Mavi Koku

1007 Words
Denizin kokusu hep farklıdır. Kasabanın sokaklarını dolduran iyotlu havayla karışır, kimi zaman yosun gibi ağır, kimi zaman sabahın serinliği gibi hafif gelir insanın burnuna. Fakat Elif için kokular yalnızca burnunda değil, gözlerinde de belirirdi. O, dünyayı başkalarının görmediği şekilde görüyordu: her koku bir renge dönüşüyordu. Çocukken kimseye söylemediği bu özelliği, büyüdükçe onun yalnızlığının sebebi oldu. Çünkü kimse ona inanmadı. “Çiçekler sarı kokuyor,” dediğinde gülüşmeler duydu. “Yağmur yeşil kokuyor,” dediğinde alay eden bakışlara maruz kaldı. Ama Elif biliyordu; dünya renklerle değil, kokularla resmediliyordu. Ve o resmin en büyük eksikliği maviydi. Hiçbir kokunun maviyi getirmediğini hissederek büyüdü. Kasaba küçük ve içine kapanıktı. Taş evler denize paralel dizilmiş, dar sokaklardan geçerken evlerin pencerelerinden yükselen yemek kokuları birbirine karışmıştı. Herkes birbirini tanır, kimin ne yaptığı anında duyulurdu. Bu yüzden Elif’in hayalleri, kasabanın taş duvarları arasında sıkışmıştı. Günlerini ailesinin küçük dükkanında geçiriyor, akşamları evlerinin damına çıkıp denizi izliyordu. Uzaklara gidemese de kokuların renkleriyle yolculuk yapıyordu içinde. Bir yaz günü limana yabancı bir gemi yanaştı. Gemiden fırçalarını, tuvallerini taşıyan bir adam indi: Deniz. Adı bile kasabayla uyumluydu. İnsanlar hemen konuşmaya başladı. “Kimdir bu adam? Nereden geldi? Ne işi var burada?” Yabancılara kolay alışmayan kasaba halkı, onu mesafeyle karşıladı. Fakat Deniz, kimseyi umursamadan eski taş bir evi atölye haline getirdi. İlk günlerde yalnız dolaştı. Sokakları, kıyıları, tepeleri gezdi; her yere notlar aldı, desenler çizdi. Elif onu birkaç kez uzaktan gördü. Uzun boylu, güneşten yanmış tenli, gözlerinde uzak yolculukların izleri vardı. Ama asıl olan, Elif’in burnuna dolan koku oldu: mavi. Şaşkınlıkla durdu o an. Çocukluğundan beri aradığı, hiç bulamadığı renk burnunun önünde belirmişti. Deniz’in yanından her geçişinde mavi dalgalar gözlerinin önünde canlanıyordu. Bir okyanusun ortasında, derinliklerden yükselen bir mavilik. Bu yeni his onu korkuttu da. Çünkü kasabada bir yabancıya yakınlık göstermek kolay değildi. İnsanlar hemen konuşurdu. Ama merakı ağır bastı. Bir akşamüstü, güneş denizin üzerine kızıl bir örtü sererken, Elif cesaretini topladı ve Deniz’in atölyesine gitti. Atölyenin kapısı açıktı. İçeriden tiner kokusu, boyaların keskinliği geliyordu. Elif’in gözlerinde bu kokular renk patlamalarına dönüşüyordu: kırmızı, turuncu, mor. Ama hepsinin ortasında yine o mavi vardı, Deniz’in kokusu. Sessizce içeri girdi. Deniz bir tuvalin önünde durmuş, fırçayla hızlıca çizgiler atıyordu. Elif yaklaştığında, tuvalde gökyüzü değil, bir yüz gördü. Tanıdık ama aynı zamanda tanımadığı bir yüz. — Kimi çiziyorsunuz? diye sordu ürkekçe. Deniz başını kaldırdı. Göz göze geldiklerinde, Elif’in kalbi hızla çarptı. Adam gülümsedi, biraz yorgun ama içten bir gülümsemeydi bu. — Henüz tanımadığım birini, dedi. Ama geleceğini biliyorum. Elif ne cevap vereceğini bilemedi. İçinde garip bir ürperti dolaştı. Sanki o yüz kendisine benziyordu. Ama bunu söylemeye cesaret edemedi. Sessizce atölyeden çıktı, ama kalbinde mavi koku bir daha hiç kaybolmadı. O geceden sonra Elif’in hayatı değişti. Sabahları dükkanı açarken bile burnuna mavi koku doluyor, gözlerinin önünde mavi dalgalar canlanıyordu. Annesi onun dalgınlığını fark etti, “Yine hayal kuruyorsun,” diyerek kızdılar. Ama Elif’in hayalleri ilk defa bu kadar gerçekti. Kasabada dedikodular çoktan başlamıştı. “O yabancı ressamla fazla ilgileniyor,” diyorlardı. “Kız başına atölyeye gidilir mi hiç?” Elif bu sözlerden çekinse de kalbi onu hep aynı yere sürüklüyordu: Deniz’in yanına. Bir gün cesaretini topladı ve ona kokuların renklerini görebildiğini anlattı. Önce şaşkınlıkla baktı Deniz, sonra gülümsedi: — O zaman sen benim resimlerimi görebilirsin, dedi. Çünkü ben de renklerle kokular arıyorum. İşte o an, iki yalnız ruh birbirine dokundu. Elif için mavi koku, Deniz içinse resmedemediği bir renk artık hayat bulmuştu. Ama kasaba, bu birlikteliğe hazır değildi… Elif, kasabanın belki de en güzel kızlarından biriydi. Ama güzelliği onu gururlandırmak yerine daha çok içine kapatmıştı. Uzun, ince yapısı zarif bir seelvi ağacını andırırdı. Omuzlarına dökülen altın sarısı saçları, güneş vurduğunda neredeyse ışık gibi parlar; gözleri ise masmavi denizi kıskandıracak bir yeşil ile bakardı. O gözlerde hem çocuk masumiyeti, hem de yılların yalnızlığından doğan derin bir hüzün vardı. Deniz ise kasabaya adım attığı andan itibaren dikkatleri üzerine çekmişti. Atletik yapılı, geniş omuzlu, güneşin kavurduğu teniyle esmer ve yağız bir delikanlıydı. Saçları koyu kestaneydi, sakalları hafifçe uzamıştı, ama en çok da gözleri… Siyah ile kahverengi arasında bir yerde, derin ve kararlı bakışlarıyla göreni içine çekiyordu. İnsan onun gözlerine baktığında uzak yolculukların hikâyesini görür gibiydi. Elif, atölyede onun resim yaptığını gördüğünde kalbi daha da hızlı çarptı. Çünkü tuvaldeki yüz, farkında olmadan kendisininkiyle benziyordu. Gözlerindeki ifade, dudaklarının kıvrımı, hatta saçlarının dalgası… Elif bir an donup kaldı. Deniz, fırçasını bırakıp ona döndüğünde sessizliği bozan ilk kişi Elif oldu. — Kimi çiziyorsunuz? Deniz, gözlerini kıstı, Elif’in yeşil gözlerine baktı. Hafifçe gülümseyerek cevap verdi: — Henüz tanımadığım birini… Ama bir gün geleceğini biliyordum. Elif’in yüzü kızardı. Elini saçlarına götürüp düzeltmeye çalıştı, sonra gözlerini kaçırdı. — Belki… belki de çoktan tanımışsınızdır, dedi fısıltıyla. Deniz ayağa kalktı, fırçadan lekelenmiş parmaklarını bir bezle sildi. Onun yanına yaklaşınca Elif ilk kez mavi kokuyu bu kadar yoğun hissetti. Gözlerinin önünde mavi dalgalar kabarıyor, sanki tüm dünya mavinin içine karışıyordu. — Sen farklısın, dedi Deniz. İlk gördüğüm anda anladım. Buradaki diğer insanlara benzemiyorsun. Elif şaşkınlıkla başını kaldırdı. — Bunu nereden biliyorsunuz? Daha yeni tanıştık. — İnsan bazen yıllardır bildiği birine bile yabancıdır, dedi Deniz. Ama bazen… bir bakışta tanırsın. Senin gözlerin bana bunu söyledi. Elif yutkundu, kalbinin sesini bastırmak için derin bir nefes aldı. — Benim de size söylemek istediğim bir şey var… Ama anlatsam inanır mısınız bilmiyorum. Deniz’in dudaklarının kenarı kıvrıldı, meraklı bir ifade belirdi. — Söyle, dedi. Ben ressamım; inanmak için görmeye ihtiyacım yok. Elif, utangaç bir çocuk gibi gülümsedi. — Ben… kokuları renklerle görüyorum. Deniz başını eğdi, gözlerini kısarak onun yüzünü inceledi. Hiç şaşırmamış gibiydi. — O yüzden gözlerin bu kadar derin, diye mırıldandı. Çünkü sen dünyayı bizden farklı görüyorsun. Elif hızlıca ekledi: — Ama hiç mavi kokmadı hiçbir şey… Ne çiçekler, ne deniz, ne yağmur. Hiçbir şey mavi değildi. Deniz bir adım daha yaklaştı. Onların arasındaki mesafe artık neredeyse yoktu. — Peki ya şimdi? Elif’in gözleri büyüdü. Dudakları titredi, sesi fısıltıdan öteye geçemedi. — Şimdi… mavi kokuyor. Deniz’in bakışları derinleşti. O an dışarıdan geçen çocukların kahkahaları, martıların çığlıkları, dalgaların sesi bile sustu. Dünya yalnızca ikisine aitti. — O zaman, dedi Deniz, belki de benim de aradığım renk sendin. Elif gözlerini kapattı. Mavi dalgaların arasında kaybolurken, ilk kez hayatında birinin onu gerçekten anladığını hissetti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD