Elvan’ın Anlatımından...
Yaman odanın kapısını çaldığında içimden bir ses açmamam gerektiğini söylüyordu ama hayvan herif öyle bir zorluyordu ki neredeyse kapıyı kıracaktı. Mecburen açmak zorunda kaldım. Kilidi açıp geri çekildiğimde Yaman’ın öfkeli bakışları odada gezindi; bende durduğunda baştan aşağı süzüp derin bir nefes aldı. Kaşlarım çatıldı, şaşırdım. Bu adam şimdi neden böyle bir tepki vermişti? Ne yani, odanın kapısını kilitledik diye içeride kendimizi mi öldürüyoruz? Eğer öyle bir düşüncesi varsa çok bekler! Ben zaten çoktan yerle bir olmuşum; o zaman kendimi öldürmediysem şimdi hiç öldürmem. Kalbimi kırmış olabilir ama ruhuma dokunamaz.
Ne sevgisini ne acısını umursamadan gidip yatağa oturdum, sırtımı yatak başlığına dayadım. O da banyoya gitmişti. Bir süre sonra ilk yardım çantasıyla gelip karşıma oturdu. Kaşlarım çatıldı; bir ona bir çantaya baktığımda gülmek üzereydi ve bu beni sinirlendiriyordu. Kolunu uzatıp, “Ne bakıyorsun? Sarsana,” dediğinde sinirlendim. Ona bakıp dudaklarımı oynatarak, “Neden ben sarıyormuşum?” dedim. Bana doğru biraz yaklaşarak, “Çünkü yaralayan sensin,” dedi. Ben de ona meydan okuyarak dudaklarımı oynattım: “Yaralatan da sensin!” Ki gerçekten öyleydi; kolunu bana uzatmasaydı ısırmazdım. Ayrıca kendi sarabilirdi. Tamam, ben yaralamıştım ama o sarsın; sonuçta o da beni yaralamıştı ve ben yaramı ona sardırmamıştım. O bana niye sardırıyor? Kendi sarsın bir zahmet.
Dudakları meydan okur gibi kıvrıldı. “Öyle mi? O zaman git bana Hicran’ı çağır,” dediğinde sinirlendim. İçimdeki öfke ateşi yavaştan yanmaya başlamıştı. Niye Hicran? Kendisi saramıyor mu yani? İllaki birinin mi sarması lazım, anlamadım. Kaşlarım çatıldığı için bana bakarak güldü: “Ne o, yoksa kocanı mı kıskandın?” Dudaklarımı oynatarak, “Kıskanmadım,” dedim. Ama kıskandım mı? Gerçekten şu karşımdaki öküz dağ ayısını kıskanmış olabilir miyim? Bana biraz yaklaşarak, “Kıskanmadıysan gidip bana Hicran’ı çağırsana. Gelsin yarayı sarsın, daha hastaneye gidip aşı olacağım,” dediğinde kaşlarım çatıldı. Dudaklarımı oynatarak, “Ne aşısı?” dediğimde gülerek, “Kuduz aşısı!” dedi.
Sinirden delirmek üzereydim. Hızla yataktan kalkıp ayakta karşısında durduğumda yerimde duramıyordum. Dudaklarımı oynattım: “Sen bana kuduz mu dedin az önce?” Pis pis güldüğünde sinirle yerimde tepindim. “Sen zaten kuduzsun, pis hayvan herif!” diye dudaklarımı oynattığımda o kadar sinirliydim ki onu boğabilirdim; ve o karşımda pis pis gülüyordu. Daha fazla bu odada kalamam yoksa kafayı yiyeceğim. Arkamı dönüp gittiğimde arkamdan, “Nereye gidiyorsun? Gel şu yarayı sar pis kuduz!” dediğinde yemin ediyorum bu adamı öldürebilirdim. Gözlerim odada gezindi, kafasına atmak için bir şey aradım; bulamayınca arkamı dönüp sinirle ellerimi saçlarımdan geçirip dudaklarımı oynattım: “Ben sarmıyorum! Kimseyi de çağırmıyorum! Kendin sar pislik herif!” deyip sinirle kapıyı çarpıp odadan çıktım. Eğer ki sesim olsaydı kesinlikle söylediğim her kelimeyi bağıra bağıra suratına karşı söylerdim. Bu adam çok fena ayarlarımla oynuyor.
Merdivenlerden aşağı inip mutfağa gittim. Akşam yemeği saati olduğu için Gülhan abla ve Hicran yemeği hazırlıyorlardı. Gülhan abla beni gördüğünde gülümsedi. Ben de her ne kadar sinirli olsam da sinirimi yatıştırıp ona gülümsedim. Elindeki tabakları aldığımda vermemek için ısrar ederek, “Yok Elvan kızım, sen git otur, biz kurarız sofrayı,” dedi. Ona gülümseyip elinden tabakları alıp içeriye taşıdım. Gülhan abla işaret dili bilmediği ya da benim öküz kocam gibi dudak okumayı bilmediği için onunla konuşamıyordum; ama yardım etmek istediğimi anladığında oturmam için daha fazla ısrar etmedi. Yemeği kurmalarına yardım ettiğimde Yaman’ın anne ve babası gelip sofraya oturdu. Şükriye hanım bana baktığında yüzünü hoşnutsuzlukla buruşturup bir şeyler söyledi ama Rıza amca bana bakarak gülümsedi. Ben de ona gülümsedim. Kibarca, “Elvan kızım, git kocanı çağır da yemeğe başlayalım,” dediğinde ona gülümseyerek salondan çıkmak için kapıya doğru yürüdüm. Onların bakışlarını sırtımda hissettiğim için geriliyordum. Bakışlarım gerginlikle oynadığım ellerimdeydi.
Tam kapıdan çıkacakken biriyle çarpıştım. Geriye doğru sendeleyecektim ki kollarımdan tuttu. Kim olduğunu tahmin etmek zor değildi ama kafamı kaldırdığımda gördüğüm yüzü tanıyamadım. Bu adam da kimdi böyle? Uzun boylu, yapılı, kumral saçlı, hafif esmer tenli, kahverengi gözlüydü. O gözlerine baktığımda içim huzursuz oluyordu. Bana gülümseyerek bakıyordu ve bu nedense içimi daha da huzursuz ediyordu. Hala beni kollarımdan tutuyordu ve birbirimize çok yakın duruyorduk. Tam o sırada Yaman’ın sinirli sesi duyuldu: “Ne işin var lan burada?”
Ona baktım. Bizim bu yakınlığımızı gördüğünde kaşları daha da çatılıp ölümcül bakışlarla karşımdaki adama bakıyordu. Biz hala öyle durduğumuz için bana bakarak sinirle, “Daha ne kadar böyle duracaksın?” deyip yanımıza geldi. Elini belime atarak beni, kendimi geri çekmeme izin vermeden kendisine çekti. Kollarımı tutan adam beni bıraktığı için hızla Yaman’ın göğsüne çekildim. Elini belime bastırarak beni göğsüne sabitlediğinde olayın şokundaydım. Az önce ne yaşadığım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Kafamı kaldırıp Yaman’a baktığımda o da sinirle bana bakıp bakışlarını karşıdaki adama yöneltti: “Sana burada ne işin olduğunu sordum Miran!”
Kafamı adama çevirdiğimde, adam Yaman’a bakmak yerine gözlerinde beğeni, dudaklarında gülümsemeyle bana bakıyordu ve bu beni korkutuyordu. Kimdi bilmiyorum ama ondan hiç iyi bir elektrik almamıştım. Yaman’a daha çok yaklaşıp kolunun altına sığındım. Bakışlarımı ondan kaçırarak Yaman’a baktım. Sanki korktuğumu anlamış gibi bana baktı, sonra tekrar Miran denen adama döndü. Ben adama göz ucuyla baktığımda hala bana bakıyordu ve bu, Yaman’ın daha da sinirlenmesine neden oluyormuş gibi göğsüne yaslı bedeninden gerildiğini anlıyordum. Çenesi gerilmiş, boğazındaki damarlar ve çene hatları daha da belirginleşmişti. Belimdeki eli de canımı yakacak kadar baskı uyguluyordu. Aralarındaki gerilim gitgide artarken içimdeki korku da artıyordu.
Yaman tekrar sinirle, “Sana diyorum lan! Ne işin var burada?” dediğinde Miran denilen adam, “Yengemi ve dayımı ziyarete gelirken de sana mı soracağım lan?” dedi. Kafamı çevirip ona baktığımda artık bana değil, Yaman'a bakıyordu. İkisinin de gözlerinde büyük bir öfke vardı; sanki birbirlerine sessizce meydan okuyorlardı. Bu gerginliği söküp atan ise Rıza amcanın sesi oldu: “Ulan kerata, ne zaman döndün sen?”
Miran gülümseyerek Rıza amcaya döndü: “İki gün önce döndüm dayım,” deyip yanına giderek elini öptü. Sonra Şükriye hanıma dönüp gayet kibar bir şekilde ceketinin düğmesini ilikleyip, “Canım yengem,” diyerek elini öptü. İkisine birden bakıp, “Nasılsınız, iyisinizdir inşallah?” dediğinde Şükriye hanım gülümsedi. Rıza amca neşeli bir sesle, “Biz iyiyiz, asıl sen nasılsın oğlum? Ne işin var buralarda?” dedi. Miran gülümseyip, “İşlerim vardı dayım. Gelmişken sizi de göreyim dedim,” diye cevap verdi. Rıza amca ayağa kalkıp Miran’ın omuzuna dokundu: “Hoş geldin, buyur otur da birlikte bir yemek yiyelim.” Miran gülümseyerek, “Yiyelim dayım, ben de zaten bilerek bu saatte geldim ki birlikte yemek yiyelim,” dediğinde ikisi de gülüp masaya oturdular. Rıza amca masanın başına otururken Şükriye hanım sağına, Miran da soluna geçti.
Ben ile Yaman ise hala ayakta bekliyorduk. Rıza amca bize dönüp, “Gelsenize çocuklar,” dediğinde kafamı kaldırıp Yaman'a baktım. O ise hala öfke dolu bakışlarla Miran'a bakıyordu. Masaya yürüdüğümüzde Miran bize bakıyordu. Rıza amca elini bana uzatıp Miran'a bakarak, “Gelinim Elvan,” dediğinde Miran gülümseyip başını sallayarak ayağa kalktı. Yanıma doğru geldi. Masa çok büyük olmadığı için etrafından dolaşıp tam karşımda durdu. Açtığı ceketinin düğmesini tekrar ilikleyip, “Ben de Miran Mirza,” diyerek elime doğru eğilip elimi tuttu. Korkuyla Yaman’a bakıyordum, hala onun göğsüne yaslıydım. Yaman, annesi ve babasının duymayacağı bir şekilde dişlerinin arasından tıslayarak konuştu: “Ben kırmadan çek o elini!”
Korkuyla elimi çekmeye çalıştım ama Miran elimi sıkarak Yaman’ın gözünün içine baktı ve elimi dudaklarına götürüp öptüğünde Yaman sinirle bir hamle yapacağı sırada elimi hızla çekip belime sarılı olan elini tuttum. Bakışları ürkütücü bir yavaşlıkta bana döndüğünde kafamı hafifçe sağa sola sallayarak dudaklarımı oynattım: “Yapma.” Daha da öfkelendiğini görebiliyordum ve bunun nedenini anlamıyordum. Rıza amcaya "dayım" diyorsa bu adam onun kuzeni oluyordu; peki neden bu kadar sinirliydi? Öyle ki kendi kuzenine öldürecekmiş gibi bakıyordu. Beni kıskanıyor olamazdı herhalde! Adam sadece elimi kibarlık yapmak için öptü, bunu da kıskanmış olamazdı. Yani kıskanmamalıydı...
Sanki aralarında daha farklı bir şey varmış gibiydi.
Miran, “Tanıştığımıza memnun oldum Elvan. Ben senin şu hayırsız kocanın kuzeniyim,” dediğinde kafamı yavaşça ona doğru çevirdim. Ne diyebilirdim ki? Konuşamıyordum. "Ben de tanıştığımıza memnun oldum," diyemediğim için gülümseyerek kafamı salladım. O benim konuşamadığımı anlamış gibi o da gülümseyip kafasını salladı. Yaman hala belimde duran elini canımı yakacak kadar bastırdığında, elimi elinin üstüne koyup ona baktım. O bana değil, karşısındaki adama bakıyordu. Sonra yavaşça bana döndüğünde canımı yaktığını yeni anlamış gibi belimi bırakıp elimi tuttu ve masaya oturttu. Yaman annesinin yanına otururken ben de onun yanına oturmuştum. Miran da Şükriye hanımın karşısına geçti. Yaman elimi sıkarak tutuyordu. Ellerimiz masanın altında olduğu için, sol elimi tuttuğunda sağ elimi bileğine koyarak elimi zorla onun tutuşundan kurtardım.
Herkes oturduğunda Gülhan abla Miran için de servis açtı. Miran tabağına kuru dolma alırken gülümseyerek Yaman'a baktı: “Aşk olsun kuzen, beni neden düğününe çağırmadın? Çok kırıldım.” Yaman’ın masadaki eli yumruk olmuştu. Yaman konuşmadığı için Rıza amca söze girdi: “Çok ani oldu oğlum, o yüzden çağıramadık.” Miran dayısına bakıp, “Ani olduğu için demek...” diyerek dolmadan bir lokma aldı. Bakışları tekrar bana çevrildi. Ona baktığımı görünce gülümsemesi büyüdü. Hemen kafamı çevirip tabağıma bir parça et aldım ve kesmeye başladım. O kadar gergindim ki hiçbir şey yiyemiyordum. Göz ucuyla Yaman'a baktığımda, o da bir et parçasını hunharca kesiyordu. Sessizlik olduğunda Miran, “Hayırlı olsun kuzen, mutluluğunuz daim olur umarım,” dedi. Yaman hızla kafasını kaldırıp elindeki bıçağı sıkarak Miran'a baktı; sanki her an ona saplayacakmış gibiydi. Miran kafasını bana çevirip, “Hayırlı olsun yenge,” dediğinde gülümsedim. O da gülümsediğinde bana bakmaya devam ediyordu.
Bakışlarımı tabağımdaki ete çevirdim, bir süre onunla oynadım ama ağzıma bir lokma koymadım. İştahım yoktu, kafam sorularla doluydu. Yaman’ın anne ve babası Miran’la konuşuyordu ama dinlemiyordum. Yaman birden bıçağı tutan elimi tuttuğunda bıçağı bıraktım. Elimi masanın altına götürüp bacağının üstüne koyarak sıktığında ona baktım; o yine bana bakmıyor, çatık kaşlarla karşısına bakıyordu. Miran’a baktığımda hala gülümseyerek bana bakıyordu. İşte o an içimi bir korku sardı çünkü gözlerinde garip bir ifade vardı. Yaman elimi daha da sıkarak ayağa kalktığında beni de kaldırdı. Hızla kalktığı için sofradakiler dönüp bize baktı. Yaman babasına bakıp, “Size afiyet olsun, biz odamıza gidiyoruz,” deyip babasının konuşmasına izin vermeden beni arkasında sürükleyerek merdivenlere yöneldi.
Sinirli ve hızlı adımlar attığı için ona yetişemiyordum. Ayağım takılıp tökezlediğimde elini daha da sıkıp beni çekiştirdi. Hızla merdivenleri çıkmaya devam ettiğinde şaşkınca ona bakıyordum; neden bu kadar sinirliydi? Odanın kapısını açtığında beni savurarak içeri fırlattı. Geriye doğru sendeleyip odadaki tekli koltuğun üstüne düştüm. Kapıyı çarparak kapattı. Çatık kaşlarla üzerime yürüyüp koltuğun sırtına ellerini yasladı ve üzerime eğildi. Öfkeyle tısladı: “O aşağıdaki piçi tanıyor musun?” Afalladım. Kafamı "hayır" anlamında sağa sola salladığımda üzerime daha fazla eğilip öfkeyle bağırdı: “O zaman o puşt neden sana öyle bakıyordu lan!” Sesinin şiddetinden dolayı sıçradım. O kadar sinirliydi ki gözleri kararmıştı ve bu beni korkutuyordu. Dudaklarımı oynattım: “Bilmiyorum.” Siniri gitgide artıyordu. “Elvan, bana doğruyu söyle!” diye gürlediğinde yerimden sıçradım. Gözlerim yanmaya başladı, ağlamak üzereydim. Beni şu an aşırı derecede korkutuyordu, korkudan titremeye başlamıştım. Titreyen dudaklarımı oynattım: “Gerçekten bilmiyorum, tanımıyorum.” Ki gerçekten tanımıyordum, yüzü sadece bir an tanıdık gelmişti o kadar.
Üzerimden kalkıp sinirle, “O zaman ne diye gülümsüyorsun lan o adama? Niye gülüyorsun?” deyip beni kollarımdan tutarak ayağa kaldırdı ve kendine yaklaştırdı. “Sen niye tanımadığın bir adamın gülümseyip sana dokunmasına izin veriyorsun lan?” Afalladım. Şaşkınca ona baktığımda, onun öfkeyle aldığı derin nefesler dudaklarıma çarpıyordu. Şimdi bu adam beni kıskanıyor muydu? O yüzden mi bu kadar sinirliydi? Gerçekten kıskanıyor olabilir miydi?
Korkum geride kalmış gibi gülümseyerek onun sabah bana yaptığının aynısını yapmaya karar verdim. Sonuçta ben onu kıskanmış olsam bile azıcık kıskanmıştım; o ise delirir gibi kıskanıyordu. Kıkırdayarak dudaklarımı oynattım: “Sen beni kıskandın mı?” O an gözleri dudaklarıma kaydığında yüzü yumuşamıştı. Bir süre sessiz kalıp kollarımı bırakarak benden uzaklaştı. Sinirle, “Kıskanmadım!” dediğinde bile kıskandığı çok aşikardı. Kahkaha attığımda bakışları tekrar dudaklarıma kaydı. Ona yaklaşıp dibine kadar girdim ve kafamı kaldırarak ona baktım. O da kafasını eğip bana baktı. Dudaklarımı oynatarak, “Yalan söylüyorsun,” dediğimde dudaklarıma bakıp sertçe yutkunarak gözlerime döndü: “Ben yalan söylemem Elvan.” Güldüm. Yalan söylüyordu.