BENİMSİN

1382 Words
EZO O kızın hamile olduğunu söylemesi, babasının sözleri, avludaki insanların bana bakışları… Roma'da başlayan büyülü rüya, Mardin'de uyanılan bir kâbusla sonra ermişti. Koşarak odaya giderken kendime o kadar öfkeliydim ki gözümden tek bir damla yaş düşmüyordu. Çünkü ben bunu hak etmiştim. Üç gündür tanıdığım bir adamın evlenme teklifine “Evet” dersem olacağı buydu. Hangi akla hizmet, yıllarca tırnaklarımla kazıyarak inşa ettiğim hayatımı geride bırakıp tanımadığım bir adamın peşine düşmüştüm. Ne bekliyordum ki? Birkaç gece güzel vakit geçirip tadında bırakmak varken böyle bir aptallığı nasıl yapabilmiştim? “Geri zakalısın sen Ezo!” diye mırıldandım kendi kendime. Daha önce hiç bu kadar büyük bir pişmanlık duyduğumu hatırlamıyordum. Odaya girer girmez gözüme ilk çarpan şey, dağınık yatak oldu. Bartu’dan öyle soğumuştum, öyle nefret ediyordum ki gece o yatakta nasıl seviştiğimizi hatırlamak bile tiksindiriyordu beni. Bakışlarımı kırışık yatak örtüsü ve çarşaftan bavuluma çevirdim. Fermuarını sertçe açtım. Sinirden titreyen ellerimle komodinin üzerinden şarj cihazımı alıp bavulun içine özensizce attım. Gece giyindiklerimi yanıma almak istemiyordum; çünkü o adamın elinin değdiği, onun kokusunun sindiği hiçbir şeyi bir daha görmek ya da taşımak isteyebileceğimi sanmıyordum. Tek istediğim bir an önce beni boğan bu konaktan da Bartu’nun yalanlarından da kurtulmaktı. Başıma gelenler yüzünden ne ağlayarak kendime acımak istiyordum ne de onun o pişkin suratını görmek. Sadece ait olmadığım bu yerden, bu gösterişli ama sahte dünyadan gitmek istiyordum. Sanki bu evin kapısından dışarı adımımı atarsam, hayatım eski düzenine dönecek ve her şey sihirli bir şekilde yoluna girecekmiş gibi hissediyordum. Çantamı omzuma atıp bavulumu çekerek kapıya doğru sürükledim ancak birkaç adım kala Bartu durgun görünen yüz ifadesiyle içeri girdi ve kapıyı kapattı. Karşımda dikilen adamı görünce öfkemi içime gömdüm. Sesimi dahi yükseltmeden, gayet sakin çıkan ses tonumla, “Çekil” dedim. Başını iki yana sallayarak, “Gidemezsin!” dedi. Ne öfkeli, ne pişman ne de üzgün görünüyordu. Yüzünde mimik denilen şeyden eser yoktu. En azından nasıl bir pislik olduğu ortaya çıktı diye azıcıkta olsa utanması gerekmez miydi? Ama suratında utanca dair bir belirti de yoktu. Sanki avluda olanlar hiç yaşanmamış, bugün normal sıradan bir günmüş gibi girmişti içeri. Adamın hiçbir şey olmamış gibi davranması, yüzündeki o umursamazlık ve gidemeyeceğimi söylemesi beni içeriden çıldırtıyordu. Ancak öfke kontrolümü bozmasına, onun benden beklediği o duygusal patlamayı yaşamama izin veremezdim. Soğukkanlılıkla, duygusuzca yüzüne bakarak “Aç şu kapıyı!” dedim, “Beni burada zorla tutamazsın.” Bartu bir adım daha yaklaştı. “Gitmene izin veremem, olmaz!” dedi “Konuşacağız” Başkasıyla nişanlanmışken benimle evlenmişti, üstelik kız hamileydi ve babası konağı basmıştı. Hala konuşmaktan bahsediyordu. Bu nasıl bir yüzsüzlüktü? Bu nasıl bir onursuzluktu. Bavulun sapını daha da sıkı kavrayarak “Konuşacak bir şeyimizin olduğunu düşünmüyorum. Zorluk çıkartma” dedim. Cevap vermek yerine ellerini uzatıp bana sarılmaya çalıştı. “Konuşmalıyız, lütfen. Açıklamama izin ver.” Dedi. Refleks olarak kendimi geri çektim, bir adım geriye doğru kaçtım. “Sakın!” dedim, aramızdaki mesafeyi koruyarak. “Dokunma bana. “Açıklama falan duymak istemiyorum. Zira görünen köy kılavuz istemez. Her şey ortada.” Elleri havada asılı kalırken “Ezo! Böyle yapma lütfen” dedi. Adamın arsızlığı karşısında öfkemi zapt etmem gittikçe zorlaşıyordu; damarlarımda dolaşan kan sanki alev almıştı. Sıktığım dişlerimin arasından, “Çekil şurdan!” dedim. Omzumla onu sertçe itip kapının metal koluna dokunduğum o kısacık an, özgürlüğüme kavuşacağımı sanmıştım ama o anda, kalın bir halat gibi arkamdan sarılan kollarıyla beni kendine çekti. Sırtım göğsüne çarpınca bir anda gözüm döndü; mantığımın yerini saf bir kurtulma güdüsü aldı. Beklemediği bir anda, dirseğimi tüm gücümle midesinin üstüne geçirdim. Acı içinde boğuk bir şekilde homurdandı ama beni bırakmaya hiç niyeti yoktu. Aksine, demir bir mengene gibi sardığı kollarını daha da sıktı. “Gidemezsin” dedi. “İzin vermem” İzin vermemek ne demekti, ne sanıyordu bu adam kendini. Kendimi kaybetmenin eşiğinde, ikinci kez dirseğimi aynı noktaya vurdum ve “Bırak beni!” diye bağırdım. “Senden izin isteyen yok” Bartu, acıyla inleyerek “Bırakmayacağım” dedi. O an, gözlerimin önünde bahçedeki o kızın görüntüsü canlandı. Hamile olduğunu söyleyen o kadın… Bana sımsıkı sarılan bu adamın çocuğunu karnında taşıdığını söylediği o saniyede, Bartu benim için çoktan ölmüştü. İçimdeki o yıkıcı öfke, net bir karara dönüştü. “Hemen boşanma davası açacağım!” deyip başımı olanca hızımla geriye doğru, onun suratına savurduğumda ellerini üzerimden çekmek zorunda kaldı. Geri çekilirken “Seni boşamayacağım” dediğini duydum. Başım çarpmanın şiddetiyle zonklasa da, bu acı zerre kadar umurumda değildi. Yüzümü hızla ona döndüm. Burnundan damlayan koyu kırmızı kan, avucunun içine doluyordu. Ona baktığımda içimde gram acıma hissi uyanmadı. İçten içe daha beter olsun istiyordum. Bartu avucunun içindeki kana bakarak, “Dövüşmesini bildiğini söylediğinde seni ciddiye almalıymışım” dedi. Sinirden sol dudağım yukarı doğru kıvrıldı. Alaycı ve buz gibi bir ifadeyle, “Hata!” dedim. “Büyük hata. Ama neyse ki bu hata tek taraflı değilmiş. Sen beni ciddiye almamakla, ben de sana güvenmekle büyük hata etmişiz.” Bana donmuş bir şekilde bakıyordu. Bu kısa duraksama anını fırsat bilip hemen kapıya döndüm, açmaya yeltendim ama izin vermedi. Hızla üzerime atılarak beni belimden yakaladı ve odanın ortasına doğru fırlattı. “Yeter!” diye kükredi. “Kes şunu!” Cebinden anahtarı çıkardığını gördüm. Onu durdurmak, o anahtarı elinden almak için hamle yapsam da maalesef başaramadım. Kapıyı kilitledi. Öfkeyle üstüne yürüdüm, “Beni burada tutamazsın!” diye bağırdım. Kanlı elinin işaret parmağıyla kilitli kapıyı gösterdi. Gözlerinde küçümseyici bir ifadeyle “Çık bakalım çıkabiliyor musun?” dedi. Kapıyı hırsla zorlarken, “Bir kere çıktım yine çıkarım” dedim. O ise, “Bu odadan nasıl çıktığını bilmiyorum ama bu sefer ben izin vermeden asla çıkamayacaksın” dedi. Konuşurken burnundan düşen kan damlaları çenesinden süzülüp açık renkli tişörtüne damlıyordu. Ancak o, sanki canı hiç yanmıyormuş, hiçbir şey hissetmiyormuş gibi davranıyordu. Elinin tersiyle burnundaki kanı silerken “Kimsin lan sen!” diye bağırdım. Birden gözlerini gözlerime dikti. İlk kez kendisiyle böyle bir üslupla konuştuğumdan şaşırmıştı. İnanamıyormuş gibi “Lan mı?” dedi. “Evet ‘lan’. Kimsin sen oğlum?” Sol gözünü kısarak “Oğlum mu?” dedi. Bana afallamış yüzüyle bakan adama daha fazla tahammül edemedim. Hızla üzerine yürüyüp ellerimi göğsüne sertçe indirdim. “Sana kim olduğunu soruyorum! Sağır mısın? Duymuyor musun?” dedim. “Sen kimsin ki beni bu evde tutabileceksin?” Kaşları bu kez öfkeyle çatıldı. Damarlarındaki kanın ısındığı gözlerinden okunuyordu. “Kim olduğumu hatırlatayım, ben senin kocanım” dedi. “Resmi nikahlı karımsın” İşaret parmağımı doğrudan onun göğsüne doğru uzatarak, “Sen benim hiçbir şeyim değilsin artık!” diye bağırdım, “Benim ahlaksız, namussuz, karaktersiz bir yalancıyla işim olmaz. Artık seninle hiçbir bağı kabul etmiyorum. Şimdi o cebindeki anahtarı çıkar ver, gideceğim!” Bana doğru yaklaşmaya çalıştı. Dişlerini gıcırdatarak “Senin yerinde bir başkası olsaydı….” derken, daha cümlesini tamamlamasına izin vermeden sözünü kestim. “Benim yerimde başkası olsa ne olacaktı?” dedim, gözlerimi gözlerinden bir an olsun ayırmadan. “Zoruna mı gitti? İlk defa duyuyormuş gibi davranmayı kes. Az önce aynı kelimeleri, kızını kullandığın adam yüzüne söylediğinde dut yemiş bülbül gibi susuyordun, sesin çıkmıyordu. Ne şimdi bu cesaret?” “Bak… Ağır konuşuyorsun. Altında kalacağın laflar ediyorsun, sus” dedi. “Sen zarar görme diye avluda sesimi çıkartamadım” Beni korumak içinmiş-miş. Söylediği bu söz karşısında sinirden acı acı gülmeye başladım. “Sen bu ucuz yalanlarınla ancak hamile bıraktığın o saf kızı kandırabilirsin, beni değil. Şimdi, hayatımdan siktir ol git!” Bartu bu çıkışım karşısında ellerini göğüs hizasında havaya kaldırdı, teslim oluyormuş gibi bir duruş sergiledi. Fakat burnundan sızan kan hala akmaya devam ediyordu. Gözlerini kısarak, “Benim sabrımı çok fazla zorluyorsun,” dedi, tehditkar bir tonla. “Bak, ben normalde bu kadar sakin, bu kadar anlayışlı bir adam değilimdir. Alttan almam” Alaycı tavrımdan ödün vermeden ona dik dik baktım ve, “Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın” dedim. Bu lafım onu gerçekten kızdırmış olmalıydı ki, ani bir hamleyle kolumu kavradı. Etime geçen parmakları canım acıtsa da ona bunu belli etmemeye çalıştım. Gözlerimin içine delici bir öfkeyle bakarken, gözünün irisi yeşilin en koyu, en tehlikeli tonunu aldı; öfkeden gözlerinin beyaz kısmı kıpkırmızı bir hal almıştı. Burun kanatları her nefes alıp verişinde şişip iniyor, öfkesi tüm bedeninden dışarı taşıyordu. “Ben istemediğim sürece bu evden gidemeyeceğini kafana sok!” dedi, sesi adeta bir hırlama gibi çıkıyordu. “Sen bugüne kadar benim hep aydınlık tarafımı gördün. Karanlık tarafı görmeni hiç tavsiye etmem” Bu halinden ürksemde, beni korkutamayacağını düşünmesi için gözlerimi kırpmadan “Boşanmak istiyorum” dedim. Eli çenemi kavradı. Sıkarak “Sen benimsin” dedi. “Boşanmayı unut”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD