4- Ağanın Arzusu

2403 Words
& Dilber & Kapının önüne vardığımda, elim havada asılı kaldı. Çelikten bir yay gibi gergindi parmaklarım. Geri dönüş yoktu artık. Nefesim göğüs kafesimde sıkışmış bir kuş gibi çırpınıyordu. Yumruğumu kapıya vurdum. İçeriden o tanıdık, derin ses geldi: “Gir” Kapıyı ittim, içeri girdim. Oda… Karanlık bir çukur gibiydi. Siyah perdeler her pencereyi tamamen kapatmıştı, sabahın ışığı tek bir yerden bile sızamıyordu. Sadece Azad’ın çalışma masasının yanındaki eski abajur yanıyordu; sarı, soluk bir ışık yayıyordu etrafa, gölgeleri uzatıp kısaltıyordu. Oda loş, ağır, boğucuydu. Bir insan neden kendini karanlığa bırakır ki? diye düşündüm. Neden gün ışığını dışarıda bırakır? Odaya baktım. Her şey siyah veya koyu griydi: Duvarlar, halı, kitap rafları, koltuklar… Masanın üstünde birkaç dosya, kalemler, bir defter. Duvarlarda o tablolar yoktu, ama sanki onların karanlığı buraya da sızmıştı. Kasvetliydi, ağırdı; nefes almak bile zorlaşıyordu. O sırada Azad öksürdü. Sıradan bir öksürük değildi bu; boğazından gelen, derin, kontrollü bir ses. Sanki “daha fazla bakmadan otur” diyordu. Hemen masanın karşısındaki siyah deri koltuğa oturdum. Ellerimi kucağımda sıktım, sırtım dimdik. Abajurun ışığı yüzüne vuruyordu; o farklı yeşil gözler hâlâ aynı keskinlikteydi, ama şimdi daha yakın, daha gerçekti. "Dilber." Sesi yine o derin, kalın tınısıyla odadaydı. İsmimi bir bıçak ağzı gibi kesip geçiyor, tam kalbimin ortasına saplanıyordu. Başımı zorla kaldırdım, sesim çıkmadan önce boğazımda bir şeyler takıldı, yuttum. "Ağam, benimle konuşmak istediğiniz konu neydi?" Azad, masanın arkasında hafifçe doğruldu. Uzun parmaklarını önünde birleştirdi. Bakışlarındaki keskinlik biraz kırılmıştı sanki, ama yine de delip geçiyordu. "Önce hal hatır soralım. Nasılsın? İyi misin? Evinden, yuvandan uzaktasın. Umarım bu yeni diyar, sana eski evini aratmaz." Şaşırdım. Ondan bu kadar insani, bu kadar yumuşak bir soru gelmesini beklemiyordum. İçimde kopan fırtınada bir anlık bir dindi, ama Leyan'ın o masum "Baba!" sesi, hâlâ kulaklarımın içinde yankılanıyordu. "Şu an için iyiyim, ağam. Bir sıkıntı yok." Azad başını hafifçe yana eğdi. Dudaklarının kenarında, anlamını çözemediğim küçük, bilge bir kıvrım belirdi. "Dilin başka söylüyor, yüreğin başka. Bir şeyler var... Çekinme, söyle." O anda, ona bakmaktan kendimi alamadım. Daha önce bu denli yakışıklı bir adam görmemiştim. O geniş omuzlar, keskin çene hattı, dudaklarının sert ama düzgün kıvrımı... Karşımda bir insan değil de, yeryüzüne inmeye zorlanmış, hüzünlü bir melek gibi duruyordu. Hayır, yanılıyordum. Azad melek değildi. Bu bakışları, bu varlığıyla, daha ziyade cehennem ateşinden çıkıp gelmiş bir iblisti. O yeşil gözler insanı yakıyor, ama yaktığı yere aynı zamanda çekiyordu. Daha fazla dayanamadım. Sözümü, araya başka bir şey sokmadan, doğrudan yönelttim: "Evli misiniz?” Azad bir an için dondu. Sanki havada katılaştı. Gözleri hafifçe kısıldı, ardından yüz ifadesi hiç bozulmadan, sakin bir tonda cevap verdi: "Evet." O tek kelime, göğsüme saplanan buz gibi bir mızrak gibiydi. Nefesim kesildi, ciğerlerimde keskin bir acıyla havayı içime çekmekte zorlandım. Evli. Leyan'ın annesi. Başka bir kadın. Peki ben... ben neydim? İkinci mi? Sıradan biri mi? Kafamın içinde her şey alt üst oldu, anlamlar birbirine karıştı. Tam o sırada Azad bana baktı. Sesi hâlâ o kaygısız, düz tondaydı: "Sen evli misin?" Gözlerim istemsizce parmağıma kaydı. O altın halka... Dün gece takıldığından beri varlığını neredeyse unuttuğum o yüzük. O anda zihnimde bir şimşek çaktı: Elbette. Azad Ağa evliydi. Ve ben... ben de onunla evliydim. Adama ne diye evli misiniz? Diye soruyorum ki… bu soru çok saçma Kendimi toparlamaya çalıştım. Boğazımı temizledim, sesimin titrememesi için dişlerimi sıktım. "Ağam, aslında... öyle demek istemedim. Demek istediğim... Benim dışımda, başka bir karınız var mı?" Azad'ın yüz ifadesi değişti. O an, tüm yumuşaklık ve bilgelik silindi, yerini taş gibi bir ciddiyet aldı. Yeşil gözleri buz kesti, donuk ve sorgulayıcı bir hal aldı. İnce dudakları sıkıca bir çizgi halini aldı. "Önce bir konuda anlaşalım," dedi. "Ben senin kocanım ve insan kocasıyla sizli bizli konuşmaz. Anlaştık mı?" O anda bakışlarımı kaçırdım. Gözlerimi masanın koyu ahşap kenarına diktim, yanaklarımı sıcak bir dalga kapladı. Kocam... Evet, kocamdı, ama bu kelimeyi bu kadar net, bu kadar sahiplenici bir dille söyleyişi içimi titretti. “Anlaştık," diye fısıldadım. Sesim odanın sessizliğinde neredeyse duyulmuyordu. Azad hafifçe öne doğru eğildi. Abajurun soluk ışığı yüz hatlarına vurdukça, o büyüleyici yeşil gözleri daha da parlak, daha da derin göründü. “Leyan'ı merak ediyorsun, değil mi?" “Evet," dedim hemen, başımı kaldırdım. Gözlerim onunkilere kilitlendi, kaçamadım. Azad derin, ağır bir nefes aldı ve usulca devam etti: "Leyan, doğar doğmaz hem annesini hem de babasını kaybetti. Ben de ona sahip çıktım. Hem ana oldum hem baba." Şaşırdım. Kalbim, göğsümde bir an için sanki durdu. Leyan'ın annesi... babası... Ölmüşlerdi. Azad'ın o dev gibi omuzlarının altında taşıdığı yük, gözümde birden kat be kat ağırlaştı. O soğuk, mesafeli adamın içinde bu kadar büyük bir şefkat barındırdığını bilmiyordum. Azad konuşmaya devam etti. Sesi daha da alçaldı, neredeyse bir fısıltıya dönüştü: "Ben seni yıllardır bekliyorum, be Dilber. Ne vakit birisiyle evleneceğim ki çocuk yapacağım?" O an, birbirimize baktık. O bakışta her şey vardı. Şehvet vardı, arzu vardı, yoğun bir istek vardı. Yakıcı, durdurulamaz bir bakıştı. Yeşil gözleri adeta içime işliyor, ruhumu yavaş yavaş soyuyordu. Ben de ona bakıyordum; o geniş, güven veren omuzlara, keskin çene hattına, dudaklarının sert ama düzgün kıvrımına... Kalbim, göğsümden fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Ama bu sefer, bu çarpıntı korkudan değildi. Başka bir şeydendi. Ama ne olduğunu bilmiyordum. O an bakışlarımı kaçırdım. Gözlerimi masanın koyu renkli kenarına diktim, yanaklarımı sıcak bir ateş kapladı. Azad’ın o yoğun, delici bakışları altında kendimi çıplak hissediyordum, ama bu sefer utançtan değil, bambaşka, tanımlayamadığım bir duygudandı. Azad usulca devam etti: “Leyan, öz babası olmadığımı biliyor ama yine de baba demek istiyor. Senin için umarım bir sakıncası olmaz.” Başımı hafifçe kaldırdım, sesim yumuşak ama net bir şekilde çıktı: “Merak etmeyin, benim için bir sakıncası yok.” Azad’ın dudaklarında küçük, anlamlı bir tebessüm belirdi, fakat gözlerindeki ciddiyet hiç azalmadı. “Dilber, ben senin kocanım. Sizli bizli hitabını artık bırakmanı istiyorum.” Sözleri adeta tenime işledi. Kocam… Evet, kocamdı. Bu gerçeği kabullenmek, içimdeki son direnç duvarlarını da yavaş yavaş eritiyordu. Başımı onaylar şekilde salladım, ancak sesim çıkmadı. O sırada Azad ayağa kalktı. Çalışma masasının arkasından çıktı, ağır ve kararlı adımlarla yanıma doğru ilerledi. Öne eğildi, yüzü benimkiyle aynı hizaya geldi. Sıcak nefesi yanağıma değdiğinde, tüylerim diken diken oldu. “Asıl konumuza dönecek olursak…” diye sürdürdü sözlerini. “Ben seni yıllardır bekliyorum. Belki sana göre yaşlı sayılabilirim, ama sana yemin ederim ki, sana çok iyi bir koca olacağım. Fakat ben de bir erkeğim, benim de ihtiyaçlarım var. Dün gece gerdek olmadı, çünkü senin de beni istemeni bekliyorum. Bu yüzden bekleyebilirim… ama beni çok da bekletme.” Sözleri kulaklarımda çınladı, kalbim göğsümden fırlayacak gibi hızla çarpmaya başladı. Bekletme… O kelime, içimde tutkulu bir ateşi körükledi. Gözlerimi onunkilere diktim, o büyüleyici yeşil bakışlar yine içimi yakıp kavuruyordu. Şehvet, arzu, saf bir istek… Hepsi o bakışlarda saklıydı. Sonra doğruldu ve ses tonu biraz daha sert, daha sahiplenici bir hal aldı: “Sen artık bu köşkün hanımısın. Ve aynı zamanda ağanın karısısın. O yüzden gerçek bir hanımağa gibi davranmanı istiyorum.” Ayağa kalktım. Dizlerimin titrediğini hissediyordum, ama olduğum yerde kalmadım. Karşısında dimdik durdum. "Benden tam olarak ne istiyorsun, Ağam?" Azad tamamen yaklaştı. Aramızdaki mesafe yok denecek kadar azaldı; sıcak nefesi artık yüzümü yalıyordu. Yavaşça eğildi, dudakları kulağıma iyice yaklaştı, o derin, gür sesi doğrudan içime doldu: "Burayı yuva yapmanı istiyorum." Sözleri kulağıma değdiğinde tüylerim diken diken oldu. O ses… Tarif edilemeyecek kadar baskın, otoriter ve tok bir tondaydı. Diksiyonu kusursuzdu, her heceyi yerli yerine, bilinçli bir şekilde yerleştiriyordu, sanki kelimeleri keskin bir bıçak gibi kullanarak ruhuma işliyordu. Bu adam, konuşma sanatını çok iyi biliyordu. Sonra kendini geri çekti. Adım adım uzaklaştı, masasının arkasına geçti ve tekrar koltuğuna oturdu. Sanki o an hiç yaşanmamış gibi, önündeki dosyalara eğildi, kalemi eline aldı. Bakışları kâğıtlara kaydı, beni görmezden geldi. Ben hâlâ ayaktaydım, kalbim göğsümde çılgınca çarpıyordu. O sözler kulaklarımda yankılanıyordu: "Burayı yuva yapmanı istiyorum." Ne demekti bu? Beni, kendimi mi istiyordu gerçekten, yoksa bu soğuk, kasvetli köşke sadece bir hanımağa, bir düzen mi arıyordu? O an Azad'a baktım, ama o başını kaldırmıyordu. Dayanamadım, ağzımı açtım: "Ağam, eğer—" Azad, o anda sözümü kesti. Sesi keskin ve tartışmaya kapalı bir kararlılıktaydı: "Çıkabilirsin." Bir an öylece kaldım. Gözlerim hâlâ onun üzerindeydi, ama o artık beni görmüyordu. Dosyalarına tamamen gömülmüştü. Boğazım düğümlendi, ama başka bir şey söyleyemedim. Usulca döndüm, kapıya yürüdüm, tokmağı çevirip kapıyı açtım ve dışarı çıktım. Sırtımı serin duvara yasladım. Kalbim hâlâ deli gibi çarpıyordu; Azad’ın o son, içime işleyen sözleri kulaklarımda çınlıyordu: “Burayı yuva yapmanı istiyorum.” Ne kadar basit, ne kadar derin bir anlam yüklü, ne kadar ağır bir cümleydi bu. Nefesimi yavaş yavaş toparladım ve merdivenlere doğru yöneldim. Adımlarım kurşun gibi ağırdı, zihnim ise tam bir karmaşanın içindeydi. Merdivenlerden aşağı inerken, tam orta sahanlıkta Esma Dadı ile karşılaştım. Elinde gümüş işlemeli bir tepsi tutuyordu, üzerinde bir fincan Türk kahvesi vardı; taze demlenmiş kahvenin buharı hafifçe yükseliyor, mis gibi kokusu etrafa yayılıyordu. Bana hafifçe, anlayış dolu bir tebessümle baktı, gözleri yine o tanıdık, sıcak şefkati yansıtıyordu. Yolunu açmak için kenara çekildim. Esma Dadı başını hafifçe eğip sessiz bir teşekkürle geçti ve yukarıya, Azad’ın odasına doğru çıkmaya devam etti. Mutfak kapısına vardım ve içeri girdim. Gülfem Abla, tezgahın önünde bulaşıkları yıkıyordu; kolları sıvanmış, sabun köpükleri ellerine yapışmıştı. Yanında, neredeyse benim yaşlarımda genç bir kız vardı; saçları düzgünce toplanmış, önlüğünün kenarları ıslanmıştı. Gülfem Abla kıza seslendi: “Bardakları iyice ov, Melek.” “Tamam abla,” dedi Melek usulca, elindeki bezi sıkı sıkı tutarak. O sırada ben hâlâ kapı eşiğinde duruyordum. Dayanamadım, sordum: “Yardıma ihtiyacınız var mı?” Gülfem Abla başını çevirdi, yüzünde hafif, yorgun bir gülümseme belirdi ama hemen başını iki yana salladı. “Yok kızım, sağ ol.” “Ama ben böyle boş duramam,” dedim, biraz ısrarla. “Bana da bir iş verin, yapayım.” Melek hemen atıldı, sesi utangaç ve saygılıydı: “Olmaz hanımım, siz oturun.” Ona baktım. Gözlerimiz buluştu; aynı yaştaydık neredeyse, ama o benden daha çekingen, daha ürkek görünüyordu. Ona sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdim, yanına gittim ve tezgaha yaklaştım. “Ben saraydan gelmedim,” dedim yumuşak, samimi bir sesle. “Hem, ben de iş yapmayı severim.” Gülfem Abla bir şey söylemedi. Sadece bir an bana baktı, derin bir anlam ifade eden o bakışıyla, sonra gözlerini tekrar bulaşık suyuna çevirdi. Sanki sessizce onaylamıştı, ama kelimelere dökmeden. Ben de hemen kollarımı sıvadım, Melek’in yanına geçtim. Birkaç bulaşığı aldım, süngeri elime verdim ve sıcak suyun altına tuttum. Köpükler parmaklarımın arasından akıp giderken, içimdeki o boğucu gerginlik de biraz olsun dağılmaya başladı sanki. Bulaşıkları bitirdiğimizde ellerim sıcak sudan kızarmıştı, ama içimdeki gerginlik biraz olsun dağılmıştı. Melek'le yan yana durup son tabakları kurularken Gülfem Abla tezgâhı sessizce silmeye devam ediyordu. Tam o sırada mutfak kapısı açıldı ve Esma Dadı içeri girdi. Yüzünde o tanıdık, sakin ve huzur veren gülümsemesi vardı. "Kızım, gel de sana köşkü gezdireyim ve birkaç şey anlatayım," dedi, yumuşacık ve anaç bir sesle. "Tamam, Esma Dadı," dedim hemen. Geniş koridorda yan yana yürümeye başladık. Adımlarımızın taş zeminde çıkardığı hafif sesler yankılanıyordu. Esma Dadı yavaş yavaş anlatmaya başladı: "Biz hizmetkârlar birinci katta kalıyoruz; benim odam, Gülfem ablanın odası, Melek'in odası, mutfak, küçük oturma odamız... Hepsi burada. İkinci kat ise Azad Ağa'nın özel alanı. Çalışma odası var, hem kendi yatak odası hem de küçük Leyan'ın odası orada. Senin odan zaten üçüncü katta; banyon da, tuvaletin de orada, rahatın ve mahremiyetin bol olsun diye seni en üst kata yerleştirdik. Dördüncü kat ise kullanılmıyor. Oradaki odaların kapıları kilitli, haberin olsun. Kimse girmiyor, Azad Ağa da girmemize zaten izin vermiyor.” Başımı onaylayarak salladım, dikkatle dinliyordum. Köşkün bu katmanlı sessizliği şimdi daha bir anlam kazanıyordu. Esma Dadı devam etti: "Onun haricinde Azad Ağa, 'Dilber yemek yapmak isterse izin verin' diye tembihledi. İstediğin zaman mutfağa gir, ne istersen pişir. Kimse karışmaz. Anana, ailene gitmek istersen de kapıdaki şoför seni götürür, söylemen yeterli. Çarşıya, pazara çıkmak istersen de yine şoför seni götürür.” Sözleri, yavaş yavaş içime işliyordu. Bu kocaman, ilk bakışta soğuk gelen yapı, anlattıkça biraz daha yaşanılır bir yer haline gelmeye başlamıştı. Esma Dadı'nın sesi, anlattığı her küçük detay, sanki beni bu yeni evime alıştırmak, onu benimsemem için kılavuzluk ediyordu. Koridorun sonuna, geniş bir holün başlangıcına geldiğimizde Esma Dadı durdu, bana döndü ve sıcacık elini benimkinin üzerine koydu. "Merak ettiğin başka bir şey varsa sorabilirsin güzel kızım.” dedi. “Yok, bir sorum,” dedim usulca. Esma Dadı bana baktı, gözleri yine o şefkat dolu bakışla doluydu. “İstersen bir duş al kızım.” O an istemsizce kendimi kokladım, kolumu kaldırıp burnuma yaklaştırdım. “Kokuyor muyum?” Esma Dadı güldü, o yumuşak, anne gibi gülüşüyle. “Yok kızım, misler gibi kokuyorsun. Seni birazcık endişeli görüyorum o yüzden duş al dedim. Hem su şifadır, güzel enerji getirir sana.” Hafifçe gülümsedim, içim ısındı biraz. “Haklısın Esma dadı ben bi duş alayım.” Daha sonra odama gittim. Dolaptan beyaz bir bornoz aldım. Ve doğrudan katta bulunan banyoya girdim. Geniş mermer zemin, büyük bir duşakabin, raflarda şampuanlar, sabunlar, her şey hazırdı. Suyu açtım, sıcak su tenime değdiğinde gözlerimi kapattım. Uzun uzun yıkandım, saçlarımı köpürttüm, sanki üstümdeki bütün endişeyi akıtıyordum suyla birlikte. Duş bitince kurulandım, bornoza sarıldım. Kuşağını sıkıca bağladım, saçlarımı havluyla kurulayıp omzuma attım. Kapıyı açtım, odama girdim. Ve o anda donakaldım. Azad odamdaydı. Yatağın kenarına oturmuştu, sırtı bana dönüktü ama kapının sesini duyunca yavaşça döndü. Üzerinde sade bir gömlek vardı, kolları dirseklerine kadar sıvanmıştı ve o geniş, güçlü omuzları sanki bütün odayı kaplıyordu. Gözleri anında bana kilitlendi. Bornozumun ince kumaşının altından bile bedenimin hatlarını gördüğünü, hissettiğini hissettim. Bir an kendimi tamamen çıplak hissettim, sanki üzerimde hiçbir şey yokmuş gibi. Yavaşça kapıyı arkamdan kapattım. Tık sesi, odanın sessizliğinde net bir şekilde yankılandı. Başımı dik tuttum. Sesim ilk anda çıkmadı, ama zorla boğazımdan itebildim: "Ağam…" Azad ayağa kalktı. Yavaş, ama emin adımlarla bana doğru geldi. Adımları sessizdi, ama her adımında oda biraz daha küçülüyor, hava biraz daha yoğunlaşıyor gibiydi. Şaşkınlıkla ona baktım, içgüdüsel olarak geri çekilmek istedim ama sırtım zaten kapıya değmişti. Kaçacak hiçbir yer yoktu. Azad iyice yaklaştı. Aramızda nefes alacak kadar bile mesafe kalmamıştı. Öne eğildi, burnu neredeyse ıslak saçlarıma değecek kadar yaklaştı. Kokumu içine çektiğini hissettim; derin, kasıtlı, yavaş bir nefes. Göğsünün bu hareketle inip kalkışı, sanki tenime hafif bir dokunuş gibiydi. Kalbim, artık kulaklarımda gürültüyle atıyordu. Eli, bornozumun belimdeki kuşağına gitti. Uzun parmakları, kuşağın sıkı düğümüne dokundu ve orada öylece kaldı. Gözlerimin tam içine baktı; o tuhaf, büyüleyici yeşil gözler… Sol gözü, koyu bir orman yeşili gibi derin, sağ gözü ise buz gibi berrak ve keskin… İçime işliyorlardı. Biraz daha yaklaştı, dudakları artık benimkilerine değecekmiş gibi yakındı. Eli hâlâ kuşaktaydı, hafifçe sıkılaştırdı onu, ama çekmedi. Henüz çekmedi. Nefesim kesilmişti. Gözlerim onunkilerde kilitli kaldı. O an sadece bekliyordum; o kuşağı çekecek miydi, yoksa bırakacak mıydı? Kalbim göğsümden fırlayacak gibi çarpıyordu, ama ben hâlâ dimdik ayaktaydım, bakışlarımı ondan kaçırmadan, ona bakmaya devam ediyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD