ALACA/ "Su Ve Ölüm"

3076 Words
Mescid-i Aksa murabıtları anısına ithafen... Zaman, insanlığın yalnızlığından faydalanıp ensesine bir anda binmek için bekleyen müthiş bir üstat olmalıydı. Muazzam ayarlamaları üstlenip, bütün olayların uçlarının birbirlerine bağlanmasını sağlıyordu hiç şüphesiz. Biz, her şeyden habersiz olacakların gölgesinde masum masum otururken, o beklenmedik bütün durumları bir anda yaşatıp hepimizi tek tek dumura uğratıyordu. Ona direnenler tarihin en üst sayfalarında, en ince ayrıntısıyla anlatılırken ona karşı yenilenler o tozlu sayfalar arasında yok olmuşlardı. Ve sayıları  hiç az değildi. İşte ben yıllardır direnenlerden sadece birisiydim. Şimdi bir anda enseme binmiş, arkadan boğazımı sıkan elleriyle nefesimi kesmeye çalışıyordu. Sırtını yere değdirdiğim an, sayfalarına yazılacaktım hiç şüphesiz. Ama şu an beni dizlerimin üzerine çöktüren oydu… Elimdeki kâğıtla, göğsümün tam ortasından vurmayı başarmıştı bile. Düşmemin an meselesi olduğunu iliklerime kadar hissedebiliyordum. Kaç dakikadır bu klozetin üzerinde böyle oturduğuma dair bir fikrim yoktu. İyice ğırlaşan omuzlarım başımı taşımakta güçlük çekiyordu. Vakit yavaş yavaş, sıyrıla sıyrıla geçerken pek bonkör davranmıyordu daha fazla zaman tanımak için… Tıklatılan kapının sesi ile sıkıntıyla burnumun kemerini tuttum. Avuçlarımın arasında bir ton ağırlıkmış gibi gelen kağıdın varlığına bakılırsa kısa bir süre değildi burada olmam. Olduğum kabinin kapısı birkaç kez daha tıklatıldıktan sonra artık çıkmam gerektiğinin sinyallerini alıyordum. Kâğıdı tekrar katlayıp zarfa itina ile yerleştirdim. Zarfı pantolonumun cebine koyduğumda kabinin kapısı tekrar tıklatılmıştı. Midemde karıncalanan garip bir hisle, tıklatılan kapı kafamın içerisinde zonkluyor gibiydi. Derin bir nefes alıp kapının kolunu indirdiğim vakit, karşımda duran kavruk tenli bir çocuk sinirle suratıma doğru üfleyerek konuştu. “Bütün kabinler dolu, tuvalette otlanmanı bekleyemem.” Ben sakin bir adam olmayı hiçbir zaman becerememiştim fakat şu an isteyeceğim son şey saçma bir tuvalet kavgasına karışmak olurdu. Muhtemelen buna benzer bir şey gerçekleşirse de, kafasını klozet deliğine sokacağımdan adım kadar emindim. Tam önünde durduğum adamın gözlerine tepkisizce bakıp geçmesi için bir adım yana kaydım. Kendisine açılan yolu fark edince diklendiğini zannettiği garip bir bakışla kabinin içerisine girdi. İçimden yapacağı tek hareketin bu olmasını umuyordum çünkü zaten yükselen nabzım çatacak adam arıyordu. İçimden sunduğum beklentilerimi duymuş gibi kurduğu cümle ile hızla arkamı dönmeme neden olmuştu. “İşte böyle miyavlatırım kedicik.”  Kendince medeniyet dersi verdiği adamın onu b*k havuzunda yüzdüreceğinden haberi yoktu. Bir anda dönmem aşağılık bir gülümseme ile beni süzmesine sebep olmuştu. Hızla, “Söylediğini tekrar et.” diye konuştum. Dalga geçtiğimi zannediyordu belli ki. Sağ eliyle omuzuma vurup “Haydi, sınıfına yürü.” dediğinde miidemde uçuşan o his bir anda tepeme kadar yükseldi. Ellerimle boğazına hızla sarılıp, kabinin duvarına çarptığımda tuvaletin içerisinde inanılmaz bir sessizlik olmuştu. Yapıştığı duvarda neye uğradığını şaşıran yüzü, yumruklamam için mükemmel bir kum torbası gibiydi. “Sana tekrar et dedim.” Diye bağırdığım zaman yerinden fırlamış gibi kirpiklerinin korku ile kaşlarına yapıştığını görebiliyordum. Duyamıyormuş gibi yaparak hızla kafamı yüzüne doğru yaklaştırdım. Etraftaki kimsenin müdahil olmayacağını o da çok iyi biliyordu. Hızla “Öz.. Özür dilerim…” dediğinde boşta kalan elimle klozetin kapağını açtım. Boynundaki elim ensesine kayarken, içimde biriken şeyin bu çocuk için olmadığını çok iyi biliyordum. Kafasını klozete doğru eğerken, “ Tamam. Tamam. Ne olur yapma, özür dilerim.” sesleri, yankı yapan tuvalet kabinlerinin arasına dalga dalga yayılıyordu. Onunla beraber eğildiğim klozette başını sabit tutarken, arkamdan gelen fısıltıları işitebiliyordum. Onu klozete doğru iten ellerime iki kolu ile hızla yapışmış durmam için yalvarıyordu. Korkudan kızaran yüzünün ısınmaya başladığını hissedebiliyordum. Biraz daha devam etmek istemediğimi fark ettiğimde, hızla klozetten uzaklaştırıp kabinin duvarına doğru fırlattım bedenini. Pazulu vücudunun bu kadar hızlı savrulmasını ben de beklemiyordum. Kabinin köşesine sindiğinde, sesimi herkesin duyması için iyice yükselttim. Titreyen tek kişinin o olmadığına adım kadar emindim. “Demek ki neymiş?” Yüzümü bizi izleyenlere dönüp konuşmaya devam ettim. “Karşımızdakini tanımadan böyle aptalca yükselmiyormuşuz. Yoksa sonumuz, klozet içinde yüzen bir kafaya dönüşebilirmiş.” Öne doğru birkaç adım atıp, arkamda bıraktığım çocuğun suratına kabin kapısına çarptıktan sonra hızla çıktım tuvaletten. Sınıfa gitmek dışında hiçbir çarem olmadığını iyi biliyordum. Hızlı ama isteksiz adımlarla yürürken biraz önce bir boyuna sarılmış olan avuçlarım acıyordu. Uzun koridorun açıldığı bir sürü kapı vardı. Sürekli giren çıkan bir sürü adamla aynı yerdeydim. Etrafımdaki insanların varlığı bile rahatsız olmam için büyük bir sebepti.  Kapıya doğru yaklaştığımda Bay Perllman da tam karşı taraftan bana doğru yürüyordu. Seyrek saçlarının üzerinde duran kipa her zamanki yerindeydi. Lacivert takım elbisesinin tek bir kırışıklığı dahi yoktu. Yürürken kaldırdığı burnu o kadar dikti ki, başını ellerimle tutup eğsem bile gözlerinin önünü görmeyeceğinden neredeyse emindim. Hemen birkaç adım arkasından yürüyen Eliza ise kadrajımın en dikkat çeken oyuncusuydu. Simsiyah tişörtü, saçları ile aynı renkti. Bedeninin bir parçasıymış gibi üzerinde yapışan pantolonunu uzuvlarından ayırmak oldukça zordu. Kalın topuklu bot gibi ayakkabısı bileklerine kadar uzanıyordu. Boynuna geçirdiği renkli fuları ise iyi bir gizleyiciydi. Hayfa’nın sıcaktan kavrulduğu bu günde giydiği ayakkabıların, sadece bir ayakkabıdan ibaret olmadığını biliyordum. Güzel ve çekici halinin altında yatan aslını bilmek midemi bulandırıyordu. Etrafındaki birçok adamın ve hatta kızların baştan aşağı süzdüğü bu kadın, benim için sahte bir imajinasyondu sadece. Hakkı bilmeyen hiçbir ruhun kalıcılığı olmazdı. Dünyanın en güzel bedeni onda olsa bile. O da en az benim baktığım kadar dikkatli bakıyordu bana. Gözleri, bedenimi baştan aşağı süzerken, sabah yakından gördüğü çakımın bedenime kenetli bir vaziyette hazırda bulunduğunu çok iyi biliyordu. O nedenle bakışları bir süre göğüs kafesimde takılı kalmıştı. Onlardan önce sınıfa girebilmek için iyice hızlandım. Kapıya vardığımda aramızda birkaç adımlık bir mesafe vardı. Başımla Bay Perllman’a selam verdikten sonra ondan hemen önce sınıfa girdim. İlk geldiğim zamanki kadar sakin değildi içerisi. Neredeyse tamamı dolmuş olan sandalyelere ufak bir göz gezdirdiğimde, biraz önce mektup bırakılmış olan sandalyeme başka birisinin oturması gözlerimden kaçmamıştı. Hemen iki sıra arkasındaki boş sandalyelerden birisine yürürken aynı zamanda sınıfı olabildiğince sakin gözlerle süzüyordum. Olmasını istemediğim bir mektup sahibine denk geleceğim diye ödüm kopuyordu. Öyle birinin olmamasını umuyordum. İstemli olarak hareketlerimi biraz daha sınırlamak mecburiyetinde kalıyordum. Eliza ön tarafta boş olan bir sandalyeye geçerken, onu arkadan daha iyi gözetleyebileceğim için daha rahattım. Gözlerim etrafta olur olmadık kişilere takılmak için sürekli bir takipte bekliyordu ama bana doğru bakan hiç kimseyi yakalayamıyordum. Bay Perllman’ın kısa selamlaşmasından hemen sonra herkes ayakta konuşan adama odaklanmıştı. Sınıfa yayılan hiçbir sesi duymuyordum. İstediğim tek şey eğer bu mektubu gerçekten yazan birisi varsa ona dair küçük de olsa bir ipucu yakalamaktı. Derslik benim için kapının altından ağır ağır su alan garip bir odaya dönüştü. Yıllardır içinde bulunduğum bu ortamlarda hiçbir zaman tamamıyla huzurlu hissedememiştim. Ama şu an inanılmaz bir el içeriden kalbimi sıkıp sıkıp bırakıyordu. İlk kez anladım ki benim için anlaşılmadığım yer değil, anlaşıldığım yer kocaman bir cehennemdi. Anlaşılıyor olmak demek, fark ediliyor olmaktı ve fark edilmek demek benim için her an ölümle burun buruna gelmek anlamı taşıyordu. Önünü toparlamakla ömrü geçen bir adamın, arkasını toparlamak içinde büyük bir efor harcamak zorunda kalacak olması büyük bir riskti. Sınıfın içerisi hissettiklerimle su almaya devam ederken tıklanan kapı sesi ile ben dâhil bütün kafalar açılan kapıya odaklanmıştık. İçeriye giren siyahlık ile dersliğe dolan suyun yavaşladığını hissetmiştim. Yürüdüğü yolu ince ince ıslatan suyun ilerlemesi, bir kum saatinin tanelerini dökmesi gibiydi o içeri girince. Bana aykırılığın kol gezdiği buraları, bir anda bendenmiş hissine bulamıştı gelişi. Kibar bir hareket ile kapattığı kapının hemen önünde bekliyordu Aişe. Tüm gözler onda sabitlenmişken, o ise ayakta ona inanamayan gözlerle bakan Bay Perllman’a bakıyordu. Tek bir göz kaçırması yoktu. Tek bir duraksama, tek bir çekince… Dimdik duruyordu ve dimdik bakıyordu, aykırı durduğu zamana, mekana, kişilere… O an, gözlerimin önünde sınıfa ders anlatan adam görüntüsü, görünmez bir silgi ile tamamen silindi. Silinen görüntünün yerini, Aksa’nın avlusunda arkasından sürüklediği grubun önünde, Müslümanlara saldırması için motivasyon konuşması yapan Bay Perllman aldı. Kirpiklerinin hemen altından başlayan iğreti duygusu, hepimizin arasından koşa koşa Aişe’ye saldırdı. Öfke, kanını yavaşça ısıtmaya başladığında bakışlarının altındaki boynu çoktan kırmızıya boyanmıştı bile. O an, o derslik Bay Perllman için dönüşebilecek en büyük arenaydı. Düşürmek için atak beklediği Aişe rakibi, öğrencileri ise en büyük izleyicileriydi. Şaşkınlıktan bir süre sesi çıkmamıştı. Aişe’nin konuşacağını anladığı zaman ise hiç beklemeden lafa atıldı. Çıkan sesi, aniden afallamama sebep olacak kadar kibardı. Oysa o gözleri… “Bayan Haya’nın söylediklerini bu kadar hızlı hayata geçireceğini asla tahmin etmezdim.” Aişe’ye doğru birkaç adım attığında, daha fazla adım atmasının tehlike oluşturacağını düşünür gibi belli bir mesafede durdu. Siyaha bürünmüş olan kadını baştan aşağı süzerek devam etti sözlerine. “Safını çok yanlış yerde değiştirdiğini duydum Naomi.” Bay Perllman’ın sözlerinin muhatabı kızın değişen dini gibi dursa da, kastının bu olmadığını sezinleyebiliyordum. Kırılan cam parçaları üzerinde yürürken, ayağına batmasın diye dikkat eden bir edası vardı. Yanlışlıkla bile denk gelse bütün Müslümanları ortadan kaldırabilecek olan öfkesi gözlerinden okunurken, neden bu kadar kibardı ki sözleri? “Değişen safın sadece beni ilgilendirdiğini düşünüyorum.” Kızın sesi gayet net yayılmıştı sınıfa. İbranice kurduğu cümleye olan hâkimiyetine şaşırmamak elde değildi. Duyurmak istediği ses sadece Bay Perllman için değildi. Buna adım kadar emindim. Görünmeyen yüzünün ardından bana doğru eğilen cesareti, sözcük haline bürünüp dışarı atlıyordu. Elini, kolunu, başının oynayışını bile o kadar iyi kontrol ediyordu ki bir an için onun da bulunduğu yerin tamamen kurgusal olduğu hissine kapıldım. “Bayan Haya’nın sizi durumum hakkında bilgilendirdiğine adım kadar eminim. İzniniz olursa oturmak istiyorum.” Dimdik duruşu, kendini ifade ederken net çıkan kelimeleri meydan okur gibiydi. Çatılan kaşlarını tam olarak göremediğimi fark ettiğimde sandalyemde biraz daha öne doğru eğildim. İşte o an yaptığım şeyin uygunsuzluğunu fark ettiğimde, gözlerini görmek istesem bile hızla önümdeki sandalyenin ayaklarına bakmaya başladım. O gözlediğim bir şüpheli değildi. Ya da dikkat altında tutmam gereken bir Siyonist. Onu daha iyi görmem için hiçbir nedenim yoktu. Hele de o her hali ile Müslüman bir kadınken, yaptığım şey asla uygun değildi. Sandalyesini umarsızca çekip oturduğunda, sesi yeniden sınıfın içerisindeydi. “Bir yanlışı düzeltmek isterim Bay Perllman, ismim Naomi değil Aişe. Bir dahaki hitabınız bu yönde olursa memnun olurum.” Sözleriyle beraber kapının altından sızan suyun yeniden hareketlendiğini hissettim. Aişe uygun herhangi bir direktif almayı beklemiyormuş gibi rahat ve dik bir halde sözlerini bitirdiğinde, derse dönen Bay Perllman da kızın net ifadeleri karşısında şaşkındı şüphesiz... Bana uzak bir sandalyeye yerleşmişti. Bir an bunu bilhassa yaptığını düşünsem de üzerinde durmadım. Gözlerim, bakışları Aişe’nin üzerinde olan Eliza ’ya kaydı. Tıpkı bir böceği izler gibi süzen bakışları, Aişe ’den sekip beni bulduğunda boynuna doladığı fulara kaydı gözlerim. Fularında duran bakışlarımı fark ettiğinde dudağının kenarı tıslar gibi yukarı hareketlendi. Bakışlarım bile sabahki yenilgisini ona hatırlatmak için yetiyordu. Omuzları yenilmediğini gösteren bir tavırla iyice dikleştiğinde, gerçeği ikimiz de çok iyi biliyorduk aslında. Siyah tişörtünün üzerine taktığı renkli fuları bir anda söktü gözlerimin içine bakarak. O an hareketlerindeki asiliğin küçük bir miktarını dizlerimin üzerindeyken gösterseydi daha dişli kurtulmaya çalışacağını iyi biliyordum. Ama o bunu tercih etmemişti. Sabah bana bakan bakışlarındaki kırıntının duygusallıkla bir alakası var mıydı bilmiyorum. Tamamen varsayımlarıma dayanan teorim şu an bana bakan gözlerde yok oluyordu. Bu gözlerde değil sevmek, nefretin en koyu hali vardı. Aksi, sabahki boğuşmamızda daha gerçek gibi dursa da şu anki haleler hiçbir sevginin yanından geçemeyeceği bir karanlığa saplanmıştı. Belki de yanılmıştım gerçekten… Boynundaki iz, sabah ben tarafından yerine kazınırken daha hafif bir sıyrık gibi gelmişti gözüme. Fakat şimdi karşımdaki, yana doğru yayılmış hatta sarı bir irinin sardığı açık bir yaraydı… Dikişlik olmasa bile asla küçük bir iz değildi. Onda olan bakışlarım yeniden gözlerindeydi ve o gözlerini kırpmadan bana bakmaya devam ediyordu. Onu kızdırmanın hata yapmasına neden olduğunu bugün öğrenmiştim. Hırçınlığının önünde duran setleriyle biraz daha oynamak işime gelirdi. Bulduğum açık noktasıyla oynamak için o bana bakarken, baş parmağımla hafifçe boynumda uzun görünmez çizgiler çizdim. Ardından aynı parmağımla güzel(okey) işareti yaparken onunkinin aksine daha yumuşak bir tebessümde bulunmuştum.  Aramızda duran sınıf zemininin, bizden kopan etkileşimle donmak üzere olduğunu hissedebiliyordum. Başını aynı soğuk ifade ile sallarken benimkine benzer bir tebessüm sunup Bay Perllman’a dündü. O esnadan sonra bir daha ders bitene kadar arkasına bakmadı. *** Bay Perllman derse ara verdiğinde uzun süre hareketsiz kalan bacaklarımı kendime doğru çekmeye çalıştım. Boyuma göre kısa kalan sandalyeye sığmam zor olduğu için kalkıp yürümeye karar verdim. Sınıfın neredeyse tamamı boşalmış sayılırdı. Önüme düşen saçlarımı geriye doğru iterken, yeni bir mektup durumuna karşı sınıfta kalan kişilerin simasını hafızamda tutabilmek için bir kez daha gezdirdim bakışlarımı. Eliza, Bay Perllman ile hareket etmek zorunda olduğu için onunla beraber çıkmıştı. Onun yokluğunu fırsat bilerek biraz daha rahat hareket edebileceğimi biliyordum. Ayağa kalkıp yürümeye başladığımda gözlerim bazı sandalye kollarının üzerinde duran kağıtlara kayıyordu. Yazı biçimlerine olabildiğince dikkat ederek yürüyordum. Bunun işe yarar bir yöntem olduğundan emin olmasam da şu an için elimden gelen başka bir şey yoktu. Bugün buluşacağım kişilere bu mektup olayından bahsedip peşinde düşmem gerekiyordu. Ama aynı zamanda akşama kadar da boş durmak istemiyordum. Tam mantıksız bir yöntem olduğuna kanaat getirip vazgeçmek üzereyken sandalyelerden birinin üzerindeki beyaz bir kağıt dikkatimi çekti. Bana bakan kimsenin olup olmadığını usulca kontrol ettiğim zaman herkes bir şey ile ilgileniyordu. Kimsenin dikkati bende değildi. Kağıdı elime alıp baktığımda, bana gönderilen mektuptaki yazıya ne kadar benzediğini görebiliyordum. Sınıfın içerisine bir süredir sızmayı bırakmış olan suların birden bire son hızla doluşmaya başladığını hissediyordum. Birebir aynısı olmasa bile bu yazı bana yazılan mektuptaki yazı ile oldukça uyuşuyordu. Sınıfa dolan suların bir anda bana doğru hızlanmasının sebebi yazının Aişe ‘ye ait olmasıydı. “Hayır… Hayır…” diye mırıldandığımda suların bir anda beni duvardan duvara vurduğunu hissedebiliyordum. Bütün bedenimi kaplayan ıslaklık o kadar hızlı bir şekilde suratıma çarpıyordu ki, o sınıfın içerisinde nefes alamadığımı hissediyordum. “Olmaz. Aişe hiç olmaz.” Diye yeniden kendi kendimle konuştuğumda bu defa birkaç kafa bana doğru dönmüştü. Kağıdı elime alıp hızlıca kapının önüne çıktığımda, aldığım soluklar yetmiyordu. Soluk borumun içine batan binlerce iğne, içimde sakladığım Ammar ‘ı da ayağa kaldırmıştı. Aişe bu fakülte içerisinde benim yüzümden zarar görmesini isteyebileceğim son kişi bile değildi. Adımlarım birbirinin peşine takılmış iki tilki yalpalayarak sağa sola savrularak yürümeye devam ederken, kapının önünde kısa voltalar atabiliyordum. Alacağım bir ölüm haberi bile beni soluklarımın kesildiği bu hale sokamazdı. Savunmasız, masum bir insanın benim yüzümden zarar görmesi ihtimali aklımı kaçırtacak gibi hissettiriyordu. Adımlarım iyice hızlandığında, Eliza’nın yokluğunu fırsat bilerek Aişe ’ye benden uzak durması gerektiğini söylemeye karar verdim. Gözlerim adımlarımla bir olup sağa sola yalpaladığında, hunharca bakışlarımın ona değmesi için çabalıyordum. Bir anda bana çarpan bir vücut ile dengemi şaşırıp duraksadığımda, kolumu tutan bir avucun arasından tenimi bir kağıt okşamıştı. Yüzünü daha önce hiç görmediğimi adam hızla pardon deyip yürümeye devam etti. Avuçlarımın içine aldığım kâğıdı hızla cebime atarken notun ne olduğunu anlamak için biraz daha bekleyebileceğime karar verdim. Koridorun loş ışıkları boğuk uluma sesleri ile inlerken Aişe’nin Eliza’dan önce gelmesi için dua ediyordum. Hızla tuvalet kabinlerine gidip notu okumam gerektiğinin farkındaydım ama Aişe’yi kendimden uzak tutmam çok daha önemliydi benim için. Uğultular kulaklarımda ince bir çınlamaya sebep olurken koridorun başında beliren Aişe’yi gördüğüm zaman, beni sağdan sola doğru savuran su, bütün bedenime daha hızlı darbeler ile iniyordu. O siyah çarşafının içindeki uzun boyu ve yere bakan bakışlarının arasında bana doğru gelirken, bir yanım mektubun onun tarafından yazılmaması için dua ederken diğer tarafım yazılmış olma ihtimalinin inceliğinde kıvrım kıvrım kıvrılıyordu. O, bu fakültenin içerisinde bugüne kadar denk geldiğim en aydınlık karaltıydı. Yürümeye devam ederken uğultular büyümeye devam ediyor, insanlar çoğalıp silikleşiyor, Hayfa’nın içerisi onun adım sesleriyle dolup taşıyordu. Badem gözleri yerden narince kalkıp benimle birleştiğinde bakışlarımın onda sabit kalan kısmı yüreğime büyük bir taş olup oturdu. Doğru bildiklerim gözlerimin önünden film şeridi gibi geçtiğinde, ona karşı yaptığım bu ikinci usulsüzlüğün ayıbı altında ezildim. Üstelik bu kez bakarken, yakalanmıştım. Sınıfa girmek için iyice bana yaklaştığında seslenmek için hazırlanıyordum. Bir kızla en son ne zaman konuştun Ammar, hatırlıyor musun? Dövüşmek, boğuşmak, öldürmek, hedef almak için değil. En son ne zaman konuştun? Beni içimden zorlayan sorulara verebilecek bir cevabım yokken Aişe kapıdan geçmek üzereydi. Ve hızlıca “Bakar mısınız?” demek dışında başka hiçbir şey diyemedim. Bakışlarım olabildiğince onun dışındaki her şeyde takılı kalırken, o bu hayattaki en sakin tavırla kapının ucunda durup konuşmamı bekledi. Doğru kelimeleri bulmak olabildiğince zordu, sular nefesimi tıkarken. Haydi Ammar… Adam öldürmek daha kolay gibiydi. Ağzımdan çıkmamaya yeminli kelimeleri seçmeye çalışırken onun sesi yayıldı aramıza. Tok ve şuh sesi “Sizi dinliyorum…” dediğinde, trans halinden çıkmış gibi hızlıca konuşmaya çalıştım. Biraz daha beklersem Eliza’nın eline iyi bir koz vermekten kokuyordum. “Bu sabah sandalyeme konulmuş bir mektup buldum. Siz mi yazdınız?” Cümleler yüksek bir binanın en üst katından atlamış gibi bir anda çıktılar ağzımdan. O an zamanı geri alabilmem mümkün olsaydı şüphesiz soruyu yeniden sorardım. Yüzüne bakmayan gözlerim ile soruyu sorduğum halindeki ifadesini görmeyi çok istediğimi fark ettim. “Mektup mu?” diye sorduğunda, yanıtımı beklemeden yeniden konuştu. “Anladığım kadarıyla size gelen bir mektubun ben tarafından yazıldığını düşünüyorsunuz.” Aslında olay tam olarak buydu. Ses tonu bile cevabım olmuştu ama o konuşmaya devam etti. “İlk kez Bay Cohen ’in dersine girdiğimde, beni herkese karşı koruyacağınızı söyleyen sizdiniz değil mi?” diye sorduğunda, ansızın kafamı kaldırıp yüzüne bakmıştım. İstemsizce yaptığım harekette gözlerinin içerisinde som bir öfke görebilmiştim. Kafamı olumlu anlamda salladığımda, söyleyeceklerim arkama saklanmıştı. “İki cümle ile koruyucu oldunuz diye size mektup yazacak kadar duygu beslediğimi mi sandınız?” Olay benim için asla böyle gelişmemişti ama o an için müdahale etmemeye karar vermiştim. O da konuşmaya devam etti zaten. “Size bir şey diyeyim mi? Ben asla bir Siyonist’e aşk mektubu yazmam. Hele ki bu Siyonist, birkaç gün önce bana ait olan bir mescide bir grup insanla baskın yapmaya geldiyse asla âşık olmam.” Söyledikleri çarpıldığım su içerisinde su yutmaya başladığımın işaretiydi. Bana doğru eğilip fısıldadığında, yuttuğum tuzlu su burun deliklerimi tıkıyordu. Boğuluyordum… “Asla olmam…” Bana verdiği cevap, ısıtılmış bir demir gibi bedenime yapıştırılmıştı. Kendi başıma arkasından öylece bakmak dışında düşünmeye bile fırsatımın olmadığı o anda Eliza’nın sesi arkamdan doldurdu kulaklarımı. “Seni öldüremeyeceğimi söylemiştin.” Hızla ona döndüm. “Evet, seni öldürmek yasaklandı bana. Ama şimdi öldürünce üzülebileceğin çok güzel birini tanıyorum.” Saç tutamlarını boynundaki yaranın üzerinden çekerken bana iyice sokularak konuşmaya devam etti. “Aynı izi bir gece vakti onun boynuna işleyeceğime yemin ederim.” Eliyle saçımın alnıma düşen kısa bir tutamına dokunmak için hamle yaptığında hızla geri çekildim. Alımlı bir tebessüm etti sadece. Diğer elini kaldırıp havaya doğru tuttuğunda, siyah bir sargı ile sargılı olduğunu şimdi fark etmiştim. “Çatlaması gereken bir bileğe ihtiyacım var. Bunun için Naomi iyi bir seçim olacak.” Son sözlerinin söyledikten sonra hızlıca sınıfa girdi. Kapan kısılmış gibi hissediyordum. Aişe’nin sözleri ile boğulmuş, Eliza’nın yakaladığı koz ile boğulan bedenimin su üzerine yükselmesine şahit olmuştum. Daha fazla dayanamayacağımı anladığımda olabilecek en çabuk halimle tuvalet kabinlerine doğru yürüdüm. Hızla kabinlerden birisinin içerisine girip kapıyı kapattım. Arkamda bıraktığım Aişe ’ye kalabalık arasında bir zarar gelmeyeceğini bilsem de olabildiğince çevik hareketlerle bana verilen kağıdı çıkarıp okudum. Yasef Schiff  X Bu gece… Altında Komutan Muaz’ın imzasının bulunduğu kağıdın güvenilirliğinden emindim. Bizim dilimizde ortadan kaldırılacak adamların önüne çarpı işaretinin atılması yeterliydi. Gereken mesajı okuduktan sonra hızla sınıfa doğru yürüdüm… *** Keyifli Okumalar Dilerim. Selamun Aleykum. Bölümü nasıl buldunuz? Sizin için hangisi daha dikkat çekici ve Ammar'ın yanına yakışır Aişe Mi Eliza MI? Yorumlarınızı bekliyorum. Selam Ve Dua İle...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD