İstanbul, 8 yıl önce…
Yağmur, camları kırarcasına vuruyordu. Şahin Duman’ın Boğaz’a nazır villasının bahçesinde bir silah sesi daha yankılandı. Ardından sessizlik. O kadar derin bir sessizlik ki, gök gürültüsü bile utanıp sustu.
Savaş Duman, yirmi yaşındaydı.
Siyah tişörtü kan içindeydi. Babasının cesedinin başında diz çökmüş, gri gözleri duman gibi puslanmıştı. Şahin Duman’ın göğsündeki kurşun deliği hâlâ tütüyordu. İhanet kokuyordu her yer. Aile içinden biriydi. Bunu ikisi de biliyordu.
“Kim yaptı?” diye fısıldadı Savaş, sesi çatallaşmıştı.
Yanında diz çökmüş Vefa Özçelik (Şimşek) cevap vermedi. Sadece elini Savaş’ın omzuna koydu. İkisi de biliyordu ki cevap, intikamın başlangıcı olacaktı.
O sırada, villanın arka bahçe kapısında, yağmurdan sırılsıklam olmuş on yedi yaşındaki bir kız duruyordu.
Manolya Özçelik.
Abisi Vefa’nın en yakın arkadaşı olan Savaş’ı ilk kez bu kadar kırık görüyordu. Gri gözlerindeki duman, o gece Manolya’nın içine işledi. Kalbi acıyla sıkıştı. Elleri titriyordu ama gözlerini ayıramıyordu ondan.
Bir gün… diye geçirdi içinden. Bir gün onları kurtarmam gerekecek.
O an kararını verdi.
Hukuk okuyacaktı. Savcı olacaktı.
Çünkü sevdiği adamın dünyası dumanla doluydu ve o dumanın içinde bir ışık olmak zorundaydı.
Savaş başını kaldırdı. Gözleri, yağmurun içinden ona doğru baktı. Bir an için Manolya’yı gördü. Küçük kız… Vefa’nın kardeşi. Ama o bakışta bir şey değişti. Sanki dumanın arasından incecik bir ışık sızmıştı.
Sonra Savaş ayağa kalktı.
“İzmir’e gidiyorum,” dedi sertçe. “Ateş kolu benden sorulacak artık.”
Vefa başını salladı. “Ben de seninle.”
Manolya ise sessizce gölgelere karıştı. Kimse onun gözyaşlarını görmedi. Kimse o gece verdiği yemini duymadı.
Sekiz yıl sonra…
Duman hâlâ İstanbul’un üzerindeydi.
Ama bu kez içinde bir ışık yanıyordu.