& Dilber &
Azad’ın parmakları hâlâ bornozumun kuşağındaydı; gevşek değil, kararlı ama incitmeyen bir baskıyla tutuyordu. Nefesim düzensizdi, göğsüm hızlı hızlı inip kalkıyordu. Gözlerim, onun o derin yeşil bakışlarında asılı kalmıştı; sanki başka bir yere bakmam mümkün değildi. Tam o sırada, boğazımdan güçlükle sıyrılan bir sesle fısıldadım:
“Ağam…”
Azad’ın eli anında durdu. Parmakları kuşakta donup kaldı; zaman, o küçücük anın içine sıkışmış gibiydi. Bir adım geri çekildi, aramıza ince ama hissedilir bir mesafe koydu. Gözlerindeki yakıcı yoğunluk, bir anlığına dağılır gibi oldu.
“Dilber,” dedi usulca.
Başımı kaldırıp ona baktım. Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu ama şimdi buna başka bir his eşlik ediyordu; tanımlayamadığım bir endişe, içimde açılan tuhaf bir boşluk.
“Ağam, bir şey mi oldu?” diye sordum. Sesim titreyerek döküldü dudaklarımdan. Kendimi fazlasıyla savunmasız hissediyordum.
Azad bir an sustu. Ardından dudaklarının kenarında hafif, beklenmedik bir tebessüm belirdi. Bakışları hâlâ üzerimdeydi ama o keskinlik, yerini daha yumuşak bir ifadeye bırakmıştı.
“Balığı beraber pişirelim mi?” dedi.
Şaşkınlıkla yüzüne baktım. Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim; sonra içimden gelen ilk kelime döküldü dudaklarımdan:
“Tamam.”
Azad başını hafifçe eğdi; sanki bu tek kelimeyle yetinmişti. Ardından odadan çıktı.
Yalnız kaldığım anda sırtımı kapıya yasladım. Dizlerim titriyordu. Elim istemsizce bornozun kuşağına gitti; hâlâ sıcaktı, parmaklarının izi sanki oradaydı.
Bu adam her ‘Dilber’ dediğinde kalbim duracak gibi oluyor.
Bir de neden o an kuşağı çekmesini istedim?
Neden elini çekmesin, düğümü çözsün diye bekledim?
Hızlıca bornozu çıkardım, dolaba uzandım. Uzun, koyu yeşil bir etek seçtim; dizlerimin altına kadar inen, hafif pileli, rahat bir etekti. Üzerine krem rengi, uzun kollu, ince pamuklu bir bluz giydim.
Saçlarımı havluyla kurularken aynaya baktım; ıslak teller hâlâ omuzlarıma yapışmıştı. Fön makinesini elime aldım, fişe taktım, sıcak havayı saçlarıma tuttum. Saçlarım kururken aklıma birden annem düştü. Onunla konuşma fırsatı bile bulamamıştım. Ah aptal kafam insan annesini hiç mi aramaz?
Sen böyle hayırsız bir evlat mısın Dilber?
Fönü bırakıp komodine koştum. Telefonu aldım, titreyen parmaklarımla annemin numarasını tuşladım. Üç beş kez çaldı, sonra o tanıdık, sıcak ses açıldı:
“Dilberim…”
“Ana,” dedim, sesim titreyerek. “Nasılsın?”
“Yavrum benim, asıl sen nasılsın? Doğru düzgün konuşamadık. Müsait değilsindir diye arayamadım da…”
“Ne kusura bakması ana, asıl sen kusura bakma. Benim seni aramam gerekiyordu.”
“Önemli değil kızım, nasıl gidiyor?”
“Şimdilik iyi gidiyor ana, yabancısı olduğum bir ortam, çalışan falan var.”
Ah be ana bu adamla çok zor gidiyor.
“Azad Ağa’nın köşkü için öyle derler kızım, tabii ben göremedim ama öyledir.”
Bir an sustum. Sonra içimde birikenleri tutamadım, içimden geldiği gibi konuştum:
“Ana, sen de buraya gel benimle yaşa. Hem Azad Ağa iyi birisi, anlayışlıdır, kabul eder.”
“Yok kızım, toprağımı bırakıp gelemem. Dilber’im… gerdek oldu mu?”
Sesi çekingen, utangaçtı; sorarken boğazının düğümlendiği belliydi.
“Yok ana, olmadı,” dedim usulca. Gözlerim doldu, telefonu kulağıma biraz daha sıkı bastırdım. “Henüz olmadı.”
Annemin sesi telefonda bir anda yumuşadı; ama o yumuşaklığın altında ağır bir hüzün vardı:
“Kızım benim, güzel bahtsız yavrum.”
O sözler içime oturdu. Boğazım düğümlendi, gözlerim doldu ama kendimi tuttum. Sesimi zorlayarak konuştum:
“Niye öyle diyorsun ana? Ne güzel, bana dokunmuyor. Hem hazır hissetmiyorum.”
Annem derin bir iç çekti. Sesi titriyordu ama kararlıydı:
“Kızım, ağanın karısı tam olman için o gerdeğin olması lazım.”
Daha fazlasını duymak istemedim. Kalbim sıkıştı, kelimeler boğazıma düğümlendi. Hemen lafını kestim:
“Ana, Azad Ağa beni aşağıya çağırıyor, sonra konuşuruz, tamam mı?”
“Tamam kızım, Allah’a emanetsin.”
“Sen de Allah’a emanet ol ana,” dedim usulca ve telefonu kapattım.
Telefonu kapattıktan sonra bir süre öylece durdum. Annemin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Göğsümde ağır bir baskı vardı; sanki içimdeki o küçük kız, hâlâ annesinin kucağına sığınmak istiyordu. Gözlerimi ovuşturup derin bir nefes aldım, ardından kendimi toparlamaya çalıştım.
“Hadi be Dilber” dedim içimden, “aşağı in bir şey yap boş durma”
Koridoru geçtim, mutfağın kapısına yaklaştım. Kapı aralıktı. İçeriden iki tanıdık ses geliyordu: Esma Dadı ve Gülfem Abla. Tam içeri girecekken durdum; ayaklarım bir anda yere mıhlanmış gibiydi. Konuşuyorlardı… ve konu bendim.
Gülfem Abla’nın sesi önce geldi; biraz alçak, biraz endişeliydi:
“Kendini inşallah kaptırmaz.”
Esma Dadı’nın cevabı hemen ardından geldi, her zamanki sakin ama ağır tonuyla:
“Aklı varsa kaptırmaz.”
Gülfem Abla bir an sustu, sonra devam etti:
“Aslında tatlı kız, içi dışı bir gibi.”
Bu kez Esma Dadı’nın sesi daha sertti; sanki içinden gelen bir gerçeği saklamadan söylüyordu:
“Tatlı olsa ne olacak? Azad Ağa’yı taşıyabilecek mi?”
Gülfem Abla itiraz eder gibi hafifçe güldü:
“Esma abla, sen ne kadar ‘Dilber Azad Ağa’yı taşıyamaz’ desen de ben o konuda sana katılmıyorum. Çünkü Azad Ağa’nın kalbinin yumuşaması için Dilber gibi temiz bir kalbe ihtiyacı var.”
O an ağzım aralık kaldı. Duyduklarıma inanamadım. İki kadın resmen arkamdan konuşuyordu. Belki bu evde bu tür konuşmalar normaldi; hizmetkârlar arasında laf dönerdi. Ama… Esma Dadı’nın benimle ilgili böyle düşünmesi, o anaç, şefkatli kadının beni içten içe yetersiz görmesi canımı acıttı.
Tam o sırada, arkamdan derin ve tanıdık bir ses yükseldi; usulca ama net:
“Sence hangisi haklı?”
Azad’ın sesiydi.
Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Bir anda arkama döndüm. Elim istemsizce ağzıma gitti, parmaklarım dudaklarımı kapattı.
Azad bana doğru bir adım attı.
Dur be adam niye üstüme yine geliyorsun. Sürekli seninle köşe kapmaca mı oynayıp duracağız?
Sırtım zaten duvara yaslıydı; kaçacak bir yerim yoktu. Geniş omuzları ve o tanıdık koku—odunsu, hafif baharatlı, içimi titreten bir koku—her yanımı sardı. Biraz daha yaklaştı; nefeslerimiz neredeyse birbirine karışacak kadar. Ardından yavaşça eğildi, burnu boynumun hemen yanına, saçlarımın arasına gömüldü. Derin, kasıtlı bir nefes aldı. Kokumu içine çektiğini hissettim; tenimde sıcak bir dalga dolaştı, tüylerim diken diken oldu. Kalbim kulaklarımda atıyordu, dizlerim titriyordu ama yerimden kıpırdayamıyordum.
Azad başını hafifçe kaldırdı. Dudakları kulağıma neredeyse değecek kadar yakındı. O derin, tok sesiyle fısıldadı:
“Kapı dinlemek senin gibi masum bir kıza yakışıyor mu?”
O an içimde bir kıvılcım çaktı. Zıtlaşmak istedim; dilimin ucuna kadar geldi. “Masum mu senin yanında masum kalabilmek ne mümkün ki…” diyecektim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Bunun yerine hafifçe tebessüm ettim; utangaç, kırılgan bir tebessüm. Gözlerim yere kaydı.
“Ağam… ben özür dilerim,” dedim. Sesim titriyordu, neredeyse bir fısıltı gibiydi.
Bu adamın karşısında neden bu kadar konuşamıyordum? Neden her “Dilber” deyişinde dilim tutuluyor, içimdeki o cesur kız sessizce geri çekiliyordu?
Azad bir an durdu, sonra yavaşça geri çekildi. Aramızdaki o yoğun hava bir anda dağıldı; sanki görünmez bir el perdeyi aralamıştı. Gözleri hâlâ üzerimdeydi ama o keskin bakış yumuşamış, yerini hafif bir tebessüme bırakmıştı.
“Izgara sever misin?” dedi. Sesi sakindi, neredeyse sıradan.
“Ne?” diye sordum şaşkınlıkla. Aklım hâlâ o kokusunda, o yakıcı nefesinde takılı kalmıştı.
“Balığı diyorum, ızgara mı yapsak?” diye açıkladı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıvrım vardı.
“Fark etmez ağam,” dedim usulca. Sesim hâlâ hafifçe titriyordu.
Azad birden hafifçe güldü. O derin, tok kahkahası koridorda yankılandı; içimi beklenmedik bir sıcaklık kapladı.
“Ah be Dilber,” dedi, başını hafifçe sallayarak, sanki içinden bir şey geçmiş gibi. Ardından arkasını döndü, mutfağa doğru kararlı adımlarla yürüdü.
Ben hâlâ duvara yaslanmış, nefesimi toparlamaya çalışıyordum ki içeriden Azad’ın sesi yükseldi; net ve kararlı:
“Balığı ızgarada pişireceğim.”
Esma Dadı’nın cevabı hemen geldi, o anaç ve yumuşak tonuyla:
“Tamam oğlum.”
Derin bir nefes aldım, sırtımı duvardan ayırdım ve usulca içeri girdim.
Azad tezgâha yaslanmış, iki kadına bakıyordu. Gözleri önce bana kaydı, sonra Esma Dadı ve Gülfem Abla’ya döndü. Yüzü ciddileşti; sesi otoriter ama sakindi:
“Dilber bu köşkün hanımağasıdır. Ondan dolayı ağzımızdan çıkanlara dikkat edelim.”
O an iki kadın telaşla birbirine baktı. Esma Dadı hemen başını öne eğdi; yanakları hafifçe kızardı. Ne söylediğini, ne yaptığını çok iyi bildiği gözlerinden belliydi. Gülfem Abla da gecikmeden söze girdi, sesi pişmanlık doluydu:
“Haklısın oğlum, özür dileriz.”
Azad başını hafifçe eğdi, onaylar gibi. Sonra bana döndü. O yeşil gözler yine içime işledi ama bu kez yumuşak, davetkâr bir bakışla:
“Hadi şu balıkları pişirelim.”
Sözünü bitirir bitirmez mutfaktan çıktı. Ben de onu takip ettim. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu; ayaklarım sanki bana ait değildi, kendiliğinden peşinden gidiyordu. Koridoru geçtik, arka kapıdan çıktık.
Arka bahçe üstü kapalıydı; ahşap kirişler, sarmaşıklar, hafif bir rüzgâr… Ortada büyük bir ızgara vardı. Biz köyde mangal derdik; burası köşktü, adı ne olursa olsun sonuç değişmiyordu.
Azad hiç duraksamadan ızgaranın başına geçti. Eline bir torba kömür aldı, içine dökmeye başladı. Siyah parçalar takırdayarak düştü, hafif bir toz kalktı. Ben de yanına yaklaştım; ellerim önümde kenetliydi, sesim utangaç çıktı:
“Ağam, ben ne yapayım?”
Azad başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde o tanıdık, derin ifade vardı; sanki aklından geçenler yalnızca balık pişirmekle sınırlı değildi. Dudakları hafifçe kıvrıldı, sesi yumuşak ama emrediciydi:
“Sen sadece beni izle.”
Sonra yeniden işine döndü. Kömürleri düzeltti, ateşi yakmak için çakmağı çıkardı. Alevler yavaş yavaş yükseldi. Turuncu ışık yüzüne vurdu; keskin çene hattını, geniş omuzlarını daha da belirginleştirdi.
Ben de masanın üzerindeki salata malzemelerine baktım; domatesler, soğanlar, maydanoz… Ellerim boş durmak bilmiyordu.
“Ağam, böyle boş duramam, ben de salata yapayım olur mu?” dedim.
Azad başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
“Dur be Dilber, beni izle diyorum. Sen salata yapayım diyorsun.”
Bir an sustu, sonra ağır ağır devam etti:
“Bir erkek işine dalmışken kadının karşısında durup onu izlemesini sever.”
Sen bana kadınım mı dedin yoksa ben mi yanlış duydum?
Hafifçe tebessüm ettim, yanaklarım ısındı ama gözlerimi kaçırmadım. Sonra Azad işinin başına döndü. Sadece onu izlemekle yetindim. Bir insan bu kadar karizmatik olabilir mi?
Mangal işi bitince Azad bana döndü:
“Hadi salatayı da halledelim, sonra balıkları ızgaraya atarız.”
Beraber masaya geçtik. O domatesleri doğradı, ben salatalıkları. Ellerimiz arada değiyordu, o değmeler içimi titretiyordu. Salatayı karıştırdık, zeytinyağı döktük, limon sıktık. Sonra balıklar pişti; dışı çıtır, içi yumuşacık. Kokusu baş döndürücüydü.
Yemeği Leyan’la birlikte yedik. Küçük kız masada hop oturup hop kalkıyor, Azad ona balık parçaları uzatıyor, gülüyordu. Sofrayı toplarken Azad ayağa kalktı, tabakları toplayıp mutfağa taşıdı. Hiç gocunmadan, sanki bu onun en doğal işiymiş gibi.
Herkes uyumaya dağıldı. Ben de odama çıktım, geceliğimi giydim; ince, beyaz, omuzları açık. Yatağa uzandım, yorganı üstüme çektim. Acaba Azad gelir mi? diye düşündüm. Kalbim hızlandı, gözlerim kapıya kaydı. Ama yorgunluk ağır bastı; düşüncelerim dağıldı, yavaş yavaş uykuya daldım.
Birden uyandım. Ağzım kupkuruydu, susamıştım. Kalktım; ayaklarım soğuk zemine değdi. Mutfak yolunu tuttum, karanlıkta el yordamıyla ilerledim. Bir bardak su doldurup içtim; serinlik içime yayıldı. Tam odama dönecekken hafif bir esinti hissettim. Serinliğin kaynağı arka bahçeydi. Kapı aralıktı. Üstü kapalı kısma açılan kapı açık kalmış, rüzgâr oradan sızıyordu.
Kapıyı kapatmak için içeri girdim. Karanlık yoğundu; gözlerim alışmaya çalışıyordu. O sırada iki siluet seçtim. Biri dizlerinin üzerine çökmüştü, diğeri ayakta duruyordu. Diz çökenin sesi titrek çıktı:
“Ağam, yemin ederim bir suçum yok.”
Ardından o derin, tanıdık ses yükseldi:
“Son duanı et.”
Azad’dı.
Elindeki bıçak karanlıkta parladı. Adamın boynuna doğru yaklaştırdı. Adam tam bir şey söyleyecekken… Azad tek bir hamlede boğazını kesti.
Azad adamın boğazını kesti
Azad hiç düşünmeden adamın boğazını kesti
Azad katil oldu
Yoksa Azad sen katil miydin?