3- Yeşil gözler

1615 Words
& Dilber & O an gözlerimi ondan alamıyordum. Yatakta uzanmıştı; ay ışığı çıplak göğsüne vuruyor, sanki bu odanın bir parçası değil de odanın kendisiymiş gibi duruyordu. Kocam. Azad. Adını içimden tekrarladım ama sesim çıkmadı. Kalbim kulaklarımda atıyor, her vuruşu boğazımda hissediyordum. Elimi kapı kolundan çektim. Parmaklarım hâlâ titriyordu ama artık geri dönemezdim. Kapıyı usulca kapattım. Tık sesi odada yankılandı; ağır, kesin, geri dönüşsüz. Dışarıdaki dünya kapının öbür tarafında kaldı. Şimdi sadece biz vardık. İçeri girdim. Ayaklarım çıplaktı; geceliğin ince kumaşı her adımda bacaklarıma yapışıyor, tenimi ürpertiyordu. Loş ışıkta ona doğru yürüdüm. Adımlarım küçüktü ama durmuyordum. Duramazdım. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi; yine de ayaklarım beni ona götürüyordu. Azad gözlerini tamamen açtı. O yeşil bakışlar beni buldu. Sol gözü koyu, dipsiz bir orman gibi; sağ gözü buz tutmuş cam kadar keskin. Işık vurdukça renkler yer değiştiriyor, birbirine karışıyordu. Bakışları içime işledi, nefesimi kesti. Bir an durdum. Sonra devam ettim. Azad yavaşça doğruldu. Kollarını yatağa dayadı, ardından ayağa kalktı. Nefesim kesildi. Altında yalnızca siyah bir boxer vardı. Bacakları uzun ve kaslıydı; kalçaları dar ama güçlü, beli ince fakat sertti. Omuzları… Allahım, o omuzlar. O kadar genişti ki sanki odanın yarısını dolduruyordu. Göğsü, kolları, karnındaki çizgiler… Hepsi taş gibi ama canlıydı; nefes alıp veriyor, sıcaklığını hissettiriyordu. Karşımda bir dev duruyordu. Tüm erkekler mi böyleydi? Yoksa sadece Azad Şadoğlu mu? Gözlerimi oraya indirmemek için kendimi zorladım. Bakışlarımı hızla yukarı kaldırıp yüzüne kilitledim. Dişlerimi sıktım. Sadece yüzüne bakacaktım. Sadece yüzüne. Azad bir adım attı. Sonra bir adım daha. Aramızda yalnızca bir karış mesafe kaldı. Başımı kaldırmak zorunda kaldım. Evet, emindim artık: Karşımda bir dev adam duruyordu. Azad yavaşça eğildi. Eli çeneme uzandı. Parmakları serin ama güçlüydü. Çenemi tuttu; nazik fakat kararlı bir hâkimiyetle. Yüzümü kendine çevirdi. Göz göze geldik. O yeşil bakışlar ruhumu delip geçti. “Adın ne?” diye sordu usulca. Sesi derin ve kalındı; odanın taşlarında yankılandı. İçimden bir ses yükseldi: İnsan evlendiği kadının adını bilmez mi? Ama dudaklarım titreyerek açıldı yine de. “Dilber…” Azad’ın dudaklarında hafif, tehlikeli bir tebessüm belirdi. Parmakları çenemde biraz daha sıkılaştı ama acıtmadı. Gözleri kısıldı; farklı renkli irisleri şimdi birbirine karışmış gibiydi. “Dilber…” diye tekrarladı, ismimi ağzında yuvarlayarak, tadına bakar gibi. Sonra sesi daha da alçaldı, neredeyse bir fısıltıya dönüştü: “Adın sence kalbimi yakar mı, Dilber?” O an ne diyeceğimi bilemedim. Kelimeler boğazımda düğümlendi, dilim tutuldu. Sesim ancak bir fısıltı kadar çıkabildi: “Bilmiyorum…” Ama içimde başka şeyler dönüp duruyordu. Bu adam neden böyle konuşuyordu? Neden kelimeleri şiir gibi, bakışları bıçak gibi geliyordu? Her cümlesi içime saplanıyor, acıtmadan ama kanatarak. O yeşil gözler… Bana değil de içimdeki bir şeye bakıyor gibiydi. Sanki bedenimi değil, ruhumu tartıyordu. Azad hafifçe geri çekildi. Eli çenemde bıraktığı sıcaklık hâlâ duruyordu ama kendisi uzaklaştı. Yavaş adımlarla cama doğru yürüdü. Bana arkasını döndü. Ay ışığı sırtına vuruyordu; geniş omuzları, kaslı sırtı, belindeki çukur… Kalçasına farkında olmadan baktım. Kalçası sıkı, yuvarlak, güçlü duruyordu. Bu adam hakkında doğru düzgün hiçbir şey bilmiyordum ama spor yaptığı yüzde yüz belliydi. Belki her sabah dağlarda koşuyordu, belki demir kaldırıyordu, belki de sadece doğuştan böyleydi. Bilmiyordum ama bildiğim tek şey, o bedenin sıradan bir erkeğe ait olmadığıydı. Azad cama bakarak konuştu; sesi odanın taşlarında yankılandı: “Bu köşk atamdan kalma. Çok fazla hikâyesi var. Duvarları konuşur aslında… Ama herkese değil. Sadece dinlemeyi bilenlere.” Sonra yavaşça döndü. O yeşil bakışlar yeniden bana kilitlendi. “Sence bizim hikâyemize de şahit olur mu?” Afalladım. Kafamın içi allak bullak oldu. İçimden haykırdım: Allah aşkına ne diyorsun? Hikâye mi? Bizim hikâyemiz mi? Daha birbirimizin adını doğru dürüst bilmiyoruz, sen duvarlardan, hikâyelerden söz ediyorsun. Ama korkudan yalnızca: “Bilmiyorum…” diyebildim. Sesim yine titriyordu. Azad yanıma geldi. Adımları sessizdi ama yaklaştıkça oda küçülüyordu sanki. Tekrar çenemi tuttu; bu kez parmakları daha yumuşaktı, daha uzun süre kaldı. “Kaç yaşındasın?” İçimden cevap hemen geldi: Adımı bilmeyen yaşımı da bilmez herhâlde. Ama dudaklarım titreyerek açıldı: “Yirmi…” Azad bir an durdu. Gözleri kısıldı; sanki zihninde bir hesap yapıyordu. Sonra bir adım geri çekildi. Benden uzaklaştı. Dolaba doğru yürüdü, kapıyı açtı. İçinden siyah bir eşofman çıkardı, üzerine geçirdi. Ardından gri bir atlet giydi. Kasları hâlâ belliydi ama artık çıplak değildi. Biraz daha… ulaşılabilir gibiydi. Bana döndü. Göz göze geldik. “İyi geceler, Dilber.” Sanki ismimi bir dua, bir lanet, bir sır gibi söylüyordu. Kapıya yürüdü, kapıyı açtı ve çıktı. Kapı usulca kapandı. Derin bir nefes aldım. Göğsüm inip kalkıyordu; sanki saatlerdir nefes almamıştım. Ellerim hâlâ titriyordu. Hayatımda bu kadar etkileyici bir adam görmemiştim. Gerçi daha önce doğru düzgün erkek de görmemiştim ama… Bu adam çok farklıydı. ——— Gözlerimi açtığımda sabah olmuştu. Oda artık loş değildi; güneş perdelerin arasından sızıyor, yatak örtüsüne altın rengi çizgiler düşürüyordu. Bir an nerede olduğumu çıkaramadım, sonra dün geceye dair her şey üstüme çöktü: Azad’ın yeşil gözleri, derin sesiyle ismimi söyleyişi, ardından odadan çıkışı… Kalbim yine hızlandı ama bu kez korkudan çok, tuhaf bir heyecan vardı içinde. Tam o sırada kapı çalındı. Hafif, nazik bir vuruştu. “Girin,” dedim; sesim uykudan kalın, biraz da çekingen çıktı. Kapı açıldı, Esma Dadı içeri girdi. Yüzünde o tanıdık, sıcak gülümseme vardı. “Günaydın yavrum,” dedi yumuşacık bir sesle. Perdeleri çekti; oda bir anda aydınlandı. Ardından pencereyi açtı. Serin dağ havası içeri doldu, saçlarımı hafifçe savurdu. “Kahvaltı birazdan hazır olur. Odanda mı yemek istersin yoksa bizimle beraber mutfakta mı?” O an yalnız kalmak istemediğimi fark ettim. Dün gecenin sessizliği, köşkün ağır havası… Hayır, birilerinin varlığına ihtiyacım vardı. “Yalnız kalmak istemiyorum,” dedim hemen. Ayağa kalktım; geceliğin etekleri ayaklarıma dolandı. “Sizinle yemem daha iyi olur.” Esma Dadı gülümsedi, gözleri şefkatle kısıldı. Elimi tuttu; avucu sıcacıktı. “Tamam yavrum benim. Ama ondan önce üstünü değiştirmen iyi olur.” “Doğru,” dedim utana sıkıla ve dolaba yöneldim. Kapıyı açtığımda nefesim kesildi. Raflar yeni kıyafetlerle doluydu; etiketleri hâlâ üzerindeydi. Elbiseler, kazaklar, pantolonlar… Hepsi sanki tam bana göreydi. Kim hazırlamıştı bunları? Azad mı? Düşüncesi bile içimi titretti. Arkama baktım. Esma Dadı kapıya yönelmişti; sırtı bana dönüktü. Rahatça giyinebileyim diye bekliyordu. Hızla gri bir kazak ve siyah bir pantolon seçtim. Etiketleri koparıp üstüme geçirdim. Kumaş yumuşacıktı. Mutfak kapısına vardığımızda içeriden ekmek, tereyağı ve çay kokusu geldi. Kapıyı itip içeri girdik. Mutfakta yalnızca Gülfem Abla vardı. Tezgâhın başında bir şeyler hazırlıyordu. Leyan’ı görmeyince içimde bir merak uyandı. Dün geceki küçücük el, o masum bakışlar aklıma geldi. Neredeydi? Masaya baktım. Üç kişilik sofra hazırlanmıştı. Üç tabak, üç bardak. Leyan yoktu. “Günaydın,” dedim. Gülfem Abla başını kaldırdı, gülümsedi. “Günaydın kızım. Rahat uyuyabildin mi?” “Evet,” dedim ama gözlerim hâlâ masadaydı. “Leyan nerede?” Gülfem Abla Esma Dadı’ya baktı. Kısa bir sessizlik oldu. Esma Dadı bana döndü. “Leyan Azad’ın yanında.” Masaya otururken sordum: “Peki neredeler?” Esma Dadı ve Gülfem Abla karşıma geçtiler. “Göle balık tutmaya gittiler,” dedi Esma Dadı. Ayağa kalkıp çaydanlığı aldım. Bardaklara çay doldurmaya başladım. Gülfem Abla hemen karşı çıktı: “Olmaz kızım, sen bu evin hanımısın.” “Gülfem Abla, elime yapışacak değil ya,” dedim. Çayları koyup tekrar oturdum. Kahvaltı bir süre sessiz geçti. Tabak sesleri, çay yudumları, dışarıdan gelen kuş sesleri… Sonra dayanamadım: “Azad Ağa çok farklı bir adam.” Esma Dadı çay bardağını yavaşça bıraktı, bana baktı. “Azad Ağa öyledir ama merttir de. Sana zarar vermez kızım.” Sözleri içimde kaldı. Zarar vermez… Belki gerçekten vermezdi. Ama o yeşil gözler, o derin ses, o “Dilber” deyişi hâlâ içimde duruyordu. Bir süre sonra dışarıdan hızlı ayak sesleri geldi, ardından neşeli bir ses yükseldi: “Babamla bir sürü balık avladık Esma Dadı!” Leyan mutfağa girdi. Yanakları kızarmış, gözleri parlıyordu. Beni görünce durdu; şaşkınlıkla baktı. Esma Dadı ayağa kalktı, gülümseyerek Leyan’a yöneldi. Aynı anda mutfak kapısında Azad belirdi. Üzerinde sade bir gömlek ve pantolon vardı ama duruşu yine aynıydı. Bakışları doğrudan bana yöneldi. Gülfem Abla söze girdi: “Azad oğlum, sana da tabak koyayım.” “Yok abla aç değilim. Bana sadece Türk kahvesi yapar mısın? çalışma odamda olacağım.” Azad Leyan’a eğildi; sesi yumuşadı: “Leyanım, kahvaltını güzelce yap. Akşama da beraber balık pişiririz.” “Tamam baba!” O kelime içimde yankılandı. “Baba mı?” Gülfem Abla bana sertçe baktı; bakışında açık bir uyarı vardı. Azad doğruldu. Gözleri tekrar bana döndü. “Dilber,” dedi. “Kahvaltıdan sonra çalışma odama bekliyorum. İkinci kat, sağdaki ilk kapı.” Ardından mutfaktan çıktı. Adımları uzaklaşırken sessizlik geri döndü; bu kez daha ağırdı. Leyan masaya oturdu, neşesi yerindeydi ama gözlerini benden kaçırıyordu. Esma dadı Leyan’ın tabağına kahvaltılıkları koydu o sıra Gülfem abla Leyan’a bir kaç soru sordu. Ama ben o an ortamda ne konuşulduğunu dinlemeyi bıraktım. Kafam Leyan’ın Azad’a ‘baba’ diyişindeydi. O an ayağa kalktım. Sandalye arkaya doğru hafifçe gıcırdadı, ama kimse dönüp bakmadı. Kalbim göğsümde deli gibi çarpıyordu, kulaklarımda hâlâ “baba” kelimesi yankılanıyordu. Leyan’ın o neşeli sesi, Azad’ın eğilip yumuşakça konuşması… Hepsi bir yumruk gibi oturmuştu mideme. Esma Dadı hemen fark etti. Başını kaldırdı, gözleri endişeyle bana kilitlendi. “Bir şey mi oldu kızım?” Şaşkınlıkla ona baktım. Tabii ki bir şey olmuştu. Evlendiğim adamın bir kızı varmış. Leyan onun kızıymış. Dün gece o yeşil gözlere bakarken, o derin sesle ismimi söylerken, hiçbir şeyden haberim yokmuş. Kafamın içinde bin tane soru dönüyordu: Neden söylemedi? Neden dün gece hiçbir şey demedi? Leyan’ın annesi kim? Öldü mü? Ayrıldılar mı? Ama bunları söylemedim. Söyleyemedim. Boğazım düğümlendi, kelimeler dışarı çıkmadı. Sadece yutkundum ve zorla gülümsemeye çalıştım. “Ben doydum. Azad ağa çalışma odasına çağırdı ya bi gidip geleyim.” Sesim titremedi, ama içim titriyordu. Esma Dadı bir şey söyleyecek gibi oldu, ama sustu. Mutfaktan çıktım. Adımlarım koridorda yankılandı, merdivenlere yöneldim. İkinci kata çıkarken elim tırabzanın soğuk demirine yapıştı, parmaklarım beyazladı sıkmaktan. Çalışma odası… Sağdaki ilk kapı. O kapıya gidecektim. Ne diyeceğimi bilmiyordum, ne soracağımı da. Merdivenleri tırmandım, kalbim kulaklarımda atarken o kapının önüne vardım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD