14*
GÜNLER SONRA
Konakta günler sessiz sakin akıp gidiyordu. Yusuf o günki olaydan sonra geri çekilmeye ve vaktini beklemeye karar vermişti. Ama yine de bakışlarıyla Mehir’e sempatik görünmek için çabalıyordu. Onu görünce küçük bir tebessüm ve hal hatır sorup mesafeli duruyordu.
Abisi varken o tebessümünü gizliyordu. Abisinin şüphe etmesi iyi olmamıştı. O yüzden yanıldığını göstermesi lazımdı.
Birkaç gün sonra yine akşam birlikte yemek yemişlerdi. Yusuf yalandan gündüzleri şirkete gidip abisinin yanında işin ucundan tutar gibi yapıyordu. Ama şirkette de aklı fikri kadınlardaydı. Özellikle abisinin yazışma işlerini gören genç bir kız ağzını sulandırıyordu. Ama önceliği şu anda abisine iyi görünüp Mehir’i ayartmaktı.
Mehir, yemek sonrası kendi odasına çekilmişti. Bugün yemekte kocası yine yüzüne bakmamış, Yusuf da soğuk davranmıştı. Sofrada iş dışında konu açılmamıştı.
Mehir odada sıkıntıyla iç çekerken elişi bilmediğine hayıflandı. Annesi ona hep bağ bahçe işi yaptırmıştı. Hiç elişi yapacak vakti de olmamıştı gerçi. Elişi yapanın oturacak vakti olur nihayetinde, Mehir ise yemek vaktinde oturabilse şükrederdi. Şimdiki haline şükretmesi gerektiğini biliyordu ama bir kere kalbinde binlerce kırık vardı. Sevilmemek nasıl bir şey yaşamayan anlamazdı. Öz annesi onu sevmememiş, babası evladım diye bir gün sarılmamış… Elin oğlu neden onun elini tutsun? Vakti gelince Aziz ağayı baba yapacaktı tabi kısır değilse…
Ya kısırsa? O zaman bu evde damızlık olarak bile belki kimse onu barındırmayacaktı. Belki ölen karısı gibi ‘Mehir kısır’ diye dedikodu çıkacaktı. Bu ihtimali düşünmek midesine kramp girmesine sebep oldu.
Kapı hafif aralıktı, dışarıda ise rüzgârın uğultusu duyuluyordu. Kalın taş duvarlar bile, kapıya dayanmış ayazın soğuğunu kesmekte zorlanıyordu.
Birkaç dakika sonra, kapı hafifçe vuruldu. Mehir ürktü; Aziz ağa mı? diye geçirdi içinden. Kapıyı açtığında Yusuf’u gördü. Genç adam, koridorda elinde bir poşetle durmuş, sessizce ona bakıyordu.
“Yusuf ağabey, bir şey mi oldu?”
“Bir şey olmadı, merak etme,” dedi kısık bir sesle. “Sadece iyi misin diye bakmak istedim. Yemekteki yüzünün rengi pek iyi değildi.”
Mehir, şaşkınlıkla çevresine bakındı. Aziz ağanın hizmetçilerle de olsa kendisini gözlediğini biliyordu. Onu Yusuf’la bu şekilde konuşurken görmesi hiç iyi olmazdı.
“Ben iyiyim. Bir daha böyle kapıma gelmeseniz daha iyi olur,” dedi endişeyle. “Aziz ağa görürse kızar.”
Yusuf, mahcup gibi başını eğip elindeki poşetle oynadı. “Abimin bana yok yere kızmasına alışığım. Ama seni zor durumda bırakmak istemem. Sadece bilmeni istedim ki, bu konakta yalnız değilsin. Yani abim varken sana biraz soğuk davranmaya karar verdim. Arada kalma diye… yani yanlış anlamanı istemem. Ben her zaman yanındayım Mehir. Güzel gözlerine yaş değsin istemem. Güzel yüzünü güldürür mü bilmem ama bunu sana aldım.”
Mehir, bu sözlerle içinde bir sıcaklık hissetti. Uzun süredir kimsenin yanında huzur duyacak kadar kendini yakın hissetmemişti. Ancak, doğru olan neydi? “Teşekkür ederim, gerçekten,” diye fısıldadı. Ona verilen poşeti aldı. İçinde ne olduğunu merak ediyordu. Poşeti açınca gördüğüne inanamadı. Yusuf ona bileklik almıştı. Üstünde ise nazar boncuğu vardı. “Bu çok güzelmiş…”
“Gözlerine nazar değmesin diye,” dedi Mehir’in sevincine bakarken.
“Ama bunu abin yanlış anlayacak.”
“Biliyorum ama yine de seni bu kadar üzgün görmeye dayanamıyorum. Kendine dikkat et. Nazara gelmemek için onu bileğinden sakın çıkarma. Bir sıkıntın olursa bana haber ver, tamam mı?”
Mehir, başını evet der gibi salladı. Bakışları kesince sanki ateşle barut bir araya gelmiş gibi ortamda bir kıvılcım yandı sündü. Sonra Yusuf “Yarın görüşürüz,” diyerek geri çekildi.
Mehir, kapıyı kapatıp içeri döndüğünde, kalbi adeta güm güm atıyordu. Ona bu kadar düşünceli davranan tek kişi Yusuf’tu. Ve ilk defa biri ona nazar değer nazar boncuğu almıştı.
Aziz Ağa bunu bilse konağı başlarına yıkardı. Bilekliği avucunda sıktı. Takarsa sanki hayalleri gerçek olacaktı. Onu önemseyen tek kişiydi. Yanlışta olsa o. Bilekliği takmaya karar verdi.
***
Sabah uyandığında kendini yeni hayatına alışmış hissetti. Ama alışamadığı aslında kocasıydı. Onun sert mizacına, mesafeli duruşuna nasıl alışacaktı? Konakta yine bir koşturmaca olduğu belliydi. Sabah temizliğine erken başlanmıştı. Bazı günler konak dip bucak temizlenirdi.
Mehir bazen onlara yardım etmek istese de konakta Ağa karısı olduğunu hatırlıyordu. Aziz Ağa da zaten uyarmıştı. Ağa karısı gibi davranmalı, konakta iş yapmak yerine temizlik iyi yapılıyor mu kontrol etmeli, eksikleri göstermeliydi.
Dolabından basit bir elbise seçti, saçlarını topladı ve aynaya baktı. Gözlerindeki yorgun ifade, onu tanınmaz hâle getiriyordu. Bu elbiseleri Aziz Ağa terziye diktirmişti. Ve elbiseler sanki annesinden emanet alınmış gibi demode ve yaşına uygun değildi. Ama kumaşı gerçekten de kaliteli pamuktu. Ama asla onun yaşındakilerin giyeceği renkler ve desenler değildi.
Aşağı indiğinde, kahvaltı sofrasında bu kez yalnızdı. Ne Aziz ne de Yusuf vardı. “Aziz Ağa ile Yusuf bey yok mu?”
Zarife, “Ağa erkenden dışarı çıktı, Yusuf Bey de köydeki işçilere bakmaya gitti,” dedi. Mehir, derin bir nefes aldı. Belki de bugün kısa süreli de olsa bu gergin ortamdan uzakta olacaktı.
***
Öğleden sonraya kadar tüm işler bitmişti. Yardımcılar akşam yemeğine girişince Mehir de boşta kalmıştı. Bileğindeki bilekliğe dokundu. Kolundaki altın bilezikler arasında kaybolsa da orda olduğunu biliyordu.
Bilekliğe her baktığında Yusuf’un içten bakışları aklına geliyordu. Bileziklere bakınca ise Aziz ağanın onu paragöz olmakla suçlayıcı bakışlarını hatırlıyordu.
Onun gözünde şu an bu bileklik çok daha kıymetli, paha biçilemezdi. Çünkü bilezikler görev olarak koluna takılmıştı ama bileklik ise değer gördüğü için hediye alınmıştı.
Mehir artık odada duramayacak kadar bunalmış hissetti. Konağın bahçesinde, yüksek duvarların hemen önünde, küçük bir yeşil alan vardı. Avlunun arka kapısı kilidi içten üstünde olurdu. Mehir, kimseye görünmeden dış kapıyı araladı ve sessizce avlu dışındaki bu bahçeye adım attı. Burası konağın arkasında, neredeyse kimsenin uğramadığı bir yerdeydi. Eski, harap olmuş bir çeşme vardı; çevresinde yaban otları uzamış, hatta çöpler birikmişti. Fakat yine de dışarıdaki ferahlık, Mehir’in içine az da olsa temizlik hissi yaydı.
Derin bir nefes aldı; burnuna toprak kokusu, çürümüş yaprakların kesif aroması geldi. Konaktaki sıkışmışlık hissinden kurtulmak bile başlı başına bir özgürlük gibiydi. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. Bulutlar ağır ağır ilerliyor, sonbaharın geldiğini haber veren soğuklar başlamıştı. Birkaç ay sonra, belki kar yağacak; bu koca konak daha da soğuyacaktı. “Bu konakta kalıp kışı görebilecek miyim?” diye mırıldandı.
Tam o sırada, arkasında bir ses duydu. Döndüğünde, Yusuf’un beliriverdiğini gördü. Etrafına bakınarak sessizce yanına yaklaşıyordu.
“Sen de mi herkesten kaçtın?” diye sordu gülümseyerek. “Ben de bugün abim yokken biraz nefes alayım dedim. Atımı ahıra bırakırken seni gördüm.”
Mehir, şaşkınlıkla başını salladı. “Evet, daraldım konakta. Biraz hava almak istedim,” dedi. “Ama…” Etrafına göz gezdirdi. “Buraya girmeme izin var mı, bilmiyorum. Kapının kilidi üstündeydi ama…”
Yusuf, önemsemez bir tavırla omuz silkti. “Sen konağın gelinisin, yani izin almana gerek yok ki. Kendi evinde istediğin yere girebilirsin, değil mi?”
Bu sözler, Mehir’in yüzünde acı bir gülümseme oluşturdu. “Keşke öyle olsa…” diye fısıldadı.
“O ne demek şimdi?”
“Aziz Ağa konaktan dışarı çıkmamı istemiyor. O yüzden…”
“Öyle saçmalık mı olur? Dışarı çıkmana nasıl yasak koyabilir ki? Maksadını da anlamıyorum. Abim yaşlandıkça iyice delirmeye başladı. Olan sana olacak, keşke başkasıyla evlenmiş olsaydın. Belli ki abim sana gün yüzü göstermeyecek.”
Mehir bir şey diyemedi. Kocasının dedikodusunu Yusuf ile yapmak biraz garipti. Ama aslında Yusuf haklıydı. Çok yanlış bir evlilik yapmıştı. Gerçi bunda tek suçu olmayan Mehir’di. Çünkü tanımadığı bir adamla evlenmeyi en başından beri istemese de ailesi ona söz hakkı tanımamıştı.
“Belki zamanla düzelir…”
“İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur. Abimi olduğu gibi kabul edersen eğer daha az hayal kırıklığı yaşarsın. Abim sert biri, aşktan sevgiden anlamaz. Senden önceki yengem de zaten abim yüzünden yataklara düştü. Kan kustu onun yüzünden, en sonunda ince hastalık dediler… kadıncağız bir gün sevgi görmeden öldü gitti. Ha bir de kısır damgası da yedi. Ve en acısı yengemin daha kırkı çıkmadan abime kız aramaya başladılar. Abim de rahmetlinin anısına hiç saygı duymadan annemlerin onu evlendirme girişimlerine sessiz kaldı. İşte en son sende karar kılmışlar. Bu kadar genç bir yengem olacağını da tahmin etmezdim. Abim resmen genç kız almak için yengemin göçmesini beklemiş. Olan yengeme oldu. İnşallah bu sefer de olan sana yazık etmez.”
Mehir dinlerken ne diyeceğini şaşırdı. Kocası hakkında iyi düşünmek istedikçe onun aslında kötü kalpli biri olduğunu anlıyordu. Zavallı kadın, kim bilir bu konakta ne kadar yalnız kalmıştı…. Mehir gibi bir başına dört duvar arasına mı hapsedilmişti? Belki temiz hava alamadığından ince hastalık canına yapışmıştı.
Gözleri doldu. Sonun o kadın gibi mi olacaktı?
Sonunda Yusuf, hafifçe öksürüp sessizliği bozdu. “Seni üzmek için anlatmadım. Sadece onun gibi mutsuz bir kadere razı gelme. Sen akıllı bir kızsın, abime boyun eğersen sonun belli. o yüzden mutlu olma ihtimalin varsa o ihtimale sımsıkı sarıl. Elinden geleni yap, bu esaretten kurtul.”
“Nasıl? Beni boşamasını mı isteyeyim yani? Hem boşasa da nereye giderim? Ailem beni zorla gelin verdi, eğer onları çiğneyip böyle bir şey istersem hayatta yüzüme bakmazlar. Eve bile almazlar.”
Yusuf gülümsedi. “Başka bir yol bulunur elbet. Her güzel kızın beyaz atlı bir prensi vardır,” diyerek onun aklına başka fikirler sokmaya çalıştı. Mehir’in hayatındaki beyaz atlı prens olması çok yakındı.
“Ben içeriye gireyim kimse görmeden…”
“Abim geç gelir, hizmetçilerde bu saatte bahçede olmazlar. rahat ol Mehir,” dedi Yusuf ona imayla bakarak.
“Yine de riske atmayayım. Hem de beyaz atlı prens beni bulmadan ince hastalığa yakalanmak istemem doğrusu.”
***
DEVAMI İÇİN İNSTEGRAM: yazarasmira hesabımdan bilgi alabilirsiniz