11 - Mesafeli evlilik

1685 Words
11 Aziz ağa evden çıkarken Mehir’e bakmak istedi ancak içinde ona karşı bir kızgınlık vardı. Karısına göre yaşlı olduğu için, kendini yetersiz hissettiği için belki de, Mehir’in Yusuf’tan etkilenmesinden endişe etmişti. Mehir’in halinde tavrında bir kötülük yoktu. Yusuf ise her zamanki Yusuf’tu. Rahmetli karısıyla da böyle şakalaşırdı ama bu durum onu rahatsız etmezdi. Mehir daha toydu. Yusuf’a kapılma ihtimali canını sıkıyordu. Bir yolunu bulup Yusuf’u konaktan göndermeliydi. Belki de onu evlendirip evini barkını ayırmalıydı. Ama evlendirmek öyle kolay değildi. Yusuf Otuzuna gelmişti ama annesi kaç defa evlen artık dese de hep başından savmıştı. Her yıl seneye görücüye çıkarım diyerek bir de annesini alaya almıştı. Annesi dönünce bu konuyu konuşmalıydı. İçinde bir sıkıntı vardı. Bunun sebebi kesinlikle Mehir ve Yusuf’tu. Mehir’e yeni kıyafetler de almak lazımdı. İşhanına varınca Sabri’ye terziyi çağırmasını söyledi. Sabri yıllardır işhanında bekçilik yapar, Aziz ağanın her türlü işine koşardı. Terzi gelinceye kadar Aziz ağa işleriyle meşgul oldu. Arazilere bugün gitmeyecekti. İhraç edeceği malların dökümlerini kontrol etmesi lazımdı. Terzi kadın gelince “Buyur beyim,” dedi iki eli önünde. “Benim konağa gel yarın. Hanımıma uygun kıyafetler ölç biç. Ne dar olsun ne de içinde kaybolsun. Münasip şekilde güzel kumaşlardan sade elbiseler dik, parayı da düşünme.” “Emrin olur beyim. Ben yarın gelirim.” Aziz Ağa başını sallayıp kendi işine döndü. Ama aklı konaktaydı. Mehir’in bir hata yapması her şeyi mahvederdi. Belki Yusuf’u da uyarmalıydı. El kadar bebekken babası kuzenini eve getirip ‘siz artık kardeşsiniz’ demişti. O günden sonra Ayşe yengeyi anne bilmiş, Yusuf’u da kardeş bilmişti. Şimdiyse bir kadın yüzünden kardeşliklerinin bozulmasından endişe ediyordu. Genç ve güzel bir kızla evlenerek hata etmişti. Annesiyle babasına uyup bu kadar küçük kız almamalıydı. Reşitti lakin, yine de kendini onun yanına yakıştıramıyordu. Hele ki kız öyle korkuyla ona bakarken kendini sübyancı gibi hissediyordu. Tek mesele kızın ve ailesinin paragöz olması da değildi. Asıl mesele Aziz Ağa için yaş farkının çok olmasıydı. Kızdan yirmi yaş büyüktü. Çocuğu olsaydı belki Mehir ile yaşıt ya da birkaç yaş daha küçük olurdu. Bu durum içine sıkıntı veriyordu. Ama doğurgan bir aileden kız almayı kafaya koymuşlardı; bacıları, annesi ve ve babası el birliğiyle onu ikna etmişti. En sonunda kendini bir cendere içinde bulmuştu. Konağa gitmek bile istemiyordu. Konağa gidince karısı ayrı odada, kendisi bir başına kendi odasında kalıyordu. Bu durum da günden güne canını sıkmaya başlamıştı. Mehir’e değil kendine zaman vermişti aslında. Mehir’in yaşını, paraya heves etmesini sineye çekmek için zamana ihtiyacı vardı. O gece bir görevi yerine getirmek ister gibi Mehir’le gerdeğe girmeyi düşünmüştü ama kızın korkusunu görünce geri adım atmıştı. Boşasa, kız yok yere dul olarak dile düşecekti. Boşamasa nasıl birbirlerine alışacaklardı? Aradaki yaş farkından dolayı içi rahat değildi. Bir çocukla evlenmişti. İnek sağabildiği için övülmeyi bekleyen bir kız çocuğunu eş diye almıştı. “Ahhh baba ahhh,” diye söylenip ayağa kalktı. Ofisten çıkarken Sabri peşine takıldı. “Ağam, ırgatlar zam ister,” dedi çekinerek. “Herkes ne veriyorsa biz de aynını vermiyor muyuz? Ne zammı bu şimdi?” “Ağam, öyle lakin ırgatlar yine de razı değiller. Ne yapmak lazım?” “Hesap kitap ederim, zam oluru varsa olur. Ama alıştırmamakta lazım. Yoksa her ay ayaklanıp zam isterler.” “Hakkınız var ağam.” “Tamam Sabri, ben konağa geçiyorum. At arabası hazır mı?” “Hemen hazırlatıyorum ağam.” *** Mehir görümcelerin kanlı çarşaf sormasına ne diyeceğini şaşırmışken kapıdan içeri Yusuf girdi. Yusuf’un güler yüzünü gören görümceleri bile gülümseyerek ayağa kalktı. “Senin ne işin var burada, hani Almanya’ya gidecektin abi?” diye sordu Yusuf’un küçüğü Zehra. Zehra, amcasıyla annesinin tek ortak çocuğuydu. Yusuf ile kuzenleri birbirine bağlayan bir köprüydü esasında. “Almanya’dan vazgeçtim ya. Bu yıl da burdayım. Seneye bir baltaya sap olamazsam giderim,” dedi. Mehir fırsattan istifade “Ben çay hazır mı bir bakayım,” dedi. Fidan ise çarşaf sevdasından vazgeçmeye niyetli değildi. “Çıkmışken kanlı çarşafıda getir,” dedi. Mehir’in yüzü kızardı. Şimdi dese daha halvet olmadı, görümceleri onu belki azarlayacaktı. İmdadına Yusuf yetişti. “Fidan, ne kanlı çarşafı? Ne diyorsun sen?” Fidan, sert biriydi. Yusuf erkek de olsa lafını esirgemedi. “Gelenekler belli Yusuf, erkek tarafı aldıkları kızın kız oğlan kız olup olmadığını görmek ister.” Yusuf ise Mehir’in, abisiyle ayrı odalarda kaldığını gözleriyle görmüştü. Ablaları durumu anlarsa Mehir’i bu gece mutlaka gerdeğe sokardı. Ve bunu görmeyi asla istemiyordu. Bu yüzden ona yardım etmeye karar verdi. “Fidan sence Aziz abi bunca zamandır temiz çıkmamış birini evde tutar mıydı? Senin kafan görüşmeyeli az bulanmış sanki. Hem abim duysa yeni gelini utandırdığını hiç hoşlanmaz.” Mehir, Yusuf’a minnettar şekilde baktı. Sanki onu ipten kurtarmış gibi borçlu hissediyordu. Fidan dudak büktü. “Ama adetlerimiz ne olacak? Akrabalar bana soracak çarşafı gördün mü diye, ne diyeceğim?” “Gördüm dersin, olur biter. Hadi uzatma artık. Zaten kaç gün olmuş daha çarşaf mı kalır. Hizmetçiler çoktan yıkayıp kaldırmıştır.” “Hangisi yıkadı acaba, bir sorsaydık,” dedi ortanca kız Derya. “Sen de başlama Derya, yav sizin evde kocanız çocuklarınız yemek beklemiyor mu? Hem köylerinizde kasabaya uzak. Hadi siz daha gidin.” Fidan bu durumdan hiç hoşlanmadı. Hatta içine kurt düştü ama Yusuf’a da hak verdi. Mehir bozuk çıksa Aziz ağabey mutlaka onu kapıya koyardı, diye düşündü. Eğer kız çıkmadığı halde kovmadıysa da bir bildiği vardır diye mırıldandı. Hızla ayağa kalktı. “Çay kalsın Mehir, yolumuz uzak. Sonra yine geliriz. Babamlar gelince yatılı kalmaya çocuklarla geliriz nasıl olsa.” Mehir bu habere pek sevinemedi. Bu koca konak Aziz Ağa yalnız kalmıyordu. Sonuçta görümcelerinin baba eviydi. Yatıya gelmeyin diyemezdi. “Tabi beklerim,” dedi zoraki bir gülümsemeyle. Üç görümce toparlanıp çıkarken onları bekleyen at arabalarına binmelerini Mehir kapıdan izledi. Mehir içeri girecekken Yusuf onu durdurdu. “Nereye yenge hanım, hava güzel avluda bir çay içelim. Onca pasta börek yapıldı,” diyerek ona cevap hakkı bile vermeden kamelyaya yönlendirdi. Elini Mehir’in sırtına doğru atınca Mehir panikledi, hatta ürktü. Yusuf ise gayet rahattı. Sanki abisinin karısına değilde kendi karısına dokunmuş gibi gamsız bir havadaydı. Kimin görüp ne düşüneceğini de takmıyordu. Mehir ise yanlış anlaşılmaktan korkup adımlarını hızlandırıp temastan kaçınmaya çalıştı. Ama oturana kadar pek başarılı olamadı. Yusuf oturunca bu birkaç saniyelik temasta sona ermişti. Yusuf, daha bir süre önce banyoda kendini belleten Zarife’yi gördü. “Zarife, çayı pastayı buraya getir,” diyerek ona seslendi. Zarife, Yusuf’a “Getiriyorum beyim,” demekle yetindi. Mehir’in düne kadar çulsuzken şimdi konağın hanımı olmasına kızıyordu. Yusuf’la evlenebilseydi şimdi onun oturduğu baş köşede Yusuf’un yanı başında o olurdu. Aziz Ağa bu ikisinin bu denli yakın oturduğunu görse kesin kızardı ama bunu söylemeye de kimse cesaret edemezdi. Zarife elinde tepsiyle dönüp ahşaptan yapılmış masaya servis yaptı. Gözleri Yusuf’daydı. Ama Yusuf’un gözleri ona bir kez bile değmedi. Sanki onunla defalarca yatmamış gibi… Tamamen ilgisizdi. Dışarda atların nal sesleri, taş zeminde yankılanıyor, zaman zaman yük taşıyan arabaların gıcırdamaları duyuluyordu. Çiftlikteki hayvanların kışlık arpaları samanları stoklanıyordu. Yusuf ırgatların başında durmak yerine Mehir’le avluda oturup çay içmeyi tercih etmişti. Zarife gidince Mehir’in yeşil gözlerine baktı. Sonsuz bir orman gibiydi. Kurabiyeye uzanıp alacakken Mehir’le parmakları birbirine değdi. Mehir’in yanakları kızarırken hızla elini geri çekti. Yusuf onun utandığını görünce gülümsedi. Kızın bu hali hoşuna gitmişti. Sadece parmakları birbirine değmişti ama Mehir sanki öpülmüş gibi al al olmuştu. Genç adam eline aldığı çayı yudumlarken bir yandan da Mehir’i rahatlatmak için eski anılarını anlatmaya başladı. “Ben daha beş yaşındayken kasabada çetem vardı. Herkes bana Yusuf Ağa derdi,” diye kendini anlatmaya başladı. “Hatta Aziz abimi bile saymazlardı. Tabi o benden 10 yaş büyüktü, gücüm ona yetmezdi ama yine de çocukların kalbindeki Ağa bendim.” 10 yaş büyük değildi aslında, sekiz yaş aralarında vardı ama Yusuf abartmayı seviyordu. “Yani beş yaşındaki bir çocuk on beş yaşındaki çocukla mı kapıştı? Bana pek inandırıcı gelmedi.” Yusuf omuz silkti. “Ben de yalan yok, istersen sor abime,” dedi. Sonra avlunun duvarına takıldı bakışları. “Bak,” dedi. Avlunun duvarındaki eski kabartmaları göstererek. “Dedemiz, bu taşlara benim adımı yazdırmak istemiş. Ama abim istememiş. Ama ben istedim diye dedem adımı taşa eliyle kazıdı. Geleceğin ağası Yusuf olacak derdi hep. O yüzden abimi değil beni sayarlardı. Küçük ağaydım ben.” Mehir ayağa kalkıp karşı duvara doğru yürüdü. Taşlara yakından baktığında, üzerlerinde silik yazılar ve eski motifler gördü. Ama bu taşlar çok farklıydı. Bahçe duvarlarına koydukları dere taşları değildi. Özel kalıptan yapılmış nizami taşlardı. Buranın eskiden beri zengin bir aileye ait olduğunu anlamak zor değildi. Gözünün önünde yırtık entarilerle, yamalı pijamalarla geçen çocukluğu bir film şeridi gibi akıp geçti. O kerpiç evde tam doyduğu günler bile çok azdı. Abileri ablaları her zaman hızlı yiyip ona fırsat bile vermezdi. Şimdiyse varlık içindeydi ama eski masum günlerine dönmeyi tercih ederdi. Açlık ve yoklukla büyümüştü. Buradaki zenginlik, onu hem etkiliyor hem de korkutuyordu. Yusuf, Mehir’in yüzünde dalgın bir ifade görünce elini omzuna koyup ona yaklaştı. “Yenge, yeni hayatına henüz ısınamadığın açık. Herkes çekinir abimden, hele ki abimin tersi çok pistir… Ama abime rağmen seni mutlu görmek isterim. Seni ne mutlu edecekse söyle, elimden geleni yaparım. Mesela keçilere gidip bakalım mı?” diyerek elini usulca omzundan aşağıya kaydırdı. Bu masum bir temas değildi ama Mehir bunu anlayamadı. Sadece acı çekerken ona Yusuf’un iyi gelmesine şaşırıyordu. Kendine kızsa da ‘keşke kocam Yusuf olsaydı’ diye düşünürken kendini buldu. Mehir, gülümsemeye çalıştı. “Teşekkür ederim. Sen Aziz Ağa gibi sert bir adam değilsin. Keşke o da senin gibi olsaydı. Bu konak kocaman, ailem hep böyle kocaman bir evin hayalini kurardı. Ama anladımki önemli olan evin büyüklüğü değil, evin içindekilermiş…” Yusuf, gözlerini kısarak gökyüzüne baktı. Sonra Mehir’in pembe dudaklarına kaçamak bir bakış attı. “Neyse ki evimize sayende renk geldi. Abimde anlar umarım kıymetini…” “Umarım.” “O zaman bazen en iyisi kendimizi biraz rüzgâra bırakmaktır. Belki bir gün kasabayı gezmek istersin. Sadece söylemen yeterli. Ben seni faytonla gezdiririm.” Mehir’in içi ısındı. Bu teklifi duyduğunda, uzun zamandır kapana kısılmış hissettiği hayatın içinde küçük bir pencere açıldı sanki. Ona, “Teşekkür ederim, düşünmen yeter,” diye yanıt verdi. Kasabanın merkezini hiç görmemişti. Babası gidip öteberi alıp köye dönerdi. Kasabaya görmek istiyordu ama Aziz Ağanın ne onu gezdireceğine ne de Yusuf’a izin vereceğine ihtimal vermiyordu. Onunki de bir umuttu işte… Yusuf ve Mehir avluda kasaba gezisini konuşurken avlunun dış kapısında Aziz ağa belirdi. Adamın yüzünde hoşnutsuz bir ifade vardı. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, Yusuf ile Mehir’e bakıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD