Üzerimde hissettiğim yoğun ağırlığa rağmen yavaş yavaş gözlerimi araladığımda bir yatakta yattığımı idrak etmem kısa sürdü.
Etrafa biraz dikkatlice bakınca bu sefer kendi odamda olmadığımı hemen anladım. Yine koluma serum bağlıydı ama bu kez bir hastane odasındaydım.
Ahmet başucumda oturmuş elimi tutuyordu; Mert ise diğer tarafımda, ayakta durmuş bana bakıyordu. İkisinin de yüzünde endişeli bir ifade vardı.
Ayıldığımı fark eden Ahmet elimi biraz daha sıkı tutup, "Elif! Allah'a şükür, sonunda kendine geldin. Yine bizi çok korkuttun," dedi.
Sonra elini yüzüme nazikçe dokundurup sordu: "Şimdi nasılsın? Herhangi bir ağrın sızın var mı canım?"
İyiydim ama hâlâ cevap verecek takati kendimde bulamadığımdan, sadece başımı hafifçe eğerek iyi olduğumu anlatmaya çalıştım.
Benim halimi anlayan Ahmet gülümseyerek, "Tamam canım, kendini yorma, biraz daha toparlan," dedi. Fakat bakışlarında farklı bir hal vardı; sanki derin bir üzüntü ve hayal kırıklığı...
Ahmet bana kaçamak ve tuhaf bakışlar fırlatmaya devam ederken, diğer başucumda dikilen Mert mırıltı şeklinde, "Geçmiş olsun Elif Hanım," diyerek ondan beklenmeyen bir tavırla başını öne eğdi. Nasıl acımasız bir adam olduğunu bilmesem, bu tavırlarından pişman olduğunu zannederdim. Ki onun pişman oluşu benim zerre umurumda değildi. O benim hayatımı mahvetmişti ve pişmanlığı asla yaptıklarının telafisi olamazdı.
Onun bu sahte mahcubiyeti karşısında kaşlarım çatılırken, Ahmet'e çaktırmamak için yarım ağızla teşekkür etmeye zorladım kendimi.
Mert başını kaldırıp bana dikkatle bakmaya başladı. Yine o bakışları beni germeye ve sinirlendirmeye başlarken kapı çaldı; içeriye gülümseyerek beyaz önlüklü bir kadın girdi.
Doktor bana bakıp, "Demek hastamız kendine geldi. Nasılsınız Elif Hanım, kendinizi nasıl hissediyorsunuz?" diye sordu.
Doktor olduğunu anladığım kadına gülümseyerek iyi olduğumu söyledim. Fakat o andan sonra doktor hanım hiç beklemediğim cümleler sarf etmeye başladı:
"Sevindim Elif Hanım. Düşük nedeniyle çok kan kaybetmişsiniz, bu yüzden bünyeniz zayıf düşmüş. Ama merak etmeyin, serumun etkisiyle kısa zamanda eskisi gibi güçlü ve sağlıklı olursunuz."
Aklım tek bir cümleye takılıp kaldı. Gözyaşlarım inceden yanaklarıma süzülürken fısıltıyla tekrar ettim: "Dü... Düşük..."
Sonra gözlerim Ahmet'e kaydı. Az önceki bakışlarındaki garipliği şimdi anlamıştım.
Gözyaşlarım daha da hızlanırken utançla başımı diğer tarafa çevirip ağlamaya başladım. Doktor hanım sıkıntılı bir sesle, "Şey... Ben eşiniz her şeyi size anlatmıştır diye tahmin etmiştim. Çok... Çok üzgünüm," dedi. Yaşadığı pişmanlık sesine yansıyordu. Sonra Ahmet'e dönerek, "İsterseniz eşinizi bir iki saate çıkarabilirsiniz Ahmet Bey. Burada kalması için bir sebep yok, evde daha iyi istirahat edecektir," diye ekledi.
Doktorun Ahmet'i eşim sanması beni şaşırtmıştı fakat Ahmet'in, "Elbette doktor hanım, karım evde kendini daha iyi hissedecektir," demesi beni çok daha fazla sarsmıştı.
Muhtemelen Ahmet, beni hastane çalışanlarının gözünde evlilik dışı hamile kalıp ayıplanan bir kadın durumuna düşürmemek için bu yalanı söylemişti.
Bu yaptığıyla gözümde daha da büyümüştü ama utancımdan bir türlü yüzüne bakamıyordum.
Doktor "geçmiş olsun" diyerek odadan çıkar çıkmaz Ahmet bir müddet sessizce bekledi. Yüzüne bakmasam da bana üzüntü ve hayal kırıklığıyla baktığını hissedebiliyordum. Muhtemelen bundan sonra beni ne yanında ne de evinde isteyecekti. Zaten evlenmeden, kimden hamile kaldığı belli olmayan bir kızı niye yanında, hele ki kızının etrafında tutsundu ki?
Sessizliğin o utanç dolu saniyelerinde yerin yarılmasını ve içine girmeyi diledim. Artık onun yüzüne bakacak, tek bir kelime edecek gücüm kalmamıştı.
Ahmet sessizliği bozup tekrar yanı başıma oturdu. Elimi avuçlarının içine alarak utancımı bir kenara bırakmamı sağlayan, beni dehşetle şaşırtan o sözleri söyledi:
"Merak etme Elif, senin sağlığın benim için her şeyden önemli. Hem biz evlendiğimizde başka bebeklerimiz de olur..."
Bu sözlerle kaşlarım hayretle havalandı; yüzümü yavaşça Ahmet'e döndüm. Şaşkınlığım yüzümde asılı dururken kekeleyerek sordum: "E-evlendiğimizde mi?"
Evlilik kelimesi beni şaşırtırken, düşürdüğüm çocuğu sahiplenmesi beni daha da çok sarsmıştı. İkimiz de çocuğun kendisinden olmadığını biliyorduk.
Sebebini idrak etmem uzun sürmedi. Ahmet bu gerçeği, ortağı hatta arkadaşı sandığı Mert'in dahi bilmesini istemiyordu. Ahmet'in çaktırmadan yan gözle Mert'i işaret ederek, "Tabii ki evlenince. Yaptığımız hatanın sorumluluğunu almayacağımı mı zannettin Elif?" demesinden bunu çok daha iyi anladım. Ancak söyleyiş tarzı umulmadık bir şekilde sakin ve rahattı.
Ben daha ağzımı açamadan Mert, sesine yansıyan öfkeyle bana bakıp, "Madem Elif Hanım iyi, ben artık gideyim. Yine ç-o-k g-e-ç-m-i-ş o-l-s-u-n E-l-i-f H-a-n-ı-m," dedi, her kelimenin üzerine basarak.
Gözleri öfkeyle yanıyordu. Bakışlarında sadece öfke değil, anlam veremediğim bir aşağılama ve tiksinti de vardı.
Ahmet, Mert'in sözlerinin ardından hızla ayağa kalkıp ona elini uzattı ve her şey için teşekkür etti. Mert ise Ahmet'in uzattığı eli sıkarken göz pınarları öfkeyle seğiriyordu. Zoraki bir şekilde gülümsemeye çalıştı, ardından tek bir kelime etmeden odadan çıkıp gitti.
Mert çıkınca yine utançla başımı öne eğip, "Üzgünüm," dedim. Sonra af diler gibi başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım; başımı iki yana sallayarak, "Ama inan bana isteyerek olmadı. Ben istemedim... Bana zorla... O..." dedim ve gerisini getiremeyip susmak zorunda kaldım.
Devamını anlatamazdım. Mert çok tehlikeli bir adamdı. Ahmet söylediklerimle kaşlarını çatarak hiddetle bağırdı: "Kim o Elif?! Kim o alçak herif?!"
Tepkisinden ne kadar korksam da söyleyemezdim; onun için, Sude için... O yüzden sessiz kalıp başımı öne eğdim. Fakat Ahmet pes etmedi, söylemem için uzun süre baskı yaptı. En sonunda kim olduğunu asla söylemeyeceğime ikna olunca vazgeçmek zorunda kaldı: "Tamam Elif, daha fazla ısrar etmeyeceğim. Elbet bir gün anlatacaksın."
Ahmet biraz sakinleşince aklımdaki düşünceleri üzüntüyle dile getirdim: "Biliyorum, artık Sude'ye bakıcılık yapmamı istemeyeceksin. Sana hak veriyorum. Kendimi toplar toplamaz gideceğim," dedim ve akan gözyaşlarımı sildim.
Ahmet'in kaşları yine çatıldı. Derin bir nefes alıp elimi tuttu: "Hayır Elif, gitmeni istemiyorum. Sana benim için sadece bir bakıcı olmadığını söylemiştim. Söylediklerimde daima ciddiydim. Az önceki sözlerimde de olduğum gibi."
Bu kez kaşlarını çatan ben oldum. Merakla, "Az önceki söylediklerin derken... Yani evli...?" dedim ama Ahmet sözümü kesti:
"Evet Elif, evlilik. Sen benim için çok değerlisin ve Sude'ye şimdiye kadar annelik ettin. Bundan sonra da edeceğine şüphem yok. Belki evlilik kağıt üzerinde olacak ama hem senin için hem de bizim için en doğrusu bu."
Ahmet haklıydı. Anne ve babam küçük bir mahallede yaşıyordu. Böyle bir şey duyulursa bana farklı bir gözle bakılacak, ailemin namusu hakkında ileri geri konuşulacaktı. Bunlara dayanamazdım; özellikle ailemin başını öne eğdiren kişi olmaya...
Yine de Ahmet'in, her ne kadar hayatını kurtarmak için yapmış olsam da, kirletilmiş bir kıza acıdığı için kendini evlenmeye mecbur hissetmesini istemiyordum.
Kararsızlığımı anlayan Ahmet elimi sıkıca tuttu: "Merak etme Elif, bu nikah sadece kağıt üzerinde kalacak ve istediğin zaman sonlandırabileceksin. Sana söz veriyorum, sen anlatmadıkça bu konuyu bir daha asla açmayacağım. İnan bana en doğrusu bu."
Görünüşte haklıydı; daha fazla direnmeyip teklifini kabul ettim. Bu evlilik kağıt üzerinde olacaktı ve Ahmet bir gün başka bir kadına aşık olursa sona erecekti. Üstelik boşanmış bir kadın olarak ailemin yanına dönmek, lekelenmiş bir kız olarak dönmekten çok daha iyiydi. Hem Sude'm vardı; Ahmet haklıydı, onu bir anne sevgisiyle seviyordum.
☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️☘️
Zaman hızla ilerledi. Hastaneden çıkalı tam 20 gün olmuştu. Bu süre zarfında Ahmet evlilik kararını ikimizin ailesine de usulünce anlatmış ve kabul etmelerini sağlamıştı.
Ahmet'in anne ve babası haberi alır almaz çok sevinmişti. Hatta Zerrin teyze, "Ne yalan söyleyeyim Elif, rahmetli Eda'dan önce gelinim olarak aklımda hep sen vardın," diyerek mutluluğunu açıkça dile getirmişti.
Gönlü pek razı olmayan taraf ise benim ailemdi. Babam Ahmet'i çok severdi ama, "Elalem ne der kızım? Ahmet'in karısının ölümünün senesi dolmadan bakıcısıyla evlenmesine ne derler? Hem yangından mal mı kaçırıyoruz, bir hafta içinde evlenmek de neyin nesi?" diyerek sitem etmişti.
Fakat Ahmet babamın itirazlarını kararlı duruşuyla süzüp onu bir hafta içinde düğün yapmaya ikna etmeyi başardı.
Evet, düğün... Ben Ahmet'e, "Düğüne gerek yok Ahmet abi, evde sade bir nikah yapalım," dediğimde kaşlarını ciddiyetle çatmış, "Evliliğimiz kağıt üzerinde bile olsa bu senin ilk evliliğin ve ben senin için en güzelini istiyorum Elif. Ve bana da artık abi deme," demişti. Anne ve babalarımızın yanında bunu istemesi normaldi ama yalnız kaldığımızda da tekrarlaması garibime gitmişti.
Ahmet değişen ifademden anlamış olacak ki, "Yani dilinin alışması için Elif. Yanlışlıkla bizimkilerin yanında 'abi' demeyesin diye," diyerek konuya açıklık getirmişti.
Beni asıl şaşırtan ve daima diken üzerinde tutan kişi ise Mert'ti.
20 gün geçmiş ve nikah günü gelmişti ama bu zaman zarfında Mert'ten hiçbir ses çıkmamıştı. Ahmet'in söylediğine göre ortaklıktan ayrılmış ve yurt dışına yerleşeceğini belirtmişti. Fakat ben buna kesinlikle inanmıyordum. Mert acımasız bir adamdı; sebebi ne olursa olsun intikam uğruna Ahmet'i bitirmeye ant içmişti.
Bu kadar kolay pes etmeyeceğine emindim. Sahte de olsa Ahmet'in evleniyor ve mutlu görünüyor oluşunun onun öfkesini daha da hırslandırdığını biliyordum. Kesinlikle boş durmayacak, intikam için bir hamle yapacaktı.
Hislerimde yanılmadığımı anlamam uzun sürmedi.
Mert, nikah günü düğünün yapılacağı otele gelip bekleme odasında tek başımayken pat diye odaya daldı! Allah'tan o an odada benden başka kimse yoktu, yoksa çıkacak felaketi düşünmek bile istemiyordum.
Her halinden sarhoş olduğu anlaşılan Mert'e kaşlarımı çatarak baktım: "Ne işin var senin burada?!"
Mert keskin yeşil gözlerini üzerimden ayırmadan ağır adımlarla bana doğru ilerlemeye başladı.
O yaklaştıkça içimdeki korku dalgası büyüyor, geri geri adım atmama neden oluyordu. Sırtım duvara çarpınca durmak zorunda kaldım. Korkuma rağmen öfkeyle, "Yaklaşma!" diye bağırdım.
Fakat sözlerim onu durdurmadı. Mert aramızdaki mesafeyi tamamen kapatıp 1.90'lık iri cüssesiyle tam karşımda dikildi.
Uzun sayılabilecek bir süre öylece yüzüme baktı. Sonra tepkisiz yüzüne öfke ve tiksinti yerleşti. Aşağılayan bakışları bedenimde dolaştı:
"Demek evleniyorsunuz, ha?" dedi önce alayla. Sonra ani bir şekilde kaşlarını çattı: "Seni tebrik etmek istedim Elif. Ama evlendiğin için değil, saf ve masum kız rollerini çok iyi oynadığın için! Biliyor musun, o kadar iyi oynadın ki bir ara sana gerçekten acıyacaktım."
Söylediklerine anlam veremiyordum. Sarhoş olduğu için saçmaladığını düşündüm önce. Fakat devamında öfkeyle burnumun dibine kadar eğildi: "Merak ediyorum, bekaretini bana verdikten hemen sonra mı kendini onun kollarına attın? Peki Ahmet'in altına yatarken bende bulamadığın o zevki aldın mı?" Dahada iğrençleşerek devam etti: "Benimle ağlarken onun altında zevkten inlemişsindir herhalde!"
Bu sözler bardağı taşıran son damla oldu.
Bu adam kendini ne sanıyordu? Bana onca şeyi yaşattıktan sonra buraya gelip bu iğrenç ithamlarda nasıl bulunabiliyordu? Ne hakla?!
İlk kez karşısında gözyaşlarıma hakim oldum. Artık bu adam yüzünden tek bir damla bile yaş dökmeyecektim! Kazanan o olmayacaktı! Karşısında dimdik durarak yüzüne okmeraklı bir tokat patlattım!
Dinmeyen öfkemle onu iri omuzlarından geriye doğru ittim: "Sen ne saçmalıyorsun iğrenç herif?! Sen... Sen ne hakla bana bu sözleri söylersin?! Bana yaptıklarından sonra bir de beni nasıl suçlarsın?!"
Mert haklı sözlerime rağmen kollarımı sıkıca tutup beni sarstı: "Yalan mı, ha?! Yalan mı?!"
Bu sefer sesimi kısmayacaktım. Ne olacaksa olsun, kim duyacaksa duysun umurumda değildi! Bu aşağılamaları hak etmiyordum; suçlamaları kabul eder gibi susmayacaktım!
"Yalan!" diye bağırdım. Ellerinden kurtulmaya çalışarak devam ettim: "Yalan alçak herif! Bana tehditle, zorla sahip olan sadece sensin! Sadece sen! O perişan halimi göre göre, gözyaşlarıma, yalvarmalarıma aldırmadan hayallerimi, geleceğimi mahvettiğini bilerek... Şimdi karşıma geçmiş nasıl bu iğrenç sözleri söylersin, ne hakla?!"
Ama onun da susmaya niyeti yoktu. Kollarımı hâlâ sıkarken alayla soludu: "Hah! Hâlâ saf numaraları! Ahmet'in söyledikleri de mi yalan?!"
Sarf ettiği cümleyle bu kez ben ona tiksintiyle baktım: "Evet, yalan! O nefret ettiğin, intikam almak istediğin adam sırf beni korumak, bana sahip çıkabilmek için, beni bu hale getirenin sen olduğunu bilmeden bu yalanı söyledi!"
Söylediklerimle başından vurulmuşa dönen Mert afalladı: "Na... Nasıl? Siz...?"
Öfkeyle sözünü kestim: "Evet! Biz hiçbir zaman beraber olmadık! Niye mi? Çünkü o senin gibi alçak ve acımasız bir adam değil!"
Kollarındaki gevşeyen ellerini hızla itip kapıya yöneldim. Kapıyı açarak, "Defol git buradan!" dedim kendimi tutmaya çalışarak.
Ama Mert çıkmak yerine yanıma gelip kapıyı tekrar kapattı. Sakinleştiği ve pişmanlık içinde olduğu her halinden belliydi. Özür diledi: "Lütfen Elif, beni dinle... Tekrar özür dilerim. Ahmet hastanede öyle deyince... Affet. Ahmet'e olan öfkem gözlerimi kör etti. Ama sen şu an, şu saniye benimle gelirsen, benim için ne kadar zor olsa da intikamımdan vazgeçerim. Ahmet'e hiçbir zarar vermem artık."
Özrü zerre umurumda değildi. Fakat son sözlerinden sonra yüzüne bakıp ciddi olup olmadığını anlamaya çalıştım. İfadesi son derece ciddiydi. Onunla gidersem Ahmet'in peşini bırakacaktı. Ama neden? Onunla gidersem intikamından niye vazgeçecekti? Yoksa bu da yeni bir oyun muydu?
Nikah gününün üzerinden tam iki ay geçmişti. O günden sonra Mert'i ne görmüş ne de ondan bir haber almıştım. Bu da her an diken üstünde oturmama neden oluyordu.
Çünkü nikah günü Mert'in teklifini, "Artık senin gibi aşağılık bir herifin tehditleri umurumda değil, defol git buradan!" diyerek reddetmiş ve onu odadan kovmuştum. Mert ise öfkeyle bakıp, "Demek öyle Elif... O zaman bundan sonra Ahmet'in başına geleceklerden kendisi kadar sen de sorumlu olacaksın!" diyerek çekip gitmişti.
Sözlerinde ciddi olduğuna emindim; intikamını almadan rahat durmayacaktı. Bu beni dehşete düşürüyordu. Ahmet de bu endişeli halimi fark ettikçe sorular sorarak neyim olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bense zoraki bir tebessümle onu bir şey olmadığına ikna etmeye çalışıyordum.
Tek zorluğum bu da değildi. Ahmet'in son iki aydaki bakışları ve tavırları çok değişmişti. Eskiden de nazik ve ilgiliydi ama son zamanlarda üzerime daha çok düşüyor, benimle vakit geçirmeye çalışıyordu.
Ailelerimizin yanında evlilik oyunu oynarken rolünü abartıp kollarını belime doluyor, yanağıma küçük buseler konduruyordu. Fakat son bir aydır o buseleri sabah işe giderken, kimsenin olmadığı anlarda da kondurmaya başlamıştı. Dudakları yanağıma her değdiğinde renkten renge giriyordum.
Dün gece ise çok daha fazlası yaşanmıştı.
Akşam yemeğinden sonra Sude'yi uyutmak için odasına çıkmış, ardından kendi odama geçmek üzere koridora adım atmıştım. Fakat arkamı dönmemle ne zaman geldiğini anlamadığım Ahmet'le burun buruna gelmiş, korkuyla irkilmiştim.
Kısa sürede toparlanıp gülümseyerek yanından geçmek istedim. Ama Ahmet çekilmek yerine bana daha da yaklaşmış, o farklılaşan bakışlarıyla gözlerimin içine bakmaya başlamıştı.
Heyecandan ve panikten ne yapacağımı bilemez haldeydim. Hızlanan kalbimi kontrol etmeye çalışsam da titreyen bedenim beni ele veriyordu. Ahmet'in bu kadar yakınımda olması, ılık nefesini yüzümde hissetmek beni sarsmıştı.
Ahmet hiç beklemediğim bir şey yapıp elleriyle yüzümü avuçladı. Koyulaşan gözlerle bakıp boyun girintime doğru eğilerek uzun bir soluk çekti içine.
Dizlerimin bağı çözülürken kendimi geriye çekemedim. Ahmet derin soluğun ardından gözlerimin içine baktı. Bu yakınlık beni heyecanlandırsa da içimde anlam veremediğim bir huzursuzluk belirdi; sanki görünmez bir el boğazımı sıkıyordu.
Ahmet, vücudumun karıncalanmasına neden olan o ses tonuyla konuştu:
"Ben... Ben sana aşık oldum Elif. Artık seninle sadece kağıt üzerinde evli kalmak istemiyorum. Seninle tam anlamıyla karı koca olmak istiyorum. Her şeyinle benim olmanı, seni hissetmeyi istiyorum Elif..."
Gözlerini dudaklarıma sabitleyip bana doğru eğilmeye başladı...