önemsizdi. Annesi hemen dizlerinin üzerine çökerek kollarını açtı, sesi titriyordu: “Bebeğim...!”
Zoe’nin boğazı düğümlendi. Gözleri birden nemlendi. Gördüklerinin gerçekliğini sorgulamadı bile; o an, onları tekrar görebilmenin verdiği duygu her şeyin önüne geçmişti. Soğuk gece havası yüzüne çarptı ama önemsemedi. Kapıyı açar açımaz annesi kollarını atladı. Anna, “Canım!” diye fısıldadı. Zoe hiçbir şey demeden annesinin kollarına gömüldü. Annesi onu sımsıkı sardı, bir eliyle başını okşadı. Ardından babası yaklaştı, üçü bir arada, sessiz ama güçlü bir şekilde sarıldılar. Gordan kızının saçlarını okşadı. Zoe’nin gözleri kapalıydı. Geri dönmüşlerdi. Sapasağlam. Tek parça. İçinde kabaran duygu, bir dalga gibi bedenini sarstı. Omuzları titredi, gözyaşları usulca yanaklarından süzüldü. Annesinin tanıdık kokusu, babasının kucaklayışı... hepsi öylesine tanıdık, öylesine uzaktı ki bir zamanlar, şimdi ise burada, avuçlarının içindeydi. O an, zaman sanki durmuştu. Ne dışarıdaki karanlık vardı ne de dışarıdaki kabus. Sadece onlar, sadece aile.
“Bitti,” dedi Anna, fısıltı gibi bir sesle. “Güvendesiniz bebeğim.”
Zoe’nin yüzü hâlâ annesinin boynuna gömülüydü. Annesinin sıcaklığına sığınmak isterken, bir şey onu huzursuz etti—önce hafif bir ürperti, sonra keskin bir kokunun burnuna dolmasıyla başlayan bir içsel alarma dönüştü. Çürük ve toprak karışımı metalik bir koku... Zoe gözlerini kırpıştırdı. Annesinin cildi artık bildiği gibi yumuşak değildi; soğuktu, taş gibi sertleşmişti. Kalp atışını hissetmeye çalıştı ama boşunaydı—göğsü ritimsiz ve sessizdi. Korku iliklerine işledi. Yavaşça başını annesinin omzundan kaldırdı. Annesinin gözleri… canlı değildi artık. Gözbebeklerinin yerini, puslu bir gri zar almıştı; cam gibi donuk, içine bakanı yutan, boş bakışlarla Zoe’ye kilitlenmişti. Gözlerinin kenarındaki damarlar koyu kırmızıya dönmüş, sanki gözün içine sızmıştı. Dudaklarının kenarından ince, iplik gibi sarkan salya simsiyah renkteydi, damla damla yere düşüyordu. Çenesi bir tarafa sarkmıştı, normalin dışında, kemik yapısına aykırı bir biçimde aşağı doğru açılmıştı. Ağzının içi... karanlıktı, derin ve uğursuz bir karanlık.
Zoe’nin boğazı düğümlendi. Sadece tek bir kelime fısıldayabildi: “Elazia…”
Ama sesi daha fazla çıkmadı. O an, Anna—bir zamanlar annesi olan varlık—birdenbire kollarını geri çekti ve Zoe’yi bütün gücüyle yere savurdu. Küçük bedeni sertçe eşiğe çarptı, sırtı acı içinde kıvrıldı. “Elazia!” Zoe’nin sesi sonunda açığa çıktı ama titrekti, çatlamıştı. Ardından Zoe’nin boğazı yırtılırcasına çıkardığı çığlık boşlukta yankılandı, ama kimse gelmedi. Elazia orada değildi. Evin içinde yankılanan tek şey, Zoe’nin parçalanan nefesi ve iki ölü varlığın çıkardığı derin, boğuk hırıltılardı. Annesinin çenesi, artık neredeyse omzuna değiyordu. Ağız, bir insana ait olamayacak kadar büyümüş, içindeki dişler sanki bıçaklarla bilenmişti. Zoe, annenin gözlerinin içine baktı—bir zamanlar ona masallar anlatan, saçlarını örerken gülümseyen o gözler artık dipsiz bir kuyu gibiydi. O kuyunun içinden gelen bakış, sadece açlıktı. Zoe’nin artık nefes alacak vakti bile yoktu. Gözleri dolmuştu, vücudu ağrıyordu ama annesinin üstünden inmeye niyeti yoktu.
Anna bir anda kafasını geri çekip dişlerini Zoe’nin boğazına doğru savurdu. Son anda başını yana çeken Zoe, dişlerin yanağını sıyırarak geçtiğini hissetti—sıcak bir çizik, ardından yanma ve kan… Kızın çığlığı göğsünden patladı. Tırnaklarıyla zemini kazıyarak uzaklaşmaya çalıştı, ama ayak bileği hâlâ annenin kavrayışındaydı. Tırnakları parke zemini tırmaladı, parmak uçları soyuldu ama Zoe durmadı. O anda bir içgüdüyle, başını sertçe kaldırarak annesinin burnuna çarptı. Etli bir “çak” sesiyle kadının başı geriye savruldu. Bu bir anlık boşluktu—Zoe hemen bacağını kurtarıp emekleyerek geri çekildi.
Nefes nefese haykırdı: “ABLA!”
Ama hemen ardından bir gölge üzerine düştü. Gordan—babası—başını yana eğmiş, boş gözleriyle Zoe’ye kilitlenmişti. Ağır, sistemsiz adımlarla üstüne geliyordu. Elleri öne doğru uzanmış, parmakları kıvrılmıştı. Tırnaklarının ucu kararmış, derisi yer yer soyulmuştu. Zoe geriledi, sırtını duvara dayadı. Bacakları titriyordu, gözlerinden akan yaşlar çenesine ulaşıp yere damlıyordu. Gözleri kapalı fısıldadı: “Lütfen baba… dur…” Ama o ses, artık Gordan’a ulaşabilecek bir yer yoktu. Çünkü babası artık babası değildi.
O, annesi değildi.
O, babası değildi.