KIZIMIN NAMUSU

1340 Words
BARTU Ezo’ya “Camdan uzaklaş,” dedim ama sesimdeki sertlik bile onu durdurmaya yetmedi. İnce tül perdeyi aralamış, avluda kopan kıyameti anlamaya çalışıyordu. Panik içinde “Kim bu adam, o kız kim Bartu? Neden seni çağırıyor?” dedi Sinirden bütün vücudum bir yay gibi gerilmişti; damarlarımda akan kanın basıncını şakaklarımda hissediyordum. Dışarıda, avazı çıktığı kadar bağıran Cezmi ve hemen yanında, toz toprak içinde yere çökmüş sessizce ağlayan Meryem... İçeride ise Ezo’nun bitmek bilmeyen, cevabını vermekten korktuğum soruları… Kendimi dört bir yandan kuşatılmış, kapana kısılmış hissediyordum. Cezmi Ağa’nın eli silahlı adamları birer birer avluyu doldururken, silahını belinden çıkartıp namlusunu gökyüzüne doğrulttu ve o kulak tırmalayan patlamadan hemen önce bağırdı: “Korkak gibi saklanacak mısın?” dedi, “Çık dışarı Bartu!” Silah patlayınca Ezo çığlık atarak koluma yapıştı, tırnaklarını korkuyla etime geçirdi. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim, saf bir dehşet vardı “Ne olur konuş artık,” dedi, sesi titreyerek. “Kim bu adam, senden ne istiyor?” Avlu gittikçe kalabalıklaşıyordu; bizimkiler de meydana dökülmüştü. Amcam, annem, yengem, Enise anne… Hepsi dışarıdaydı ve Cezmi’nin öfkesinin namlusunun ucundaydılar. Annemin yüzündeki o mahcup ve korku dolu ifadeyi buradan bile görebiliyordum. Ezo’nun omuzlarını tutup kendime çektim, gözlerime odaklanmasını istedim. “Beni burada bekle, birazdan döneceğim,” dedim. “Ne oluyor? Ben anlamıyorum” dedi. “Anlatacağım. Bekle” dedim. Ağlamaya başladı, “Ya seni öldürürse?” dedi. Korkudan beti benzi sararmış, dudaklarının rengi kaçmıştı. O an, bu topraklara ait olmayan bu kadını buraya getirerek ne büyük bir risk aldığımı ilk kez anladım. “Korkma, bana hiçbir şey olmayacak,” dedim, “Sessizce burada bekle ve dışarıda ne görürsen gör, ne duyarsan duy odadan çıkma.” Başını hızla iki yana sallıyordu. “Olmaz!” dedi kesin bir dille. “Gitmeni istemiyorum!” “Ama gitmek zorundayım, Ezo” diyerek hemen üzerime eşofman altlarımdan birisini ve siyah tişörtümü giyindim. Hareketlerim seriydi, zaman daralıyordu; Cezmi’nin sabrı çoktan tükenmişti. Ezo gitmemem için neredeyse ayaklarıma kapanacak kadar yalvarıyordu. Şaşkındı, paramparçaydı ve en önemlisi de ölmemden korkuyordu. Belki de Cezmi’nin yarattığı o vahşi atmosfere o kadar odaklanmıştı ki, avlunun ortasında perişan halde oturan Meryem’in kim olduğunu, neden orada öylece yere çöktüğünü bir daha sormamıştı. “Lütfen gitme!” Ezo beni ikna etmeye çalışırken, dolabın en üst rafında, kimsenin ulaşamayacağı o gizli bölmede bulundurduğum silahlardan birisini aldım. Tabancanın o soğuk, metalik gövdesini gördüğü an adeta ruhu çekildi, ürktü. Benden sanki bir canavardan kaçıyormuş gibi birkaç adım geriye doğru sendeledi. “Siz… Burası… Neye düştüm ben?” dedi, sesi artık bir fısıltıdan ibaretti. İtalya’daki o nazik, romantik adamdan sonra eli silahlı gördüğü beni eminim tanıyamıyordu. Ama tanıyacak, öğrenecekti. Silahı arka belime takarken bakışlarımı ona diktim. “Sana her şeyi açıklayacağım,” dedim ve Ezo’nun titreyen kollarından tutup gözlerinin tam içine, o derin kahverengiliklere baktım. “Burada bekleyeceksin. Söz döneceğim.” Cümlesine “Ama…” diye başlarken konuşmasına, yeni bir itiraza veya korkuya fırsat vermeden dudaklarına küçük, sıcak bir öpücük bıraktım. Bu hem bir mühür hem de bir güvenceydi. Çünkü dışarıda ki sesler, bağırışlar gittikçe yükseliyordu. Hızla kapıdan çıktım. Koridora adım attığımda, arkamdan gelmesini engellemek için ne olur ne olmaz diye kapının üzerindeki anahtarı aldım ve dışarıdan kilitledim. Ezo içeriden kapı kolunu zorlayarak, “Ne yapıyorsun?” derken saniyeler içinde üzerini kilitledim. Arkamdan kapıyı yumrukladı, ismimi hıçkırıklar içinde haykırdı. “Bartu!” diye bağırdı. Alnımı bir anlığına soğuk ahşap kapıya yasladım, derin bir nefes alıp fısıldadım: “Bizim iyiliğimiz için burada kalmalısın.” Merdivenleri birkaç basamak birden atlayarak aşağıya indim; avluya çıktım. Avluda tam bir mahşer yeri manzarası vardı. Amcam, Cezmi Ağa’nın o dinmek bilmeyen öfkesini yatıştırmaya çalışıyordu. O an, Enise annenin yerden kaldırmaya çalıştığı, hıçkırıklar içinde sarsılan Meryem’i gördüm. Üzerindeki o perişan hal, gözlerindeki o derin uçurum… Bakışları yüzüme değdiği an, ruhumun en ücra köşelerinde bir sızı hissettim. Hiçbir şey demiyordu ama gözleri “Beni yarı yolda nasıl bırakırsın?” diyordu adeta. Cezmi Ağa beni görür görmez, gözü dönmüş bir boğa gibi üzerime doğru yürüdü. Yanındaki adamlar da adeta tek bir vücut gibi onunla birlikte hareket ettiler; saniyeler içinde çevremi sarıp beni çembere aldılar. “Sen nasıl bir adamsın Bartu!” diye bağırdı, “Verdiğin sözden nasıl dönersin? Bizim şanımıza, şerefimize bu hançeri nasıl saplarsın?” Yukarıda, kilitli kapının ardındaki Ezo’nun bu dehşet dolu konuşmaları duymasından ölesiye çekiniyordum. Sesimi mümkün olduğunca soğukkanlı tutmaya çalışarak, “Yeter Cezmi Ağa, insan gibi konuşabiliriz,” dedim. Ellerimi iki yana açarak onu sakinleştirmek istedim. “Böyle bağırmaya, bütün ortalığı ayağa kaldırmaya gerek var mı? Gel içeri geçelim.” Cezmi Ağa’nın dişlerini gıcırdattığını, kemiklerinden gelen o çatırtıyı buradan duyabiliyordum. Onu çocukluğumdan beri tanırdım ama ilk defa böylesine kontrolsüz, böylesine vahşi bir öfkeyle dolduğuna şahit oluyordum. Gözleri kan çanağına dönmüştü; her an elindeki silahı ateşleyip beni öldürecekmiş gibi bakıyordu yüzüme. “Düğüne iki gün kala vazgeçmek ne demek lan!” diye kükredi tekrar. “Benim kızım senin oyuncağın mıydı?” Ezo’nun yukarıda her kelimeyi bir dehşet senaryosu gibi zihnine kazımasından korkarak, sesimi iyice alçaltıp kısık bir tonda, “Meryem’le yapamayacağımı anladım Cezmi Ağa,” dedim. Eğer ben kısık sesle konuşursam, o da belki bir anlık sağduyuyla sesini kısar, bu rezalet daha fazla büyümeden bir orta yol buluruz diye umuyordum ama nafileydi. Benim sükunetim onun ateşine benzin dökmekten başka bir işe yaramıyordu. “Sen nerede yaşadığını unuttun galiba Bartu! Burası Mardin!” dedi, işaret parmağını göğsüme doğru bir bıçak gibi sallayarak. “Düğüne iki gün kala nişandan dönülen, kıza bu topraklarda ne gözle bakarlar bilmez misin sen?” Silahını namlusunu tam alnımın ortasına dayadı. Annem “Cezmi ağa yapma” derken “Sen benim kızımın namusunu beş paralık ettin, adını kirlettin.” Dedi. EZO Adam Bartu’nun alnına silahı dayayınca, damarlarımdaki kanın donduğunu hissettim. Göğüs kafesim daralıyor, aldığım nefes ciğerimi yakıyordu. Panik içinde kapıya koştum; sanki o kapıyı açabilirsem dışarıdaki o vahşi dünyayı durdurabilirmişim gibi bir yanılsamaya kapılmıştım. Kapı kolunu delicesine aşağı yukarı zorladım ama nafileydi; kilitliydi. Bartu beni buraya, bu kör düğümün içine hapsetmişti. Ellerimle kapının sert ahşabına art arda vurdum, avuçlarımın içi yanana kadar devam ettim. Sesim çatallanarak “Biri bana yardım etsin! Açın şu kapıyı!” diye bağırdım. Ama ne bir ayak sesi geldi ne de kilidin döndüğünü hissettim. Çaresizlik içinde tekrar pencereye koştum, tüllere tutunarak avluyu izlemeye başladım. Manzara değişmemişti, aksine daha da kararmıştı. Silah hâlâ Bartu’nun alnındaydı ve o, bir milim bile kıpırdamadan, o namlunun ucunda duruyordu. Kalbim korkudan, göğüs kafesimde kuş gibi çırpınıyordu. Amcası, annesi, diğerleri… Dudaklarının kıpırdadığını, bir şeyler anlatmaya, ortamı sakinleştirmeye çalıştıklarını görüyordum ama uğultudan sesleri seçemiyordum. Sadece o silahlı adamın, sanki göğü yırtmak istercesine haykırdığı “Sen bunu nasıl yaparsın!” feryadı kulaklarımda yankılanıyordu. Hayatımda daha önce hiç, ama hiç bu kadar büyük bir korkuyla sınandığımı hatırlamıyorum. Zihnimde fırtınalar kopuyordu. Bartu ne yapmıştı? Bu topraklarda bir adamın alnına silah dayanmasına sebep ne olabilirdi? O kız… Bir enkaz gibi duran o perişan kız… Her şey onunla ilgili olabilir miydi? Kendi kendime “Yok ya,” diye mırıldandım, gerçeklerden kaçmak ister gibi başımı iki yana salladım. “Kız ne alaka? Biz evliyiz…” Ama aklımdan geçen bu ihtimal, korkumla birleşince içimdeki huzursuzluğu bir çığ gibi büyüttü. Göğsüme karanlık ve kötü bir his çöktü. Tam bu sırada, kulaklarımda mucizevi bir yankı gibi o metalik sesi duydum: Klik. Kilidin sesiydi bu. Birisi dışarıdan kapıyı açmıştı. Beklemeden kapıya doğru fırladım, kapı koluna tüm ağırlığımla çöktüm ve kapı ardına kadar açıldı. Koridora baktım; bomboştu. Beni kimin kurtardığını, o anahtarı kimin çevirdiğini düşünecek ne vaktim vardı ne de mecalim. Merdivenlerden, basamakları görmeden, adeta uçarcasına indim. Konağın o devasa kapısından avluya çıktığım anda, o silahlı adamın haykırışı kulaklarımda patladı: “İptal ettiğin o düğün bugün akşam yapılacak Bartu!” dedi. “Kızımın namusunu kirlettiğin gibi, aynı hızla temizleyeceksin! Söz verdiği gibi Meryem’le evleneceksiniz.” Sanki birisi, üzerinde durduğum zemini dev bir halıymış gibi ayaklarımın altından yavaşça çekiyordu. Yer ayağımın altından kayarken, gözlerim Enise annenin koluna girdiği o kıza takıldı. Meryem…iki büklüm duran o kızdı. Ayakta zor duruyordu. “Kızımın namusu… Düğün iptali… Kirlettiğin gibi temizleyeceksin… Evleneceksiniz” İşittiğim her bir kelime beynimin içinde bir mağarada yankılanır gibi dönüp duruyordu. Kelimeleri tanıyordum ama zihnim onlardan bir anlam çıkarmayı reddediyordu. Kurmak istediğim o bağ, kalbimi parçalayacak kadar ağırdı. Mardin’in yakıcı Haziran sıcağının ortasında, dondurucu bir ayazda çırılçıplak dışarıda kalmış gibi üşüyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD