Mert ağlayarak yaptığım tüm yalvarmalarıma rağmen bana aldırmayıp o işkence dolu dakikaları bana yaşatmaya devam etti. Ona "Yaşayamam!" dediğimde ise kulağıma eğilerek dudaklarını iyice kulağıma bastırdı; tehditkâr bir dille, "Yaşayacaksın Elif! Ahmet’in ve o minik kızının hayatı için yaşayacaksın!" dedi ve beni belimden kavrayıp yavaş ve dikkatli bir şekilde yatağa yatırdı. Sonra da o iğrenç ellerini bedenimde hoyratça dolandırmaya devam etti. O intikamını bedenim üzerinden alırken ruhuma asla kapanmayacak bir yara bıraktığının farkında bile değildi.
Asla kapanmayacak derin bir yara... Ve ben bu kapanmayacak yaranın acısıyla asla yaşayamazdım.
Bana işkence gibi gelen o dakikaların nihayet sonu geldiğinde Mert o iri ve çıplak bedenini hızla benden uzaklaştırıp ayağa kalktı. Aceleyle sadece pantolonunu giyerek hiçbir şey demeden, hatta yüzüme bile bakmadan odayı terk edip gitti. Benim o halimi zerre umursamadı. Zaten niye umursayacaktı ki? Artık işi bitmişti; o korkunç intikamını bedenime sahip olarak almıştı.
O odadan çıkar çıkmaz hıçkırıklar arasında boğularak hızla uzandım ve beyaz çarşafı çıplak bedenimin üzerine çektim. Sonra bastırmak zorunda kaldığım acı dolu feryadımı koyuverdim. Kendimden ve her şeyden tiksinir halde çarşafı ellerimin arasında sıkı sıkıya sıkmaya başladım.
Yaşadığım şeyi kabullenemiyordum, çıldıracak gibiydim. Zaten bu asla kabullenebileceğim bir şey değildi. O adi adam bana tehditle sahip olmuştu. Evet, bu iğrençliği Ahmet ve Sude’nin hayatı için, onların yaşamaları için kabul etmiştim.
Ama ben bu utançla asla yaşayamazdım! Başımı ağlayarak hızla iki yana salladım. "Hayır, asla yaşayamam!" dedim seslice.
Sonra ağlamaktan daralan ciğerlerime derin bir nefes doldurup, sancıyan kasıklarıma rağmen hızla yataktan doğruldum ve giyinmeye başladım.
Bir an önce bu evden çıkmalıydım. Çıkıp içine düştüğüm bu rezil ve korkunç durumdan kurtulmalıydım. Nefes aldığım her saniye bana haramdı. Böyle bir utançla ne Ahmet’in, ne ailemin, ne de başka bir kimsenin yüzüne bakabilirdim.
Giyinir giyinmez gözyaşlarımı silerek hızla odadan çıktım ve alt kata indim. Fakat merdiven başına geldiğimde beni eve alan kadının bana acıyarak bakan bakışlarını görünce yine gözyaşlarıma hakim olamayıp ağlamaya başladım. Utancımdan tek kelime dahi edemeyip başımı öne eğerek koşar adımlarla evden çıktım.
Kendimi dışarı atar atmaz evin koca bahçesini de geçip yola çıktım. Önümden geçmekte olan ilk boş taksiyi durdurarak bana cehennem olan o evden uzaklaşmaya başladım.
Takside hıçkırıklarımı zorlukla bastırmaya çalışırken şoför koltuğundan gelen, "Nereye gidiyoruz kızım?" sorusuyla başımı öne eğdiğim yerden kaldırıp o tarafa baktım.
Şoför koltuğunda oturan adam 55-60 yaşlarında, babam yaşında biriydi. Meraklı gözlerle dikiz aynasından benim o halime bakıyordu. Sorduğu soruyu yeni idrak ederek, "Kilyos’a amca," dedim. Az önce yaşadığım rezilliği anladığı hissine kapılarak utançla kafamı yine öne eğdim.
Allah’tan taksi şoförü başka soru sormadı ve arabayı sürmeye devam etti. Bense kimseyle, Ahmet’le bile konuşmak istemediğimden önce telefonumu kapattım. Sonra Kilyos’a kadar yol boyunca başımı cama çevirerek ağlamaya devam ettim.
Şoför amcanın ara ara sorduğu, "Sen iyi misin kızım?" sorusuna ona doğru bakıp zoraki bir tebessümle iyi olduğum cevabını veriyor, sonra yine başımı cama çevirip hakim olamadığım gözyaşlarımı dökmeyi sürdürüyordum.
Kilyos’a geldiğimizde taksiyi kayalık uçurumların çok yakınında durdurup indim. Fakat taksici adam benim halimden şüphelenip o da aşağı indi: "Sen iyi misin kızım? Buraya niye geldin?" diye sordu.
Bense zorlukla tuttuğum gözyaşlarımın arasında gülümseyip önce altında keskin kayalıklar olan uçuruma, sonra taksici amcaya baktım: "Evet, merak etmeyin ben çok iyiyim amca. Daha da iyi olacağım. Biraz nefes almaya ihtiyacım vardı, buranın havası bana iyi gelecek," dedim ve zoraki gülümsememi sürdürdüm.
Tam o sırada taksici amcanın telefonu çaldı. Telefon konuşmasının sonunda acil gitmesi gerektiği için bana kuşku dolu bakışlarla bakarak arabasına binip uzaklaşmak zorunda kaldı.
Araba uzaklaşıncaya kadar bir müddet arkasından baktım. Taksi gözden kaybolunca yavaşça arkamı dönüp etrafı ve uçurumu incelemeye başladım.
Seneler önce bu tepeye lisede okulca yaptığımız gezide gelmiştim. O zamanlar Kilyos’a hayran kalmıştım ama korkunç kayalıkları olan bu uçurum tepesi bana çok ürpertici gelmişti.
Meğer bana ürpertici gelen bu yer, seneler sonra beni huzura erdirecek yer olacakmış... Yüzüme yerleştirdiğim acı dolu buruk gülümsemeyle uçurumun kenarına doğru yürümeye başladım. Baharın soğuk esintisi eşliğinde attığım her adımda aklıma gelen o iğrenç anlarla tüm vücudum titrerken, nefesimin daha da kesildiğini hissettim.
Artık sevdiğim adamı, Ahmet’i göremeyecek olma düşüncesi kalbime bıçak saplanmış gibi bir sızı veriyordu.
Aklım sürekli sevdiğim adamdaydı. "Ya yine o viran haline geri dönerse? Ya kendini, hatta biricik kızı Sude’yi yok sayıp hayata yine küserse?" diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Fakat sonra düşüncelerime acı bir alayla güldüm: "Neden küssün ki? Ben onun için neyim ki? Sadece çocuğunun bakıcısı... O Mert denen adi herifin söylediklerinin aksine Ahmet için sadece basit bir çalışanım. Ahmet’in şimdiye kadar tek sevdiği kadın, onu aldatsa da ölen eşi Eda’ydı. Ben sadece hiçim..."
Sonra aklıma küçük Sude'm geldi. Ya o ne yapardı? Kim onu benim kadar sevip kollar, korurdu? Gözyaşlarım bu düşüncelerle daha da hızlandı.
Uçurumun ucuna geldiğimde buruk bir gülümsemeyle aşağıdaki keskin kayalıklara baktım. Sonumun böyle olacağı bu ana kadar aklıma dahi gelmezdi. Başıma tüm bunların geleceği de...
Başımı yukarı kaldırıp Allah’a beni affetmesi için yalvardım içimden. Ama bunun olmayacağını çok iyi biliyordum. Tehditle de olsa o adi herifle beraber olmuştum. Bana zor kullanarak sahip olmamıştı. Üstelik zina gibi büyük günahlardan birini işlemişken, şimdi bir de kendi canıma kıyacaktım.
Ama çaresizdim; bu utançla yaşayamazdım. Annemin, babamın, sevdiğim adamın yüzüne bakamazdım. O zalim Mert denen adamın bedenimde ve ruhumda bıraktığı izleri de yok edemezdim. Başka çarem yoktu.
Çaresizlik içinde gözlerimi yumdum. Baharın o keskin rüzgarı yüzüme ve bedenime vururken kollarımı iki yana açtım ve kendimi aşağıya doğru bıraktım.
Fakat vücudum keskin kayalıklara çarpmak yerine, belime dolanan iri kollar yüzünden geriye doğru çekildi!
Başta neye uğradığımı şaşırarak beni geriye çeken kişiyi anlayamadan olduğum yerde kalakaldım.
Arkam ona dönük olsa da birkaç saat önce bedenime ve ruhuma sinen o odunsu koku burnuma dolunca kim olduğunu hemen anladım. Oydu... Mert, beni yaşarken öldüren adam!
İçimdeki hiddetle hızla arkamı dönüp onun o iri kollarından kurtulmak istedim. Fakat mengene gibi belimi sıkıca saran kolları yüzünden bu mümkün olmadı.
Bu sefer o keskin bakan yeşil gözlerine öfkeyle bakarak, "Bırak beni aşağılık herif!" diye bağırdım. Var gücümle omuzlarından itip onu kendimden uzaklaştırmaya çalıştım ama yine başarısız oldum. Beni o kadar sıkı sarmıştı ki kolları arasından bir türlü kurtulamadım.
Sonunda pes etmek zorunda kalıp gözyaşlarım arasından yalvardım: "Bırak beni artık ne olur! Ne istiyorsun hâlâ benden? Yetmedi mi bana yaptıkların?!"
Fakat o cevap vermek yerine yaşla dolan gözlerime uzun uzun bakıp sessiz kaldı. Ban bakışlarından çok bu sessizliği beni daha da öfkelendirdi. Sanki görünmez bir varlıkmışım, konuşmaya bile değmezmişim gibi...
Hiddetle geniş omuzlarına vururken, "Dilini mi yuttun aşağılık herif, konuşsana! Bırak artık beni diyorum! Daha ne istiyorsun benden? Ben..." dedim ve gözyaşlarım hıçkırıklarıma karışırken devam ettim: "Ben sana ne yaptım?! Ne istedin benden?! Senin sayende yaşayan bir ölü oldum. Ben bu utançla nasıl yaşayacağım, bırak beni, ölmek istiyorum..."
Cümlemi tamamlayamadım. Yaşadığım onca şey bünyeme ve bedenime ağır gelince her yer birden karardı. Bedenim halsizleşip Mert’in kollarına yığılmaya başladı.
Kolları arasında bayılırken Mert’in ilk kez konuştuğunu duydum:
"Ben çok üzgünüm Elif! Ama her şey böyle olmak zorundaydı... Ve olmaya da devam edecek."
Sonrası benim için kapkaranlıktı.
Gelişmeler heyecan dolu! Bir sonraki bölümü sabırsızlıkla bekliyorum.