Elazia, gözlerini sıkıca yumdu. Dudakları birbirine bastı. Boğazındaki düğüm bir türlü çözülmüyordu ama başını hafifçe kapıya doğru yaslayarak fısıldadı. “Yine Zoeliğini yapıyorsun ve ablanın sözünü dinlemiyorsun.”
Zoe, ablasının banyo içinden gelen sinirli homurtusunu duyduğunda istemsizce gülümsedi—bu küçük, tanıdık ses bile, yaşadıkları dehşetin içinde bir nebze olsun tanıdık, insan kalabilen bir şeydi. Oysa geçtiğimiz saat, odasında hapis kalmak ona sonsuz uzunlukta gelmişti. Duvarların üzerine geldiğini hissettiği, nefes almanın bile ağırlaştığı dakikalardı. Telefonunun şarjı doluydu, ama bu avantaj bile boşunaydı. Annesini, babasını, amcasını, büyükanne ve büyükbabasını sırayla, sonra tekrar tekrar aramıştı. Her biri için en az üç kez… ama hiçbirinden bir ses gelmemişti. Her "aradığınız kişiye ulaşılamıyor" cümlesi, yavaşça Zoe'nin içine çöküyordu. Umutsuzluk boğazına sarıldığında, kısa süreli bir anksiyete krizi geçirdi. Kalbi delicesine atıyor, elleri uyuşuyor, gözyaşları istemsizce yanaklarına süzülüyordu.
Derin nefesler alarak, kendini sakinleştirmeye çalışmıştı. Sayarak, kontrol ederek, bastırarak. Yastığa yüzünü gömüp çığlık attığında, boğazını yırtan sessiz haykırışlar bile içindeki dehşeti dışarı atmaya yetmiyordu. Gözlerinin önüne sürekli o an geliyordu: Üzerine çullanan, gözleri donuk, derisi çürümeye yüz tutmuş bilinçsiz bir kadın... Onunla göz göze geldiği o saniyeler, Zoe'nin zihninde yankılanıp duruyordu. Döngü tekrar başladı: ağlama, nefes egzersizi, çığlık, düşünce, ağlama... Sonunda ağlaması dinecek kadar yorgun düştüğünde, gözlerini kırpmadan tavana bakmıştı. Sessizlik, bir bıçak gibi kulaklarında keskinleşmişti. Dışarıdan gelen o uğultu, şehir hayatının gürültüsünden değil, başka bir şeyden... bir kıyametin titreşiminden geliyordu.
Perdeyi usulca araladığında, dışarısı bir kabusun içine doğmuş gibiydi. Küçük bir insan grubu—ya da en azından bir zamanlar insan olanlar—ön bahçede yere diz çökmüş, Elazia’nın öldürdüğü bedenlerin etlerini dişleriyle koparıyordu. Zoe'nin gözleri büyüdü, mide kasları anında kasıldı. Zihni reddetti, ama bedeni tepki verdi. Ne var ne yoksa, midesinin son kırıntılarını döşemenin üzerine kustu. Gözyaşlarını silmeden doğruldu. Ön bahçede ölü bedenleri yiyen yaratıkları görmezden gelmeye çalışarak odasından çıktı. Artık yeterdi. Daha fazla bekleyemezdi. Alt kata inmeye karar verdi—ağır değil, hızlı ama sessiz adımlarla. Ayak parmaklarının ucunda, tırabzanları tutmadan. Acil durum çantası mutfaktaydı, dolabın içindeydi. Ne zaman karar verdiğini bilmiyordu, ama merdivenleri inerken sadece tek bir düşünce vardı kafasında: Elazia’ya yardım etmek zorundaydı. Ablasını ikna etmesi uzun sürmüştü. Her cümlesinde titreyen sesini bastırmak, korkusunu gizlemek zorunda kalmıştı. Ama başarmıştı.
Şimdiyse, banyo kapısına sırtını yaslamış, dizlerini kendine çekmiş halde oturuyordu. Kollarını göğsünde çaprazlamıştı; bir yandan kendini sarıyor, bir yandan ablasının içeriden gelen sızlanmalarını dinliyordu. Her inilti, Zoe’nin içini lime lime ediyordu. Ablası hep güçlüydü—fırtınaların ortasında bile dimdik duran, asla geri adım atmayan bir duvar gibiydi. Ama şimdi... o duvar çatlamıştı. Ve o çatlakların içinden akan kırılganlık, Zoe’nin ruhuna dokunuyordu. Küçükken, düştüğünde burnu kanadığında, Elazia’nın nasıl paniğe kapıldığını hatırladı . Babaları Gordan o gün ona ilk kez bisiklet sürmeyi öğretmeye çalışıyordu—baharın ilk ılık günlerinden biriydi. Elazia, kaldırımın kenarında kollarını kavuşturmuş, “Sakın düşme!” diye bağırarak küçük bir general edasıyla talimatlar yağdırıyordu.
Zoe ise pedal çevirmeye çalışırken, hem babasına güvenmeye hem de Elazia’nın sesini ciddiye almamaya çalışıyordu. Sonra… kaçınılmaz oldu. Gidon birden sağa kırıldı, lastikler taşlara takıldı ve Zoe adeta yavaş çekimde yere çakıldı. Dizleri sıyrılmış, burnu kanamış, ellerine çakıl taşları gömülmüştü. Kıyamet onun için o gün kopmuştu. Ama asıl tuhaf olan, Elazia’nın yüzündeki ifadenin saniyeler içinde değişmesiydi. Önce dehşet, sonra panik, sonra gözyaşları. Oysa Elazia’nın ne burnu kanıyordu, ne de dizinde bir çizik vardı. Ama küçük Zoe’yi öyle kan revan içinde görünce, sanki kendi canı yanmış gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Hatta bir ara babalarına “Ben de düştüm gibi hissediyorum!” diyerek çimenlere kendini atmıştı.
Gordan, iki yandan akan çocuk gözyaşlarıyla baş edemeyince, klasik çözümüne başvurmuştu: dondurma. “Hadi bakalım, bu savaştan sağ çıkanlara ödül!” diyerek onları arabaya doldurmuştu. Dondurmacının önünde Elazia alıştığı gibi naneli ve vanilyalı iki top istemişti. Zoe ise gözyaşları hâlâ kurumamışken parmağını cam tezgâha yapıştırıp “Çilek… ve vişne…” demişti. Yarım saat sonra, dondurmalar ellerinde, çizik dizlerle kaldırımda oturmuşlardı. Her ısırıkta biraz daha gülüyorlardı artık. Ama bu mutlu son fazla uzun sürmemişti. Soğuk dondurmalar, gün boyu açık havada kalıp terleyen iki minik bedene iyi gelmemişti. Sonuç? İki gün sonra bademcikleri şişmiş, bir hafta boyunca burunları tıkanmış halde battaniyelerin altında birlikte yatmak zorunda kalmışlardı.
Zoe hapşırdıkça Elazia bağırıyor, Elazia öksürdükçe Zoe gözlerini deviriyordu. O hafta ev, çocuk hastanesine dönmüştü; anneleri Anna ise sürekli ikisine de çorba yaparken ve ilaçlarını sürekli içmeleri için onları uyarırken, bir yandan da Gordan ile dondurma üzerine tartışıyordu. O anıları hatırlarken burnunun ucunda o günkü vişneli dondurmanın hayalî ekşiliğini hissetti. Ve Elazia’nın ağlayarak “Ben de düştüm gibi oldum!” dediği an, bir anlığına yüzünde küçük bir tebessüm oluşturdu. Kapının arkasında hâlâ sızlanan ablasını dinlerken, ailesini düşünüyordu. İş kolik gece gündüz çalışan annesini, kendini mesleğine adamış babasını, kafadan kontak eski bir polis olan deli dolu amcasını, gazi olan asker hikayeleri anlatmayı seven büyükbabasını ve her pazar kahvaltı da krep ile yulaflı kurabiye yapan büyükannesini... Ancak şimdi sadece Elazia vardı.
Kapının diğer tarafındaki her nefes, her boğuk inilti, zamana yayılmış bir yankı gibi dolanıyordu odada. Banyonun loş ışığı altında asılı kalan gölgeler, sanki duvarlara kazınmış eski bir korkunun silüetiydi. Karanlık, bir sığınak kadar soğuk ama tanıdık geliyordu artık. Bu ışık altında bile insan kendini gölgelerden koruyamazdı; sadece onların içinde kaybolmayı öğrenirdi. Dışarıdaki kıyamet, binlerce uğultulu ayak sesiyle evin etrafında dönüyordu. Çürümüş etin, kanlı demirin ve korkunun kokusu, evin duvarlarını usulca kemiriyordu. Bazen cama vuran tırnakların sesi duyuluyor, bazen de bir haykırış yankılanıyordu sokaktan—insani olup olmadığı belirsiz. O seslerin arasında hâlâ birilerinin çığlık atabildiğini duymak, hem bir mucize hem de işkence gibiydi. Dışarısı açlık, çürüme ve ölümle yoğrulmuş bir gerçeklikti. Artık “sonraya” dair hiçbir şeyin garantisi yoktu.
Bu yeni dünyanın içinde, bir gecede değişmiş bu kabusun tam ortasında, sadece ikisi kalmıştı. Evlerinde... bu kapının iki yanında kalan dar dünyalarında... hâlâ kalp atışları taşıyordu. Ve bu kalp atışları, çürümeye direnen son sıcaklık gibiydi. Zoe, alnını dizlerine yasladı. Derin bir yalnızlığın içinde, artık sessizliğin bile ağırlaştığını fark etti. Her şey bu kadar suskunken, kendi kalbinin atışını duyabiliyordu. Sanki göğsünden değil, doğrudan kulağının içinden geliyordu. Ritmik, hızlı ve korkuyla karışık. Zihninde Elazia’yı canlandırdı. O güçlü, sert bakışlı ablasını. Çocukken onun arkasında durmanın verdiği güven hissini hatırladı. Şimdi o aynı kişi, kapının arkasında kırılgan ve kan içindeydi. Ama hâlâ hayattaydı. Hâlâ savaş veriyordu.
Zoe ellerini sıkıca karnında kenetledi, gözlerini yumdu. Nefesini tuttu. O an, dışarıdaki uğultular bile geri çekilmiş gibiydi. Ablasının iniltili nefes alışları hâlâ duyuluyordu. İnce, kesik kesik ama inatçıydı. O ses, Zoe için yalnızca bir belirti değildi. Bir işaretti. Hâlâ bir şeylerin mümkün olduğu, hâlâ vazgeçilmemesi gerektiğinin sessiz ispatıydı. Yaşam var oldukça umut da var olacaktı. Kapının arkasındaki her soluk, yaşama tutunmaya dair söylenmemiş bir cümle gibi yankılanıyordu Zoe'nin içinde. Korku elbette vardı, ama o anda daha ağır basan başka bir şeydi: kalmak. Gitmemek. Orada, ablasının yakınında durmak. Kendini güvende hissettiği tek kişiyle.
“Elazia hastalık kapsaydın şimdiye kadar onlardan biri olmaz mıydın?” diye fısıldadı Zoe. Yorgun bir şekilde esnerken, başını sağ koluna yasladı. Sesindeki kırılganlık, loş ışıkta yankılanan bir fısıltı gibi süzüldü karanlığa. “Sen sadece yaralandın. Benim yüzümden...”
Kapının diğer tarafından gelen sessizlik birkaç saniyeliğine ağırlaştı. Ardından tıpkı gece yarısı esen bir rüzgâr gibi boğuk ama belirgin bir ses duyuldu.
“Aptal olma.” diye mırıldandı Elazia. Sesi zayıf ama hâlâ sertti. Alışıldık kararlılığı, kelimelerinin kenarında ince bir titrekliğe karışıyordu. “Hastalığın vücuda yayılma hızını bilemeyiz. Ki... hastalığı kapsam ya da kapmasam bile risk alamam. Ya o şeyler gibi olup sana saldırırsam?”