yazardan...
Saat gece yarısını çoktan geçmişti.
01.00.
Yaman, elinde tek çantasıyla karakolun önünde dimdik duruyordu. Ne sağa sola bakıyor, ne de yerinde kıpırdıyordu. Ama gözleri... gözleri bir anlığına soldaki lojmanlara kaydı. Belki bir veda. Belki de geçmişini kendi elleriyle gömmek için son bir bakış. Kahverengi gözler...
Onu yıllarca ayakta tutan, sonra da yere seren gözler.
Bakmaması gerekiyordu. Ama baktı.
Baktıkça sustu. Sustukça içi sertleşti.
Şu an uyuyor mudur? Kitap mı okuyor?
Yoksa pencereyi açıp gecenin karanlığını mı izliyor?
Bir ses, kafasının içinde tokat gibi patladı,
“Oğlum sen akıllanmazsın.
Kadın geçmişini bırak, geleceğini bile sikip attı. Hâlâ ‘ne yapıyordur’ derdindesin.
Yazık kafana Yaman... cidden yazık.”
Çenesini sıktı. Bakışlarını sertçe çekip girişteki kuleye çevirdi. Nöbetçi asker silahıyla hazır oldaydı. Disiplin. Netlik. Güven. İşte bu... İşte Yaman’ın bildiği tek dünya buydu.
Arkasından bir ses duyuldu. “Yaman evladım.” Bir saniye bile gecikmedi. Olduğu yerde döndü, asker selamını verdi.
“Emredin komutanım.” sesi yine soğukluğundan ödün vermiyordu.
İçgüdüleri tetikteydi. Bir şey olmuştu. Ya görev iptal edilmişti ya da daha beter bir şeye evrilmişti.
Tahir Albay, elindeki dosyayı açtı. Kısa bir göz gezdirdi. Sonra doğrudan Yaman’a baktı. “Görevde ciddi bir değişikliğe gidildi,” dedi. “Seni gözlemci, muhbir olarak sahaya sürmeyi planlamıştık. Hayalet gibi...
görünmeden.” Kısa bir duraksama yaşadı albay. sonra devam etti. “Riskli bulduk.”
Yaman’ın yüzü değişmedi. Ne kaşı oynadı, ne nefes ritmi bozuldu.
Dinliyordu. Kabul etmeye hazırdı.
“Sana bir kimlik oluşturduk.”
Dosyadan başını kaldırmadan konuşmaya devam etti Tahir Albay, “Köyde varlıklı bir aile var. Hayvan alım satımı yapıyorlar. Üç yüz küçükbaş için çoban arıyorlar. Olayların bu köyden çıktığını düşünüyoruz.”
Yaman başını sallamadı bile. sadece beton bir ifade ile dinledi. Sadece dinledi.
“Dilsiz bir çoban olacaksın,” dedi albay.
“Kimseye niyetini belli etmeyeceksin. Bir ajan gibi. Olan biteni uydu ağıyla bize aktaracaksın.” Bir an durdu. “İlk on gün seninle temas yok. Dikkat çekmeyeceksin.” albayın sesi emir niteliğinde, adeta oklar fırlatıyordu.
“Uydu ağının şifresini nasıl alacağım komutanım?” diye Sözünü kesti Yaman.
Çünkü kararını vermişti. Tahir Albay başını kaldırdı, gözlerinin içine baktı.
“Merak etme. Şifre sana ulaşır.”
Sonra daha yumuşak ama ağır bir sesle ekledi, “Kendine dikkat et. Şanın kirlenmeden dön evladım.” İki asker aynı anda selam verdi.
Yaman geri adım atarken, refleksle bir kez daha lojmanlara baktı. Son kez. Son hata.
Askeri araca bindi. Ve Ankara...
Bir yalan aşkın mezarı oldu. On iki yıl.
On iki yıl evlilik hayali kurduğu kadın, şimdi koğuş arkadaşının yatağını ısıtıyordu.
İnsan kendini bundan daha fazla nasıl ezilmiş hissedebilirdi, bilmiyordu.
Camdan son kez baktı. Işık açıktı.
Pencerenin önünde bir silüet duruyordu.
Onu binlerce kişinin arasından tanırdı.
Yanılmazdı.
Göz pınarından tek bir damla yaş süzüldü.
Sessiz. İz bırakmadan. Aslı Dereliue ait son göz yaşı, son anı...
Kapı kapandı. Araç hareket etti. Yaman dönüp tekrar baktığında... İki silüet birbirine sarılmıştı.
Elini ağzına bastırdı. Avucunun içini dişleriyle ısırdı. canı yansa da, belli etmedi. Acıyı bastırmak için değil... Canlı olduğunu hatırlamak için. Araç ilerledi.
Yaman, askeriye duvarlarına sert bir bakış fırlattı. Bu şehre, bu ihanete, bu geçmişe sessizce veda ediyordu..
Bunu hak etmedim, dedi içinden.
Ama bu bir kabus değildi. Çünkü yüzüne yüzüne söylenmişti her şey. Başını kaldırdı. Deniz mavisi gözlerini aracın kamuflaj desenli tavanına dikti.
Aşk... En diri adamı bile öldürüyordu.
Cebinden sigarasını çıkardı. Yaktı. Dumanı tavana üfledi. Kafasının içindeki sesler sustu. Bir tanesi hariç.
“Beni sana hangi çiçek hatırlatıyor Yaman?”
Bir duman daha. Araba karanlığı yarıyordu. Sokak lambaları birer birer geride kalıyordu.
Hangi mevsimdi? Bilmiyordu. Ama kendi ömrü artık kara kıştı...
Koltuk başlığına yaslandı. Unutmayacaktı. ona yapılanları asla unutmayacak, öfke ve kin damarlarında kan yerine akacaktı.
Unutursa... artık onu ayakta tutan hiçbir şey kalmazdı...
***
1 gün sonra...
Cizre’de araç durdu. “Cizre son durak,” dedi şoför. Yaman çantasını aldı. En son indi. Etrafına baktı. Çarşı. Yabancı bakışlar. Gölgeler...
Demek gerçekten bir piçe çobanlık yapacağız, diye geçirdi içinden. bunu canı istediği için söylemisti...
Çantasını omzuna attı. Sert adımlarla yürüdü. Bir telefoncunun önünde durdu. Vitrindeki kaçak telefonlara baktı.
Burada suç gizlenmiyor, dedi içinden.
Açık oynanıyor, kendisi de en acımasız şekilde oynayacaktı...
***