2- ‘Buraya Gel’

1688 Words
& Dilber & Gelinliğin sert dantelleri, dizlerimin üstünde bir yüktü şimdi. Yatağın kenarında oturuyordum, bu kasvetli odada, avuçlarımı açıp kapadım. Minicik ellerim... Bakıyordum da onlara, usul usul titriyorlardı. Sanki benden ayrı, korku dolu bir canlıydılar. Bugün benim düğünümdü. Davullar köy meydanında coşkuyla vuruldu, türküler söylendi. Ben, kalın duvak arkasında, masanın başında tek başıma oturdum. Yanım boştu. Azad yoktu. Önce imam nikâhı kıyıldı, sonra resmî nikâh... Hepsi aynı loş odanın içinde, sanki aceleyle tamamlanması gereken bir angaryaydı. Gözlerimi kaldırıp ona bakamadım. Korktum. Sadece ayaklarını, tozlu çizmelerini gördüm. Sonra bir el, koluma girdi ve beni odadan çıkardılar. Müstakbel kocam, yanıma bile gelmedi. Adamlarıyla, konuklarla dolaşıp durdu avluda. Ama bir an... Bir an olmuştu, cesaret edip yüzüne bakmıştım. Yeşildi gözleri. Öyle derin, öyle ürpertici bir yeşil ki... İkisi de farklı tonlardaydı sanki, ya da korkudan ben öyle sanmıştım. Biri orman gölgesi, diğeri buz tutmuş yeşil cam gibi. Şimdi bu odada, o bakışın soğuğu hâlâ üzerimdeydi. Ve şimdi buradaydım. Onun köşkünde. Köyden uzak, dağların kuytusuna gizlenmiş, kocaman, kasvetli bir yapı. Karanlık bastırdıkça pencerelerden içeri daha ağır bir sessizlik çöküyordu. Yarın... Yarın sabah ilk işim bu köşkü gezmek olacaktı. Merak ediyordum. Bu duvarların ardında neler saklıydı? Bu sessizlik neyin habercisiydi? Ellerimi yumdum. Titremeleri, avucumun içinde hapsoldu. Bu gelinlik içinde, bu yabancı yatakta, kendi kendime söz verdim. Korkacaktım belki, ama merakımı da hiç kaybetmeyecektim. Bekleyecektim. Beklemeye devam ediyordum, yatağın kenarında kıpırdamadan, ama içimde bir şey taşmak üzereydi sanki. Ayağa kalkmak istiyordum, şu ağır gelinlikten kurtulmak, odanın karanlığını biraz olsun dağıtmak… Kalktım yavaşça, ama gelinliğin kat kat etekleri ayaklarıma dolandı, danteller bacaklarımı sıktı, oda o kadar karanlıktı ki duvarları bile tam seçemiyordum, gölgeler her yere yapışmıştı. Tam o anda kapı usulca açıldı. İçeri giren oydu; köşke getirildiğimde beni karşılayan, elimi tutup merdivenlerden çıkaran kadın. Yüzü ay ışığında daha yumuşak görünüyordu şimdi. Kapıyı arkasından kapattı, yavaş adımlarla yaklaştı bana. “Merhaba kızım,” dedi sıcak bir sesle, “benim adım Esma. Bu evin dadısıyım.” “Merhaba,” diyebildim sadece, sesim kısık çıkmıştı. Elinde katlanmış beyaz bir gecelik vardı, temiz, ipek gibi. “Gelinliğini çıkaralım da bunu giydirelim güzel kızım,” dedi gülümseyerek. Ayağa kalkmaya çalıştım yeniden, ama gelinlik o kadar ağırdı ki dengemi bulamadım. Esma Dadı hemen koluma girdi, destek oldu bana. “Teşekkür ederim,” diye fısıldadım. Gelinliğin bağcıklarını çözmeye başladı usulca, sırtımdan aşağı indirirken kumaş tenimden kayıp yere yığıldı. Bir anda sadece külotumla kaldım ortada, ellerimi göğsüme götürdüm hemen, memelerimi örtmeye çalıştım. Yüzüm yanıyordu utançtan. Esma Dadı durdu, gözleri anlayışla doluydu. “Utanma kızım,” dedi yumuşacık bir şekilde. Geceliği başımdan geçirdi, ipek kumaş tenime değdiğinde içim biraz rahatladı. Ama gecelik inceydi, çok ince… Memelerim zaten büyüktü, şimdi daha da belli oluyordu, hatları tamamen ortaya çıkmıştı. Yine de bir şey diyemedim. Bana baktı uzun uzun, sonra sordu: “Aç mısın yavrum?” “Evet,” dedim, midemin gurultusu sanki odada yankılanmıştı. “Tamam, ben kızlara söyleyeyim de hafif bir şeyler getirsinler.” Bir an duraksadım, içimdeki merak ağır bastı. “Azad Ağa nerede?” diye sordum, sesim titreyerek. Esma Dadı gülümsedi hafifçe. “O şimdi çalışma odasında çalışıyor. Gel beraber istersen mutfağa inelim.” Bu odada bir dakika daha kalmak istemiyordum artık, duvarlar üstüme üstüme geliyordu sanki. Ama gecelik… Üstümdeki bu ince şey memelerimi iyice belli ediyordu, rahatsız oluyordum. Esma Dadı fark etti bakışımı. “Merak etme kızım,” dedi hemen, “bu köşkün içinde şu an erkek yok. Genelde bu saatlerde müştemilatta kalırlar.” “Tamam,” dedim, başka çarem yoktu. Esma Dadı kapıya yöneldi, ben de peşinden gittim. Koridorun loş ışığına çıktığımızda içim biraz açıldı. Adımlarım geceliğin altında sessizdi, Esma Dadı’nın arkasında yürüyordum, bu kocaman köşkün derinliklerine doğru. Merdivenlerden inmeye başladık; üç kat aşağıya, her basamakta köşkün kalbine biraz daha yaklaşarak. Esma Dadı öndeydi, elindeki küçük fener titrek ışığını taş duvarlara vuruyor, gölgeler uzayıp kısalıyordu. Ben arkasından ilerliyordum; geceliğin ince kumaşı her adımda tenime sürtünüyor, bedenimin hatlarını istemsizce belli ediyordu. Utanıyordum ama susuyordum. Duvarlara bakmamak mümkün değildi. Her katın sahanlığında, merdiven boşluklarında büyük, ağır çerçeveli tablolar asılıydı. Karanlıkta net seçilmiyorlardı ama gölgelerin arasından kadın yüzleri, dağ siluetleri, yalnız ağaçlar ve karanlık ormanlar beliriyordu. Renkler koyuydu; neredeyse siyah beyaz gibi… Güzel ama ürkütücü. Sanki her tablo bir hikâye fısıldıyor, ama sonunu bilerek susuyordu. “Bu tabloları kim çizdi?” diye sordum fısıltıyla, birine daha yakından bakmak için yavaşlayarak. “Çok güzel ama… karanlıkta bile insanı içine çekiyor.” Esma Dadı hafifçe gülümsedi, fenerin ışığını tabloya biraz daha tuttu. “Hepsini Azad çizdi,” dedi sakince. “Resim yapmayı sever. Boş kaldıkça fırçanın başına geçer.” İçimde tuhaf bir sıcaklık yayıldı. Azad… Kocam olacak adam. Soğuk, sert, yüzüne bile bakmaya çekindiğim o adam… Resim mi yapıyordu? Bu karanlık ama büyüleyici tablolar onun ellerinden mi çıkmıştı? Onun hakkında bilmediğim, görmediğim küçücük bir parça yakalamıştım sanki. Kalbim istemsizce hızlandı; içten içe, çok küçük bir mutluluk kıpırdadı. Yarın sabah bu köşkü karış karış gezmeye karar verdim. Her tabloyu gün ışığında görecektim. Üçüncü katın son basamağını da indik. Merdiven geniş bir hole açıldı; oradan mutfağa geçtik. Esma Dadı kapıyı itti. Mutfağın tavanı yüksekti; kocaman bir ocak, uzun bir masa, raflarda dizili bakır tencereler… Lamba yanınca birden her yer aydınlandı. İçeride iki kişi vardı. Biri genç bir kızdı; ufak tefek, neredeyse çocuk sayılırdı. Diğeri başörtülü, işinin başında daha büyükçe bir kadındı. Bizi görünce ikisi de durdu. Esma Dadı kadına döndü. “Gülfem, gelin hanım için güzel bir tabak hazırla. Hafif olsun, gece midesini yormasın.” “Tamam dadı,” dedi Gülfem hemen, tezgâha yönelerek. Esma Dadı bana baktı, masanın başındaki sandalyeyi gösterdi. “Geç kızım, otur.” Utana sıkıla oturdum. İnce kumaş sandalyede kaydı; kollarımı göğsümde birleştirdim. Küçük kız gözlerini benden ayıramıyordu. Yüzüme, geceliğime, saçlarıma bakıyor; merakı saklanmıyordu. Ona usulca gülümsedim. “Adın ne?” diye sordum yumuşak bir sesle. Kız utandı, başını öne eğdi. Dudakları kıpırdadı ama sesi çıkmadı. Gözleri Esma Dadı’ya kaydı, izin ister gibi. Esma Dadı şefkatle başını okşadı. “Söyle yavrum,” dedi. “O artık bu evin hanımı.” Kız derin bir nefes aldı, sesi neredeyse fısıltıydı: “Leyan…” Leyan’ın gözlerindeki o masum bakışa daha fazla dayanamadım. Usulca masadan kalktım, yanına gittim. Hafifçe eğildim, elini tuttum avucumda; küçücük, sıcacık bir eldi bu. İnsan, böyle bir elde kötülüğün varlığına inanmak istemezdi. “Çok güzel bir ismin varmış,” dedim gülümseyerek. “Benim adım da Dilber.” Kızın yanakları kızardı, başını biraz öne eğdi ama gözleri parladı. “Teşekkür ederim,” dedi fısıltıyla. Masaya geri döndüm, sandalyeme oturdum. Bu sıcaklığı hiç beklemiyordum doğrusu; bu soğuk köşkün içinde, bu yabancı yüzlerin arasında bir parça şefkat bulmayı. İçimdeki düğüm biraz gevşedi sanki, korkum az da olsa geri çekildi. Tam o sırada Gülfem Abla önüme bir tabak bıraktı. Peynir, zeytin, birkaç dilim ekmek, biraz bal… Hafifti ama özenliydi; kokusu bile içimi rahatlatmıştı. “Teşekkür ederim Gülfem Abla,” dedim içtenlikle. “Afiyet olsun kızım,” dedi, yüzünde sıcak bir gülümsemeyle. Esma Dadı bana baktı; gözleri yorgundu ama bakışında hâlâ şefkat vardı. “Yemekten sonra odana geçersin,” dedi. “Ben şimdi yatmaya gidiyorum. Gülfem ablan seni odana bırakır.” “Tamam,” dedim. “Teşekkür ederim.” Esma Dadı başını sallayıp ağır adımlarla mutfaktan çıktı. Kapı arkasından kapanınca kısa bir sessizlik çöktü; köşkün o tanıdık, derin sessizliği. Gülfem Abla tezgâhı silmeye koyuldu. Leyan sandalyesini bana biraz daha yaklaştırdı, yanıma oturdu. Küçük eli usulca uzandı, saçlarıma dokundu. “Çok güzel saçların var,” dedi hayranlıkla. Gülümsedim. “Seninki de büyüyünce böyle olur,” dedim. “Gözlerinin yeşilini annenden mi aldın, babandan mı?” Leyan bir anda sustu. Gözleri yere indi, parmakları eteğini buruşturdu. Sonra başını kaldırıp Gülfem Abla’ya baktı; sessizce, yardım ister gibi. Gülfem Abla bezini bıraktı, yanımıza geldi. “Hanımım,” dedi yumuşak bir sesle, “Leyan’ın artık uyku vakti geldi. Ben onu yatırmaya götüreyim. Birazdan gelirim.” “Tamam,” dedim; içimde sebebini anlayamadığım hafif bir buruklukla. Gülfem Abla Leyan’ın elinden tuttu. Kız isteksizce ayağa kalktı, bana son bir kez bakıp küçük bir gülümseme bıraktı. Birlikte mutfaktan çıktılar. Ayak sesleri koridorda yankılanarak uzaklaştı. Tabağımdaki son lokmayı da ağzıma attım, çiğnemeden neredeyse yuttum; açlık mıydı beni bu kadar acele ettiren, yoksa mutfağın sıcaklığından bir an önce kaçmak mı, bilmiyordum. Gülfem ablayı beklemeden mutfaktan ayrıldım. Odamın yerini hatırlıyordum; üç kat yukarı, aynı merdivenlerden. Adımlarımı hızlandırdım, geceliğin etekleri bacaklarıma dolanıyordu. Merdivenler her kat çıktıkça daralıyormuş gibi geliyordu, duvarlar üstüme yaklaşıyordu sanki. Yine o tablolar… Fenerim yoktu; sadece koridorun tepesindeki küçük gaz lambasının titrek ışığı vuruyordu çerçevelere. Birinin önünde istemeden durdum. Büyük bir tabloydu; karanlık bir orman, ortasında yalnız bir kadın silueti. Yüzü seçilmiyordu ama sanki bana bakıyordu. Elimi uzattım, parmak uçlarım tuvale değdi; soğuktu. Dokunduğum anda hafifçe titredi sanki, canlıymış gibi. O anda kulağıma bir fısıltı geldi, çok yakından, çok net: “Dilber…” Adımla sesleniyordu biri. Kalbim göğsümden fırlayacak gibi oldu, korku bütün vücudumu sardı. Etrafa hızla baktım; kimse yoktu, sadece gölgeler. Ben korkak bir kız değildim, köyde gece bile dışarı çıkardım ama o ses… O ses içime işledi, tüylerimi diken diken etti. Daha fazla durmadım, tabloya bir an bile bakmadan merdivenleri ikişer ikişer çıktım, nefes nefese. Yarın ilk işim soracaktım: Bu merdivenlerde neden hiç ışık yoktu? Son kata vardım sonunda. Koridorun sonundaki kapıyı ittim, odama girdim. Karanlık yine ağırdı ama kapının yanındaki anahtarı biliyordum. Elimi uzattım, lambayı yakmak için… Tam o anda gördüm. Yatakta bir adam vardı. Daha doğrusu, yatmış sayılmazdı; sırt üstü uzanmış, başını yatak başına dayamış, bir eli başının arkasındaydı, gözleri kapalıydı. Üstü tamamen çıplaktı; geniş omuzları ve pürüzsüz, kaslı göğsü ay ışığında soluk bir parıltıyla beliriyordu. Beline kadar çekilmiş örtünün altı belirsizdi ama bacaklarının da çıplak olduğu belliydi. Oydu. Azad. Kocam. Kalbim deli gibi çarpmaya başladı, dizlerim titredi. Heyecan, korku, utanç… Hepsi aynı anda doldu içime. Ne yani, şimdi miydi? Gerdek gecesine mi girecektik tam bu anda? Kapı koluna uzandım, parmaklarım soğuk metale değdi, tam geri çekip odadan çıkacaktım ki o ses duyuldu. “Buraya gel.” Bu bir erkek sesi miydi gerçekten? Daha önce hiçbir sesten böyle etkilenmemiştim; derin, kalın, sanki köşkün taş duvarlarından yükselip içime doluyordu. Sertti, buyurgandı, ama aynı zamanda büyülü gibi… Dinlememek elde değildi. Kalbim göğsümde deli gibi çarparken ayaklarım istemeden ona doğru hareket etti. Geceliğin ince kumaşı bacaklarıma yapışmıştı, her adımda daha da kısalıyormuş gibi hissediyordum. Oda loştu, ay ışığı yatak üzerindeki o çıplak bedeni gümüşe boyuyordu. Gözleri hâlâ kapalıydı ama dudakları hafifçe aralanmıştı; o ses oradan çıkmıştı, emindim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD