BARTU
Roma’nın o bitmek bilmeyen turistik gürültüsünden kaçıp sığındığım şu ara sokak kütüphanesinde bile huzur yoktu. Önümdeki dosyalara gömülmüş, yapılacak sevkiyatların detaylarını kafamda tartarken sol taraftan gelen o hışırtı ve ardından kopan o küçük ama tiz nida dikkatimi dağıtmaya yetti:
“Hayır ya, şaka mı bu?”
Birisi Türkçe konuşmuştu. Bende kütüphanedeki diğer insanlarla aynı anda merakla başımı kaldırdığımda, yan masada sarı elbiseli, saçları sanki az önce rüzgarla kavga etmiş gibi dağınık bir kız gördüm. Elindeki kitabın sayfalarını hırsla çeviriyor, bir yandan da kendi kendine söyleniyordu. Ancak yüzünü tam olarak gördüğümde bir an duraksadım. Roma’nın o meşhur heykelleri gibi kusursuz bir yüzü vardı ama o heykellerin aksine canlıydı, nefes alıyordu ve iri kahverengi gözlerindeki o deli dolu enerji, insanın içindeki tüm durgunluğu sarsacak kadar güçlüydü. Bir an için dosyaları ve ertesi gün gitmek zorunda olduğum Milano’yu tamamen unuttum.
Kütüphanedekiler kıza ters bir bakış fırlatırken Türk olduğunu anladığım için “Sorun nedir?” dedim,
Kız, sanki dünyanın en büyük felaketiyle karşılaşmış gibi gözlerini kocaman açıp bana baktı. Gözlerinde o durdurulamaz, çılgın enerjiden bir parça vardı. “Sorun mu? Sorun tam bir dram!” dedi, kitabı havada sallayarak. “Kaç gündür bu gizemli aşığın kim olduğunu öğrenmek için okuyorum ve tam sonuca ulaşacakken... Görüyor musun? Son on sayfa yok! Koparılmış! Kim yapar bunu bir kitaba?”
Yüzündeki o saf isyan ve güzelliği… Soluksuz konuşması… Geveze kadınlara, özelliklede bağırarak konuşanlara hiç tahammül edemesemde bu başkaydı. Kabul ediyorum, aklımı başımdan almıştı. Şaşkınlığımı gizleyip dosyalarımı kapattım ve arkama yaslandım. “Hangi kitap o?” diye sordum.
Kitabın kapağını bana doğru çevirdi. Gülümsedim. Bu, yıllar önce Roma'daki öğrencilik zamanlarımda yalnızlığımı paylaştığım o eski romanlardan birisiydi. İtalyancamı geliştirmek için o dönem sıkça kitap okurdum.
“Adam aslında kadının yıllar önce kaybettiği çocukluk arkadaşı olduğunu anlıyor. Ama bunu ona söyleyemeyecek kadar geç kalıyor ve Trenitalia’nın o meşhur gecikmeli trenlerinden birine binip şehri terk ediyor.” Dedim.
Kızın elindeki kitap masaya pat diye düştü. Dolgun dudakları aralanmış, sanki karşısında bir kahin varmış gibi bakıyordu. “Sen... Sen sonunu biliyor musun? Yani adam gidiyor mu gerçekten? Mutsuz mu bitiyor? Şaka yapıyorsun herhalde! Senin gibi adamların böyle dramatik r******r okuması şaşırtıcı”
‘Konuşmayı çok seviyor olmalı’ diye geçirdim içimden. Benim için yaptığı ‘senin gibi adamlar’ söylemine tebessüm ederek ceketimin düğmesini ilikleyip ayağa kalktım. İşim vardı, vaktim dardı ama bu kızın şaşkın ve neşeli hali, sıkıcı iş toplantılarından çok daha ilgi çekici gelmişti.
“İş için buradayım,” dedim ciddiyetle. “Ama bazen, yarım kalan hikayeleri tamamlamak gerekir. İstersen o son on sayfayı sana bir kahve eşliğinde anlatabilirim. Tabii o kadar süre sessiz kalabilirsen.”
İlk kez kendimi fırsatçı gibi hissetsemde işe yaradı. Kızın gözleri parladı, o bulaşıcı sırıtışıyla arkasına yaslandı. Gözlerini kısarak beni süzdü, sanki bir suçüstü yapmaya hazırlanıyor gibiydi. “Bir dakika, bir dakika...” dedi, işaret parmağını havada sallayarak. “Sen şu an bildiğin bana asılıyor musun? Bu kadar ağır takılıp, sonra 'gel sana hikayenin sonunu kahveyle anlatayım' falan? Bu taktikler hala işe yarıyor mu ya?”
Ciddiyetimi bozmadan ona baktım. Ses tonumu hiç değiştirmeden, gayet doğal bir tavırla cevap verdim:
“Ne alaka? Sana yürüdüğümü de nereden çıkartıyorsun”
“Yürümek mi?” dedi. Yüzündeki o oyuncu ifade bir anda dondu. Havada sallanan parmağı öylece kaldı, gözleri hayretle açıldı. Birkaç saniye sadece yüzüme baktı. Az önce Türkçe konuşmasına şaşıran bendim, şimdi sıra ondaydı.
“Sen...” dedi. “Sen... Türkçe biliyorsun!”
“Evet, çünkü anadilim” dedim “Ve, bir kütüphanede bağıra bağıra yırtık sayfalara isyan eden birine yardım etmeye çalışıyorum. İtalyan sanmıştın galiba?”
Çevremizdekiler bize “Kesin şunu” der gibi bakarken kız, az önceki özgüvenli halinden sıyrılıp mahcup bir kahkaha patlattı. O kadar içten gülüyordu ki, hayatımda daha önce bu kadar güzel gülen bir kadın görmemiştim, üstelik sesli bir şekilde gülüyordu. Normalde böyle gülen kadınlardan da hiç haz etmezdim ama bununkisi çok içtendi. Kütüphanedeki yaşlı görevli bize doğru sert bir “Şşşt!” yolladı. Hemen ağzını eliyle kapattı ama omuzları hala sarsılıyordu. Fısıltıyla devam etti:
“Rezillik! Gerçekten tam bir rezillik. Ben de yarım saattir içimden 'Vay be, İtalyan asaletine bak, adamdaki karizmaya bak' falan diyorum. Meğer bizim topraklardanmışsın. Ben Ezo bu arada. Burada, bir restoranda şeflik yapıyorum. Yani aslında daha çok mutfakta terör estiriyorum diyebiliriz.”
Elimi uzattım, “Bartu,” dedim. “İş için buradayım. Mermer ihracatı üzerine bir iki görüşme... Ama görünen o ki, bugün mermerlerden daha sert bir kayaya, yani senin sonu yırtık kitabına çarptım.”
Ezo, uzattığım elimi sanki kırk yıllık dostuymuşum gibi sıkıca kavradı. Teninin tenimde hissettirdiği duydu garipti. Sanki dokunmaya alışık olduğum, yıllardır tanıdığım biriydi. “Memnun oldum Bartu! Ama bak söyleyeyim, o kahveyi içeceğiz. Hem madem Türk’sün, o son on sayfayı bana öyle sıradan bir espressocuda değil, benim bildiğim gizli bir terasta anlatman lazım. Söz veriyorum, çok konuşup başını ağrıtmam...”
Dosyalarımı çantama yerleştirirken gülümsediğimi fark ettim. Roma’nın gri havası bir anda Ezo’nun sıcak gülümseyişiyle aydınlanmış gibiydi.
“Pekala Ezo,” dedim çantamı omzuma asarak. “Önce o kahve, sonra da şu kayıp son on sayfa. Ama bir şartla; yüksek sesle konuşmak, bağırmak yok.”
“Söz, toprağım” deyip sırtıma bir tane patlattı. Güzel falandı ama biraz da kırıktı galiba.
Kütüphaneden çıktığımızda beni daracık, taş duvarlı bir sokağa soktu ve çiçeklerle sarılı, küçük bir terası olan kafeye yönlendirdi. “Burası benim sığınağım,” dedi göz kırparak.
İçeriye girdik. Herkes ona selam veriyordu. Buranın müdavimi olduğu belliydi.
Masada karşılıklı oturduğumuzda, Ezo’nun bakışları kafenin köşesindeki masaya kaydı ve yüzünde kocaman, içten bir gülümseme belirdi. “ Signor ve Signora Bianchi!” dedi heyecanla. “Bartu, çok özür dilerim, sadece bir saniye. Bizim restoranın en sadık, en tatlı müşterileri. Onları selamlamadan geçemem.”
Müsaade isteyip masadan kalktı. O birkaç adımlık mesafeyi yürürken, arkasından onu izlemekten kendimi alamadım. Diz üstü olan sarı elbisesi o adım attıkça siyah saçlarıyla birlikte dalgalanıyordu. İnce belinin kıvrımı, narin yapısıyla fiziksel olarakta en az yüzü kadar dikkat çekiciydi. İtalyan çiftle konuşurken ellerini kollarını öyle bir neşeyle kullanıyordu ki, uzaktan onu izlerken içim kıpır kıpır oldu. Hayatımda enerjisi bu kadar yüksek olan bir kadın olsaydı belki de daha mutlu, daha merhametli bir adam olabilirdim.
Birkaç dakika sonra, yüzünde o mahcup ama tatlı gülümsemesiyle geri döndü. “Kusura bakma, es geçemedim,” dedi sandalyesine yerleşirken. “Her hafta sonu gelirler, bana kendi torunlarıymışım gibi davranırlar. Neyse, nerede kalmıştık?”
Garsondan iki sert espresso istedik. Onu izlerken sormadan edemedim. “Ne kadar zamandır Roma’dasın? Bu kadar akıcı İtalyanca ve bu kadar sıkı dostluklar... Kolay kurulmaz. Seni onlarla konuşurken duydum”
Garson kahvelerimizi masaya bıraktığında “6 yıl oldu,” dedi, espressosundan küçük bir yudum alarak. “Üniversite için gelmiştim aslında. Gastronomi okumaya... Ama sonra buraların havası mı, yoksa mutfağının büyüsü mü çarptı bilmiyorum, dönemedim. Türkiye artık çok uzak bir anı gibi geliyor bazen.”
“Peki ya ailen?” diye sordum, sesimdeki merakı gizleyemeyerek. “Onlar özlemiyor mu seni?”
Soruyu sorduğum an, masadaki o neşeli hava aniden dağıldı. Ezo’nun o parlayan gözleri bir anda söndü. Yanlış bir soru sorduğumu anladım. Belki de ailesi ile arası bozuktu. Ama hemen kendini toparladı, gülümsemesini yüzüne bir maske gibi taktı. “Bir ailem yok,” dedi, sesi az önceki neşesinin aksine dümdüz ve pürüzsüzdü. “Varsa da tanımıyorum. Ben Urfa’da, bir kimsesizler yurdunda büyüdüm.”
Bunu duymayı beklemiyordum işte. “Üzüldüm,” diyebildim sadece. “Peki... O yurttan çıkıp İtalya’ya, buraya kadar nasıl geldin? Bu büyük bir başarı.”
Gülümsedi, bu seferki gülüşü biraz daha gururluydu. “Yurtta yemek saatleri benim en sevdiğim zamanlardı. O dev kazanlarda pişen yemeklerin kokusu bana huzur verirdi. 17 yaşındayken uluslararası bir vakfın düzenlediği genç yetenekler yemek yarışmasına katıldım. Kendi tarifim olan baharatlı bir ana yemekle bölge birincisi oldum. O vakıf sayesinde burs kazandım ve kendimi bir anda Roma’da buldum. Yani hayat beni mutfağa fırlattı, ben de burada kalmayı seçtim.”
Derin bir nefes alıp bana doğru eğildi, konuyu değiştirmek istediği belliydi. “Eee, peki ya sen ağır abi? Sen nerelisin? Mermer dedin, iş dedin... Kimdir bu gizemli Bartu?”
“Ben aslen Mardinliyim,” dedim, memleketimin adını söylerken her zaman hissettiğim o aidiyet duygusuyla. “Toprağım gibi biraz sertimdir sanırım. Aile işimiz mermer ocakları. Dağlardan o koca taşları söküp dünyaya gönderiyoruz. Şimdi de Milano ve Roma hattında yeni bir mimari proje için bağlantılar kurmaya çalışıyorum. Anlayacağın, benim hayatım senin aksine biraz daha gri ve taşlarla dolu.”
“Mardinli demek...” dedi Ezo, gözlerini kısıp beni tekrar süzerek. “Şimdi o bakışlarındaki derinliğin ve bu 'ağır' tavrın sebebi anlaşıldı. Taşla uğraşan adamın kalbi de mermer gibi sağlam olur derler...”
Farklı bir yaklaşımdı ama kalbimin taş gibi sert olduğu konusunda haklıydı. “Güzel tespit” dedim.
“Peki, ya ‘Bartu’, Mardin de çok tercih edilen bir isim olmamalı”
“Babamın askerde sevdiği bir komutanının adıymış” diye açıkladım. “Benim doğduğum günlerde şehit olunca adımı Bartu koymuşlar”
“Bu isim sana yakışmış” dedi.
Benim sağlamlığımdan, Roma’daki öğrencilik yıllarımdan başladık konuşmaya. Yine, hayatım boyunca bir günde ağzımdan bu kadar kelime çıkmamıştı herhalde. Ben konuştukça daha çok şaşırıyordu. Saatler süren kesintisiz sohbet, telefonumun masanın üzerinde ısrarla titremesiyle bölündü. Ekrandaki saate baktığımda kaşlarım çatıldı; akşamki iş yemeğine geç kalmak üzereydim.
“Gitmem lazım,” dedim. Ceketimi sandalyenin arkasından aldım. “Çok önemli bir görüşme, erteleyemem.”
Ezo, boş kahve fincanıyla oynarken duraksadı. Yüzünde çocuksu bir hayal kırıklığı belirdi. “Ama daha kitabın sonunu konuşmadık?” dedi, “Beni böyle yarım yamalak bir sonla mı bırakacaksın yani?”
Ayağa kalkıp “Yarın Milano’ya geçeceğim. İşim ne kadar sürer, bilmiyorum. Ama beş gün daha İtalya’dayım. Eğer işim erken biterse bir dahaki görüşmemizde o son on sayfayı bizzat anlatırım.”
Ezo “Tamam” deyince “İstersen numaranı ver. Yüz yüze görüşemesek bile... sana telefonda anlatırım. Bir okuyucuyu boşlukta bırakmak benim de vicdanıma sığmaz.” Dedim, sanki çok vicdanlıymışım gibi.
Birbirimizden numaralarımızı aldıktan sonra kafenin önüne çıktığımızda, Roma’nın sokak lambaları çoktan yanmıştı. Az önce kafe personelinin çağırdığı taksi beni bekliyordu.
Tokalaşmak için elini uzattı. “Görüşürüz o zaman, mermer adam,” dedi neşeyle.
Elini sıktım. Teni sıcacıktı. “Görüşürüz Ezo. Kütüphanelerde sessiz olmaya çalış” dedim.
“Olurum”
Taksiye bindim. Dikiz aynasından arkama baktığımda, Ezo bana el salladı. O an, bu neşeli kızın hayatıma girmesinin sadece bir tesadüf olup olmadığını düşündüm.
Tam o sırada telefonum tekrar çalmaya başladı. Cebimden çıkardığımda ekranda: “Annem” yazıyordu.
Tebessüm eden yüzüm aniden ciddileşti. Saatlerdir konuşmaktan çenem yorulsa da “Efendim anne?” dedim.
“Oğlum ne zaman döneceksin?” diye sordu.
“Beş gün daha buradayım, biliyorsun” dedim.
“İtalya’ya ne zaman gitsen burayı unutuyorsun” dedi. “Hazırlıklar son sürat devam ediyor ama ben senin kendi düğününe yetişememenden korkuyorum artık.”