Bölüm: Acı Kader

1534 Words
Elvan’ın Anlatımından... Yaman’ın çalışma odasından çıktığımda dizlerim titriyordu, elimdeki tepsiyi bile zor tutuyordum. Sırtımı duvara yaslayıp nefeslendim. Ben demin ne yapmıştım? Neden ona öyle davranmıştım? Galiba iyice saçmalamaya başlamıştım ama sanırım ondan intikam almak için yapmıştım. Her seferinde beni sadece cinsel arzuları için kullanıyorsa ben de ona aynısını yapardım. Gerçi ben onunla sevişmemiştim, daha çok tahrik etmiştim ama olsun, bunu da hak ediyordu. Her seferinde o mu beni bir fahişe gibi yatakta bırakıp gidecekti? Bir kerede ben yapayım da görsün bakalım nasıl bir duyguymuş. Dizlerimin titremesi geçtiğinde mutfağa doğru yürüdüm. Elimdeki tepsiyi mutfağa bırakıp odama çıktım. Elime telefonu aldığımda Melike’den mesaj vardı. Tıklayıp girdiğimde, belki de aylardır beklediğim haberi sonunda almıştım. "Elvan, YKS sonuçları açıklandı," yazıyordu. Bir an telefonu tutan elim titredi. Sonunda açıklanmış mıydı? Hızla ÖSYM sitesine girip puanıma baktığımda kalbim yerinden çıkacaktı. 480 puan almıştım ve bu, Özel Eğitim Öğretmenliği okumam için yeterli bir puandı. Gözlerim doldu, bir damla yaş gözümden süzüldüğünde hıçkıra hıçkıra ağlamak istedim. Ben başarmıştım, kazanmıştım! Her şeye rağmen kendime ve abime verdiğim sözü tutmuştum. Ağlamaya başladığımda içimden abime dualar ediyordum. Onun sayesinde sınava girebilmiştim. O beni kaydetmişti annem ve babamdan habersiz ve kendisi beni sınava götürmüştü. Bunun için ona söz vermiştim, "Kazanacağım," demiştim ve kazanmıştım. Mutluluktan ölmek üzereydim; sonunda kendi ayaklarım üzerinde durup hayallerimi gerçekleştirecektim. Heyecandan titreyen ellerimle Melike’ye "Kazandım," yazdıktan sonra bir heyecanla odamdan çıktım. Merdivenlerden indiğimde Yaman da konağın kapısından içeri giriyordu. O kadar heyecanlıydım ki, sanki sabah abim vurulmamış, Yaman bana "fahişe" muamelesi yapmamış gibi, hatta belki okumama izin verip vermeyeceğini bile bilmezken koşarak gidip onun boynuna sarıldım. Onu sıkı sıkı sardığımda Yaman donup kalmıştı, gerilmişti. Bunu benden beklemiyordu sanırım ve itiraf etmek gerekirse ben de beklemiyordum. Bir heyecanla sarılmıştım; Yaman’ın mutluluğuma ortak olmasını istiyordum. Ona sarılı bir şekilde dururken birden bir ses geldi ve ardından Yaman’ın annesinin sesini duydum: "Utanmaz, arsız!" Yaman’dan ayrılıp arkama döndüğümde mutfakta kahve yaparken isminin Hicran olduğunu öğrendiğim genç kız, elindeki tepsiyi devirmiş gibi duruyordu. Bize bakarak telaşla "Affedersiniz," deyip hızla toparlandığında kafamı oturma odasının kapısının önünde duran Şükran Hanım'a çevirdim. Bize öfkeli gözlerle bakıyordu. Bana bakıp sinirle, "Senin hiç utanman yok mu? Bu ne terbiyesizlik!" dedi. Kafamı eğdim. Bir şey yapmamıştım, sadece sarılmıştım ama Şükran Hanım öyle bir konuşuyordu ki sanki farklı şeyler yapmıştık. Yandan Yaman’a baktığımda çatık kaşlarla annesine bakıyordu. Sonra birden bileğimi tutup odasına doğru götürdü. Hiç kimseye hiçbir şey söylemedi, sadece kolumdan tuttuğu gibi beni çalışma odasına sürükledi. İçeri girdiğimizde kapıyı kapattığı gibi beni iki kolumdan tutup kapıya yasladı. Yüzüme doğru eğilip, "Senin derdin ne lan? Ne oluyor, ne yapmak istiyorsun?" dedi. Şaşırdım. Ne yapmıştım ki? Sadece bir sarılmaydı, neden herkes bunu bu kadar abartıyordu? Gözlerine baktığımda karmaşık bir duygu vardı. Kollarımı sıkıp, "Söyle, ne istiyorsun benden?" yine söyle demişti. Bir kere "Anlat," dememişti, hep "Söyle." Sanki ben dilsizliğimi unutuyormuşum gibi her seferinde bana hatırlatıyordu. Kızgın yüzüne baktığımda ne demeliydim? Sınavdan bahsetmeli miydim yoksa şu an yeri değil miydi? Kollarımı kurtarmak için çırpındığımda kollarımı bıraktı. İşaret diliyle, "Abimi görmek istiyorum, beni ona götür," dedim. Sanki kaşları mümkünmüş gibi daha çok çatıldı. Üzerime yürüyüp beni iyice kendisi ile kapı arasına sıkıştırdı. Yüzüme eğilip, "Götürmüyorum, gidemezsin," dedi. Kaşlarımı çatarak, "Senden izin istemedim ya beni sen götürürsün ya da kendim giderim, seçimini yap," dedim. Gözlerinde tehlikeli bir ifade belirdi, dudakları yukarı doğru kıvrıldı. "Hayırdır karım, kocana emir mi veriyorsun?" Gözlerine baktığımda sanki benim ona emir vermem hoşuna gitmişti. Ben de hafif bir şekilde gülümseyip işaret diliyle, "Eğer buna emir diyorsan evet, sana emir veriyorum, beni abime götür," dedim. Yüzüme yaklaştı, kulağıma doğru fısıldadı: "Emir vermen ne hoş ama boşuna kendini yorma, seni götürmeyeceğim." Yüzüme baktığında sinirlenmiştim ama sakinliğimi korumaya çalışarak gülümsemeye devam ettim. İşaret diliyle, "Öyle mi kocam? O zaman ben kendim giderim," deyip yandan kayıp kapının kulpunu tuttuğumda bana bakıyordu. "Aklın varsa o kapıdan hiç çıkma." İyice ona dönüp, "Eğer sen götürmezsen nasıl çıktığımı görürsün," dedim. Sustu. "Götürecek misin?" diye sorduğumda bir süre suratıma baktı. Yüz ifademden eğer götürmezse kendim gideceğimi anlamış olmalı ki kapıyı açıp çıktı. Gülümsedim, sonunda onu ikna edebilmiştim. Odadan çıktığımda zaten hazırdım, o yüzden direkt konaktan dışarı çıktım. Hava kararmak üzereydi bile. Bileğimdeki saate baktığımda saat yediye geliyordu. Yaman arabayla birlikte kapının önüne geldiğinde ön kapıyı açıp bindim. Direkt hastaneye doğru gazladı. Yaman, sevişmeden önce bana abimin iyi olduğunu söylemişti ve sadece bu kadarını biliyordum. Hastaneye vardığımızda, arabayı park edip birlikte hastaneye girdiğimizde Yaman danışmanlığa gidip abimin kaldığı odayı öğrendi. Birlikte asansöre binip ikinci kata çıktık. Asansörün kapısı açıldığında babam koridordaydı. Dışarı çıkacağım anda Yaman kolumu tutup beni durdurdu. Dönüp ona baktığımda konuştu: "Aşağıda seni bekliyorum, çok kalma, görüp gel." Kafamı salladım. Ben asansörden çıktığımda Yaman da geri aşağıya indi. Babamın yanına yürüdüm. Arkasını dönüp beni gördüğünde mahcup bir ifadeyle ona bakıyordum. Benim yüzümden olmuştu, ne kadar durdurmaya çalışsam da engelleyememişim onları o yüzden ne yapacağımı bilmiyordum. Babam kaşları çatık bir şekilde bana doğru geldiğinde yüksek sesle, "Ne cüretle buraya gelirsin sen!" dedi. Korkuyla gerilediğimde babam üzerime gelmeye devam ediyordu. O sırada annem de babamın sesi yüzünden odadan dışarı çıkmıştı. Daha babama dönmeden beni gördüğünde üzerime yürüyüp ellerini saçıma dolayarak çekti. "Sen ne yüzle geliyorsun buraya? Abin senin yüzünden bu halde, bir de utanmadan geliyor musun?" Saçımı öyle sert çekiyordu ki canım yanıyordu. Elinden kurtulmak istediğimde izin vermeden yüzüme bir tokat indirdi. Bir yandan saçımı çekiyor, bir yandan da ardı ardına yüzüme tokat atıyordu. Babam da durmuş bizi izliyordu, hiçbir şey yapmıyordu. Annem saçımı beni savurarak bıraktığında duvara çarptım. Onu yormuş olmalıyım ki bu sefer de babam gelip elini boğazıma koydu. Çırpındığımda sıkmaya başladı. Bir yandan da sinirle, "Verdik de kurtulamıyoruz, sen ne biçim bir belasın? Ne istiyorsun abinden? Onun hayatı için evlenmedin mi? Ne diye ona zarar veriyorsun?" deyip tüm gücüyle boğazımı sıktığında, konuşabilseydim kendimi açıklayacaktım ama yapamıyordum. Nefesim kesilmek üzereydi. Gözlerim yaşardığında annem babamın kolunu tutarak, "Bırak Hüseyin, öldürüp de başımıza iş açma," dediğinde babam ellerini boğazımdan çekti. Öksürmeye başladım. Derin nefesler alıp kendime gelmeye çalıştığım sırada annem bana baktı. "Defol git buradan! Bir daha sakın gözümüz seni görmesin," deyip odaya girdiklerinde dizlerimde daha fazla güç kalmamıştı. Yaslandığım duvardan aşağıya kayıp yere düştüğümde, ellerimi yere koyup ağlamaya başladım. Sözde anne babamdılar ama bana hiçbir zaman ebeveyn olmamıştılar. Onlar için önemli olan tek şey oğullarıydı, yeter ki ona zarar gelmesin; ama kimsenin bana ne olduğu umrunda değildi. On üç yıldır onların elinden çekmediğim kalmamıştı. Annem neredeyse her gün beni döverdi, babam görmezden gelirdi. Bir tek abim vardı benim için, o da benim yüzümden yaralanmıştı. Beni kimsenin önemsemediği halde ben neden hala yaşıyordum? Her fırsatta beni yerle bir eden ailem varken ben neden hala onlara karşı içimde bir sevgi taşıyordum? Neden bir kez olsun biri bana "İyi ki varsın," demiyordu, benim yaralarımı sarmıyordu? Neden annem saçlarımı okşamak için değil de çekmek için dokunuyordu? Neden elleri beni sarmak için değil de vurmak için kalkıyordu? Ya da neden babamın ağzı güzel sözler söylemek yerine hakaret etmek için açılıyordu? Neden biraz olsun beni sevmiyorlardı? Neden? Ben onlara ne yapmıştım? Yıllarca hayalet gibi yaşamıştım; sessiz, görünmez, zararsız... Ama sevgi dolu; annesini seven, babasını, abisini seven bir kız çocuğu olmuştum. Ama onlar beni, ruhumu öldürmüştüler. Zar zor ayağa kalktım. Duvara tutuna tutuna asansöre doğru gittiğimde düğmeye basıp çağırdım; ayakta duracak halim yoktu. Bu benim kaderimdi; bir saat mutlu olsam aylarca mutsuz olmaya mahkumdum. Asansör geldiğinde binip düğmeye bastım. Gözlerimden hala yaşlar süzülüyordu. Aynadan kendime baktığımda gözlerim, burnum kızarmış; saçım dağılmış, boynumda babamın parmak izleri, yanaklarımda annemin parmak izleri vardı ve dudağım patlamıştı. Berbat bir haldeydim. Bu halde nasıl Yaman’ın yanına gidecektim? Yüzüne nasıl bakacaktım? Ya da ben nasıl onunla o eve gidecektim? Şu an yalnız kalmak istiyordum; belki de ağlamaktan ölmek, yok olmak istiyordum ama kimseyi görmek istemiyordum. Saçlarımı düzeltmeye çalışarak asansörden indiğimde kafamı yere eğip suratımı iyice gizledim. Biraz yürüyüp nefes almak istiyordum. Bahçeye çıktığımda hava iyice kararmıştı. Etrafa baktığımda Yaman gözükmüyordu. Hızla, hatta koşarak bahçeden çıkıp kendimi sokağa attım. Koşmaya başladım. Nereye gittiğimi bilmeden koşuyordum. Nefes nefese kaldığımda durup nefeslendim. Kafamı kaldırıp baktığımda kendimi yine aynı yerde buldum: Mezarlıkta. İçeri girip dedemin mezarına doğru yürüdüm. Mezarın başına geldiğimde mermer taşa oturup mezar taşına dokundum. "Muzaffer Şirhan" yazısına takıldı gözlerim. Yine dolmaya başlamışlardı. Dudaklarımı kıpırdatarak, "Minik Elvanın geldi dedem," deyip dudaklarım titreye titreye devam ettim. "Neden beni bırakıp gittin dede? Bu hayatta beni en çok seven sendin. Sen gittin, ben öldüm dedem," deyip ağlamaya başladım. Ben on yaşındayken ölmüştü dedem. İşte o zamandan beridir hayat benim için bir zindandı. Çünkü bu hayatta beni her şeyden çok seven insanı ve her şeyden çok sevdiğim kişiyi kaybetmiştim. İşte o zaman başlamıştı benim işkencem. Dedem yaşadığı sürece kimse bana dokunamazdı ama şimdi yoktu. Ağlamaya devam ettim. "Sen gittikten sonra annem ile babam beni hiç sevmedi dede. Senin öldüğün gün ben de öldüm. Kalk dede, kalk da kurtar torununu bu zalimlerin elinden. Kalk da ruhu ölmüş bu kızı tekrar canlandır. Elinden tut, dizine oturt, saçlarını okşa, alnını öp... Dede, senin sevdiğin saçlar çekiliyor, öptüğün yanaklar tokatlanıyor. Ya kalk kurtar beni ya da kendi yanına alıp bu zulümden çekip al beni." Ağlayarak mermer taşa uzanıp elimle toprağına dokunurken devam ettim. Sesim çıkmıyordu belki ama dedem dediklerimi duyuyordu. "Dedem, ben bir hata yaptım. Senin katilinin oğlu ile evlendim, ne olur affet beni." Ağlamaya devam ederken bir yandan da toprağına dokunuyordum. Daha fazla konuşmadım. Sanki dedemin yanında yatıyormuşum gibi gözlerimi kapatıp kendimi uykuya bıraktım. Belki bugün benim için sabah olmazdı, yıllardır özlediğim dedemin yanına giderdim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD