Elvan’ın Anlatımından...
Gözlerinin içine bakarak dudaklarımı oynattım: “Asıl sen yavaş gel! Sabahtandır şahsıma hakaret ettiğinin farkında mısın acaba?”
Şimdi ben ona sinirli bakıyordum, o ise bana eğlenerek bakıyordu. Alay dolu bir sesle, “Ben sana hakaret etmiyorum ki. Sadece okuma yazma bilmen beni şaşırttı. Ne de olsa sen ailesi tarafından görülmeyen, sevilmeyen birisin. O yüzden okula gitmediğini sanıyordum,” dediğinde benimle dalga geçmişti; ama gülmek ya da sinirlenmek yerine canım yanmıştı. Sertçe yutkundum, gözlerim dolmuştu.
İlk kez birisinin ağzından "Ailen seni sevmiyor," lafını duyuyordum. Evet, sevmiyorlardı; bunu ben de görüyordum, biliyordum ama başka birisinin ağzından duymak canımı yakmıştı. Hele ki bunu onun ağzından duymak daha çok canımı yakmıştı. Bu halime kaşlarını çattı. Ağlamak üzere olmama rağmen gülümseyerek ona bakıp dudaklarımı oynattım: “Haklısın. Ben ailesi tarafından sevilmeyen birisi olabilirim ama asla bilgisiz, cahil birisi değilim.”
Dediğimde Yaman, sanki söylediklerinden pişman olmuş gibi kafasını eğdi. O an ayağa kalktım; ağlamak üzere olduğum için bir an önce bu odadan çıkmalıydım. Daha bir adım atmıştım ki Yaman kolumu tuttu: “Yanlış anladın, ben öyle demek istemedim.” Yavaşça ona doğru döndüm. Gözlerimin sızlamasına rağmen gülümseyerek dudaklarımı oynattım: “Hayır, sen tam da bunu söylemek istedin. Çünkü sen benim canımı yakmayı seviyorsun.” Kaşları çatıldı ama söylediklerimde haklıydım. O gerçekten her seferinde benim canımı yakıyordu; bazen bilmeyerek bazen de bilerek... Tıpkı az önceki gibi yanlış anladığımı düşünüyordu ama yanılıyordu, gayet de doğru anlamıştım. Ona doğru bir adım atarak gözlerinin içine baktım. Hala gülümsüyordum, dudaklarımı oynatarak devam ettim: “O yüzden tebrik ederim; kimsesizliğimi yüzüme vurup canımı yakmayı başardın.”
Kaşları daha da çatılıp diğer kolumu da tutarak beni kendine doğru biraz daha çekti. Şimdi o kadar yakındık ki verdiğimiz nefesler birbirinin dudaklarına değiyordu. Sinirle gürledi: “Gülme! Lanet kadın, canın acıyınca gülme! Ağlamak üzereysen ağla ama böyle gülme!” Afalladım, şaşkınca ona baktım. Artık davranışlarını kestiremiyordum bile. Daha doğrusu davranışlarımızı... Daha iki dakika önce gülerken şimdi ağlamak üzereydim.
Benim hayatımdaki mutluluk, kelebeğin ömründen bile kısaydı. Gülümsemeye devam ederken dudaklarımı oynattım: “Nasıl gülmeyeyim?” Bakışları dudaklarıma kaydığında yutkundu. “Öyle gülme,” dediğinde bilmiyordu ki şu an hıçkıra hıçkıra ağlamak istediğimi... Ya da biliyordu, o yüzden bana "Gülme, ağlayacaksan ağla," demişti. Ama ben buydum; genelde kimsenin önünde ağlamazdım, hep tek başıma ağlardım. Bu odadan çıkıp kendi odama gidip kapıyı kilitleyerek ağlayacağım gibi... Her ne kadar insanlar canımı yaksa da ben onlara gülümserdim. Şu an olduğu gibi, konuyu gülümsemeden uzaklaştırarak gözlerinin içine dik dik baktım ve dudaklarımı oynattım:
“Bence sen benim kimsesizliğimle vuracağına ya da bana acıyacağına; benden kork, biliyor musun?” Kaşları çatıldı. Sinirli bir sesle “Neden?” dediğinde gülümsememi koruyarak devam ettim: “Kimsesizliğime rağmen ya da çektiğim acılara, işkencelere rağmen hala hayattaysam ve gülüyorsam korkmalısın. Çünkü ben acılarla büyümüş bir insanım ve her şeye rağmen ayaktayım. O yüzden artık hiçbir şey beni yıkamaz; sen bile canımı yakamazsın!”
Afalladı, elleri gevşediğinde kollarımı kurtarıp ona baktım. İlk kez içimdeki güçlü cümleleri onun yüzüne karşı söylemiştim. Bana bakarken dudaklarımdan alaylı bir kıkırtı döküldü ve tekrar dudaklarımı oynattım: “O yüzden bil ki, canımı yakmak için her şeyi yapsan bile yakamayacaksın. Çünkü benim canım yanacağı kadar yandı, daha fazla yanmaz.” Deyip bir kelime daha etmesine izin vermeden odadan çıktım. Kendi odamıza girip kapıyı kilitleyerek sırtımı kapıya yasladım. Aşağı doğru eğilerek yere oturdum, dizlerimi kendime çekerek ağlamaya başladım. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Evlendiğimizden beri belki bana çoğu kez kötü davranmıştı, hatta gözlerimin önünde abimi vurmuştu ama o zaman bile canım bu kadar acımamıştı. Ellerimle giydiğim elbisenin yakasını çekiştirdim. Nefes alamıyordum, göğsüm daralıyor, kalbim sıkışıyordu.
Neden ya neden? Bir saat mutlu olmuşken saatlerce acı çekiyordum. Neden benim hayatım böyleydi? Hayatımda mutluluk yoktu; bari ağladığım zaman başımı omzuna koyacağım birisi olsaydı... Ama o da yoktu. Ben ağlarken bana eşlik eden şeyler hep soğuk duvarlar ya da kapalı kapılar oluyordu. En son on yaşındayken dedemin kucağında ağlamıştım; o kadar. Ondan sonra bir daha hiç kimse yanımda olmamıştı. O yüzden dediğim gibi; sevgisiz büyüyen insanlar en tehlikeli insanlar olur, benim olduğum gibi. Belki Yaman’ın gözünde ağlak, zavallı bir kız olarak görünüyor olabilirdim ama onun bilmediği bir şey vardı: Ben bundan fazlasıydım. O küçümseyip tiksinerek baktığı zayıf kızın onu yerle bir edebileceğinden haberi bile yoktu. Ben sabırla bu yaşıma kadar gelmiştim ama yeter artık, bazı şeylere sabredecek gücüm kalmamıştı. Belki şu anda haksızlık yapıyordum, aileme olan öfkemi Yaman’dan çıkartacaktım ama o da suçsuz değildi; o da onlar gibiydi, o da her fırsatta canımı yakıyordu. Tokat atsa acımayacak canım, sözleriyle acıyordu. Böylelikle ondan daha çok nefret ediyordum. Benim artık kimseyi sevecek gücüm yoktu ama herkese yetecek kadar nefretim vardı. O yüzden bu saatten sonra sevgi yok, merhamet yok. Kim bana nasıl davranıyorsa ben de ona aynen öyle davranacaktım.
Gözlerimden yaşlar akarken ayağa kalkıp makyaj masamın üstünde duran telefonu aldım ve ÖSYM sitesine girdim. Sınavı kazanmıştım, o yüzden tercih yapacaktım ve bu yüzden kimse bana engel olamayacaktı. Okuyacaktım, öğretmen olacaktım! Benim gibi engeli olan çocuklar yetiştirecek, kimsenin onlara zarar vermesine ya da yıkmasına izin vermeyecek kadar güçlü yapacaktım onları. O yüzden tercih sitesine girip özel eğitim öğretmenliği puanıyla yazabileceğim yerleri sırasıyla yazmaya başladım. Başta İstanbul, sonra Bursa, Çanakkale, İzmir, Gaziantep, Van ve en son Diyarbakır yazdım. Hangisi gelirse fark etmez, gidip okuyacaktım. Yaman izin vermese bile okuyacaktım. Gerekirse bu evden kaçar, izimi kaybeder okurdum ama yine de okurdum! Ben artık kimse için hayatımı ertelemeyecektim. Onlar yaşıyorsa ben de yaşayacaktım.
Yaman’ın Anlatımından...
Yanlışlıkla ağzımdan kaçırdığım cümle, yaşadığım o huzur dolu anın içine etmişti. Elvan’ı incitmiştim. Karşımda durmuş, gözleri dolu olmasına rağmen gülümsüyordu; işte bu benim sinirimi bozuyordu. Canı yanıyorsa ağlamalıydı; gülümsemesiyle bunu gizleyemezdi. Bugün ilk kez gerçek gülümsemesini gördüğüm için, şu anda yüzündeki bu sahte gülümseme ona yakışmıyordu ve ona yakışmayan bir gülümsemeyi suratında görmek beni delirtiyordu. Ben bunun için ona kızarken o beni bozguna uğratacak cümleler söyleyip gitti.
Olduğum yerde ellerim yumruk olmuş bir şekilde duruyordum. Göstermiyordu ama anlaşılan geçmişi görünenden daha acılıydı ve o her şeye rağmen yine de yaşıyordu. Dışarıdan bakıldığında çıtkırıldım, zayıf, zavallı gibi duran bu kız aslında içinde çok güçlü bir kalp taşıyordu. Bunu sadece söylediği sözlerden dolayı söylemiyordum; bunu gözlerinde gördüğüm, her şeye rağmen ayakta duran kızı fark ettiğim için söylüyordum. Yürüyüp çalışma masama oturduğumda kendime öfkeliydim. Her güzel anımız böyle berbat mı olacaktı? Yoksa ben mi her seferinde içine ediyordum? Kesinlikle ben içine ediyordum. Hayır yani, o cümleyi neden söylediysem... Canını yakmak için mi? Eğer öyleyse, canı yandı diye niye sinirleniyordum ya da neden kalbim sıkışıyordu?
Her ne kadar moralim bozuk olsa da hatırladığım şeyler yüzünden dudaklarımız kıvrılmıştı, gülesim gelmişti. O inadı o kadar tatlıydı ki; onu ilk kez saf ve masum bir kız olarak görmüştüm ve ister istemez kalbimde ılık bir rüzgar esmişti. Hele o çocuk gibi omuzlarını oynatıp meydan okuması yok mu, beni mahvediyordu. Gözlerim masadaki koluma kaydığında güldüm. Her ne kadar yavru kedi gibi görünse de köşeye sıkışınca ya da onu korkutunca bir aslana dönüşüyordu. Kolumdan hala hafif bir şekilde kan sızıyordu; zalimin kızı öyle bir ısırmıştı ki kopardı sanmıştım! Ama o zaman bile ona kızamamıştım çünkü o kadar tatlı hareketler sergiliyordu ki sinirlenmek yerine gülesim geliyordu. Hele ki kendini olgun sanması yok mu, beni aşırı güldürmüştü; belki de uzun zaman sonra ilk kez o kadar içten gülmüştüm. Beş yaşındaki çocuk gibiydi... Ama itiraf etmeliydim ki, beni tehdit ettiği zaman çok seksi ve ateşli gelmişti gözüme. Hele o dudaklarını kıpırdatarak söylediği o "kocam" kelimesi yok mu; kısa süreliğine de olsa kalbimdeki buzları eritiyordu.
Ama bir yandan da bugün onun ilk kez mutluluktan ağladığını görmüştüm. Kafamı kaldırıp az önceki olduğumuz yere baktım; büyülenmiş gözlerle kitaplara bakıyordu. Sanırım kitap okumayı seviyordu ama aklıma yatmayan bir şey vardı: Daha önce onun hiç dışarı çıkmasına izin verilmediğini duymuştu. Peki okuma yazmayı nasıl öğrenmişti? Okula gitmeden nasıl öğrenmişti ki? Onun hakkında bilmediğim çok şey vardı, tıpkı onun da benim hakkımda hiçbir şey bilmemesi gibi...
Daha fazla düşünmek istemediğim için ayağa kalkıp odaya çıktım, kendi odamıza doğru gittim. Isırdığı yeri temizlemem gerekiyordu. Gözlerim yaraya, diş izlerine kaydıkça hem gülesim geliyordu hem de sıcak basıyordu; içim bir tuhaf oluyordu. Kapıyı açmaya çalıştım ama kilitli gibiydi. Kaşlarım çatıldı. Bu kadın şimdi bu kapıyı niye kilitlemişti? Aklıma kötü şeyler geldiği için öfkeyle kapıyı zorlamaya başladım. Umarım kendine zarar vermeye çalışmıyordur! Kapıyı zorlamaya başladığımda birden kilidi açtı. Hızla içeri daldım. Gözlerim direkt ona odaklandı. Baştan aşağı onu süzdüğümde bir şey olmadığı için derin bir nefes aldım ama gözlerim gözlerine takıldığında, gözlerinin kızarık olması kalbimi sıkıştırıp kaşlarımın çatılmasına sebep olmuştu. Anlaşılan ağlamak için kapıyı kilitlemişti.
Bana sinirle bakıp yatağa doğru yürüyüp oturduğunda bir şey demedim; o da zaten bir şey demiyordu. Banyoya gidip kolumu yıkayarak ilk yardım malzemelerini alarak odaya geri döndüm. Madem o kanatmıştı, o zaman o saracaktı. Yaralamayı biliyorsa sarmayı da bilecekti! Sırtını yatak başlığına yaslamış, kollarını önünde bağlamış, çatık kaşlarla karşısındaki duvara bakıyordu. Karşısına geçip ilk yardım çantasını önüne bırakarak oturduğumda kaşları daha çok çatıldı. Bir bana bir de çantaya bakıyordu. Bu hali her ne kadar gülmemi getirse de sinirli bir sesle, “Ne bakıyorsun? Sarsana,” dediğimde kafasını kaldırıp gözlerime baktı ve dudaklarını oynattı: “Neden ben sarıyorum?”
Ona doğru biraz daha eğilerek gözlerine baktım: “Çünkü yaralayan sensin.” O da bana doğru biraz yaklaşarak dudaklarını oynattı: “Yaralatan da sensin. O yüzden git başkası sarsın.” Dudaklarımı kıvrıldı. Bana meydan okuması hoşuma gidiyordu. “Öyle mi? O zaman gidip bana Hicran’ı çağır,” dediğimde kaşları çatıldı. Gülümsemem büyüyerek, “Ne o, yoksa kocanı mı kıskandın?” dediğimde gülerek dudaklarını oynattı: “Kıskanmadım.” Ona biraz daha yaklaşarak, “Kıskanmadıysan ne bekliyorsun o zaman? Gidip bana Hicran’ı çağırasana, gelsin yarayı sarsın. Daha hastaneye gidip aşı olacağım,” dedim. Kaşları çatıldı, bana yaklaşarak dudaklarını oynattı: “Ne aşısı?” Kahkaha atasım geliyordu ama gülmemek için yanaklarımın içini ısırarak, “Kuduz aşısı!” deyip güldüğümde kaşlarını daha çok çatarak hızla yataktan kalktı. Karşımda ayakta durup sinirle dudaklarını oynattı: “Sen bana kuduz mu dedin az önce?” Bir şey demedim, sadece güldüğümde sinirden yerinde tepinip bir çığlık atarak bana baktı: “Sen zaten kuduzsun pis hayvan herif!” dediğinde bu halini zevkle izledim. Sinirden çıldırmış hali kesinlikle çok tatlıydı. Arkasına dönüp gittiği sırada eğlenen bir sesle, “Nereye gidiyorsun? Gel şu yarayı sar pis kuduz!” dediğimde arkasına dönüp sinirle ellerini saçlarından geçirip dudaklarını oynattı: “Ben sarmıyorum! Kimseyi de çağırmıyorum! Sen kendin hallet pislik herif!” deyip kapıyı çarparak odadan çıktı. Güldüm; onu sinirlendirmekten zevk alımaya başlamıştım.