Gözlerini aniden açtı. Göz kapakları arasından süzülen ilk görüntü, tavanın loş siluetiydi. Tanıdık ama yabancıydı; tavan çizgileri titreşiyor gibiydi, sanki odanın kendisi de kabusun yankısıyla sarsılıyordu. Nefesi göğsünde düğümlenmişti. Boğazı kuruydu, ciğerleri ise sanki az önce çığlık atmışçasına yanıyordu. Ama hayır… Sesi çıkmamıştı. O çığlık, yalnızca zihninde yankılanmıştı. Elleri, battaniyeye saplanmıştı; parmakları öyle sıkı kenetlenmişti ki eklemleri beyaz kesilmişti. Tüm vücudu ince bir titremeyle sarsılıyor, ter damlaları alnından şakaklarına süzülüyordu. Çarşafı ve yastığı, uykunun değil bir kabusun bıraktığı terle sırılsıklam olmuştu. Sanki rüyada değil, gerçekten orada olmuştu. Sanki o soğuk eller hâlâ bileğini kavrıyordu.
Odada ağır bir sessizlik hâkimdi, ama bu sessizlik huzurlu değildi. Etraf, karanlığın içindeki eşyalardan ibaretti—kitaplık bir gölge gibi köşeye sinmişti, kapının altından süzülen pencereden ışığı, zemine titrek bir çizgi düşürüyordu. Hava durgundu ama yoğun; kabusun ağırlığı hâlâ odanın içine sinmişti. Zoe yavaşça gözlerini kırpıştırdı. Tavan oradaydı, evet, bu kendi odasıydı. Ama rüyadaki karanlık ve buradaki karanlık birbirine öylesine benziyordu ki farkı anlamak zaman aldı. Birkaç saniye boyunca kıpırdayamadı, sadece gözlerini tavana dikmiş halde yattı, gözbebekleri büyümüş, dudakları aralanmıştı.
Elazia pencerenin önünde hareketsiz duruyordu. Son yarım saattir sokaktaki sessizliği izliyordu. Caddenin ucundaki sokak lambası titrek bir sarı ışık yayıyordu; zaman zaman rüzgârla savrulan bir yaprak bu ışığın önünden geçiyor, anlık gölgeler yaratıyordu. Gözleri camın dışına odaklıydı ama zihni çok daha uzaktaydı. Omzundaki ince battaniye kaymak üzereydi. O an, ardında duyduğu değişmiş nefes alış verişiyle irkildi. Hemen arkasını döndü. Zoe, yatağın içinde kıvrılmıştı, ama gözleri bembeyaz gecede parlıyordu. Tavana öyle bir bakışla kilitlenmişti ki sanki orada hâlâ bir şey vardı—görünmeyen ama silinmeyen bir iz, bir hayalet, bir anı.
Elazia birkaç adım attı, kardeşinin yanına yaklaştı. Odanın içine sızan gece kokusu, ter ve korkunun metalik havasıyla karışmıştı. Zoe’nin parmakları hâlâ battaniyeyi pençeler gibi kavramıştı. Teni solgundu, dudaklarının kenarı titriyordu. Elazia eğilip onun alnına elini koydu. Islak ve soğuktu. Zoe, sonunda gözlerini kırpıştırdı. Kardeşinin yüzünü gördü. Gözlerinde hâlâ kabusun karanlığı, hâlâ annesinin soğuk elleri, hâlâ babanın beyaz gözleri vardı. Fısıltıyla konuştu:
“Buradaydı... Onlar buradaydı... Annem ve babam.”
Elazia’nın yutkunma sesi odada yankılandı. Kabusla gerçeğin sınırı böylesine silikleşmişken, teselli cümleleri de boğazda düğümleniyordu. Kendi içindeki sessizliğe bir cümle kazımaya çalıştı ama dudaklarından dökülen ilk kelime yalnızca kısık bir “Zoe…” oldu. Yavaşça yatağın kenarına çöktü. Pencereden gelen loş ışık, kızın yüzünü yarı aydınlatıyor, diğer yarısını gölgeler yutuyordu. Zoe hâlâ tavana bakıyordu, ama gözleri dolmuştu artık; yaşlar, sessizce şakaklarına süzülüyordu. Her damla, rüyada görüp de söyleyemediği sahnelerin kanıtıydı sanki.
“Elini ver,” dedi Elazia, sesi yumuşak ama titrekti. Zoe yanıt vermedi, sadece parmaklarını yavaşça battaniyeden çözdü. Elazia kardeşinin elini tuttu. Sıcacık olması gereken o küçük el, neredeyse buz gibiydi.
“Ne gördün?” diye sordu fısıltıyla. Soru boşluğa yöneltilmiş gibiydi, cevabı bildiği ama duymaktan korktuğu bir soru.
Zoe gözlerini tavandan çekti, Elazia’ya döndürdü. Göz bebekleri büyümüş, bakışları donuktu. Titreyen sesiyle konuştu:
“Annemdi… Babamdı… Ama değillerdi. Gözleri… soğuktu. Eller… kemik gibiydi. Beni yere attı. Babam… saçımdan çekti… Dişleri… abla, çenesi kırıktı gibi açılmıştı. Nefes almıyorlardı ama… hareket ediyorlardı. Onlar annemiz ve babamız değildi…”
Elazia gözlerini kapattı. İçini saran ürperti, yalnızca Zoe’nin kelimeleriyle değil, onların ardındaki çaresizlikle geldi. Sessizce kardeşini kollarına aldı. Zoe önce direnmiş gibi oldu ama sonra, birdenbire göğsüne kapandı. Bedeni titriyordu. İçinden çıkan hıçkırıklar, önce boğuk, sonra kırık bir ritimle odayı doldurdu.
“Elazia… onlar geri gelmeyecek, değil mi?”
Elazia, başını kardeşinin saçlarına gömdü. Gözlerini tavana çevirdi. O karanlıkta bir anlık bir gölge kaydı sanki—belki de hayaldi, belki de Zoe’nin kabusu artık sadece ona ait değildi.
“Bilmiyorum.” dedi. Fısıltı kadar kısık, dua kadar çaresizdi sesi. “Bilmiyorum....”
Zoe, Elazia’nın kucağında biraz daha kıvrıldı; küçük bir çocuk gibi, dünya çok büyümüş ve çok kararmış gibi. Göz kapakları yarı aralıktı, ama artık odanın içindeki hiçbir şeye bakmıyordu. Gözleri, bakış çizgisinin çok ötesinde, iç dünyasının karanlık bir köşesinde gezinirken, dudakları hafifçe aralandı, ama ses çıkmadı. Sanki hâlâ oradaydı—kâbusun içindeki o soğuk odada, annesinin boğuk fısıltısı ile babasının kırık çenesinin arasındaki boşlukta… ama bu kez sadece korkmuyordu; bir şey arıyordu. Olanların ardında başka bir şey olduğunu hissediyordu, belki bir ima, belki unutulmuş bir anı, ya da henüz oluşmamış bir gerçek. Elazia, kardeşinin sırtını hafifçe okşarken parmaklarının altındaki deri hâlâ serin, neredeyse donuktu; kabusun izi tenine sinmişti, geçmiyordu. Elazia derin, ama kontrollü bir nefes aldı. O nefesin içinde bir anne şefkati ya da umut yoktu; onun yerine sessizce alınmış bir karar vardı. Kimseye söylemediği, kendine bile tam itiraf edemediği, ama içini kemiren o karanlık sezgiyle şekillenmiş bir karar. Eğer bu gece kabus gerçekse… İnsanlık bir gece de kıyamete sürüklenmişti.
Oda sessizliğe gömülmüştü ama dışarıdaki dünya, yavaş yavaş uyanmanın eşiğindeydi. Henüz hiçbir kuş ötmemişti. Sokak lambalarının titrek ışıkları, gecenin inatla sürdüğünü gösterircesine hâlâ yanıyordu. Ancak karanlık çözülüyordu; pencerenin aralığından süzülen solgun ışık, eşyaların üzerine donuk gölgeler serpiyordu. Elazia, Zoe’nin saçlarını usulca okşarken gözleri istemsizce pencereye kaydı. Perdenin ucundaki aralıktan dışarısı görünüyordu. Aniden içine ince, ama keskin bir ürperti doldu. Gözlerini kısıp karanlığa baktı—sanki orada bir şey hareket etmişti. Ama hayır… yalnızca gölgelerdi. Belki de yorgun zihninin bir oyunu. Derin bir nefes aldı. Gün ağarıyordu.
Göz ucuyla saate baktı. 02:53. Vakit, zamanın bile durup tereddüt ettiği o tekinsiz aralıktaydı. Elazia, Zoe uykuya daldığında birkaç kez daha telefonu kontrol etmişti. Aile grubuna mesajlar atmış, aramalar yapmıştı. Hepsi cevapsız kalmıştı. Her zil sesi umudu büyütüp, sessizlikle birlikte paramparça etmişti. Karanlık odada, kardeşinin nefes alışlarını dinleyerek kendini dağılmaktan alıkoymuştu. Ağlamamak için dişlerini sıkıyor, ama gözlerinde biriken yaşlar sanki içini ağırlaştırıyordu. Yutkundu. Kız kardeşinin varlığına tutundu. Bedenini Zoe’ye biraz daha yaklaştırdı. Kollarını küçük başına doladı ve alnına nazikçe bir öpücük kondurdu. Saçlarının arasındaki tanıdık koku—güvende olması gereken bir çocuğun kokusu—onu bir an için teselli etti.
Zoe kımıldandı, başını Elazia’nın göğsüne daha çok gömdü. Ardından sesi duyuldu; hafif, çatlamış, korkuyla yoğrulmuş:
“Elazia…” Duraksadı. “Ben… korkuyorum. Çok korkuyorum.”
Elazia’nın kalbi sıkıştı. Gözleri doldu ama ağlamadı. Kendine, Zoe’ye ağlarken görünmemeye yemin etmişti. Bu an, güçlü olma anıydı. Ve Elazia, ne kadar paramparça olsa da dimdik durdu. Boğazındaki düğümü yuttu. Sesi, karanlığı yaran bir kesinlik taşıyordu:
“Gelecekler,” dedi.
Sözleri bir teselli değil, bir bildiri gibiydi. Neredeyse bir yemin.
Zoe başını kaldırdı. Gözlerinde korkunun yanında çaresizlik de vardı. Dudakları titredi.
“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”
Elazia’nın bakışları yumuşadı. Küçük kardeşine baktı, gözlerinin içine. Sonra başını eğdi, saçlarının arasına fısıldadı: “Ablana güven Zoe.”