Elvan’ın Anlatımından...
Üst katta gezindiğimde, bizim odanın sağındaki kapı dikkatimi çekti. Acaba burası neydi diye merak ederek tahta kapıyı açtığımda gördüğüm manzara şok olmama sebep olmuştu. İnanmaz gözlerle etrafa bakıp, sanki gördüklerim bir rüyaymış gibi gözlerimi kapatıp açtım. Bu gerçek olamazdı! Yüzümde kocaman bir gülümsemeyle odaya girdim. Burası resmen benim hayallerimdeki odaydı ve bu odada ne mi vardı? Sayamadığım kadar kitaplık ve raflarında milyonlarca kitap vardı. Kalbim hızlı hızlı atıyor, heyecandan yerimde duramıyordum.
Etrafımda dönüp odayı iyice inceledim. Kocaman, geniş bir odaydı. Kitaplıklar duvara gömülüydü, diğerleri de onların önüne dizilmiş, büyük kütüphaneleri andırıyordu. Pencere kenarında kitap okumalık bir yer ve kitaplığın olmadığı bir duvarda da kocaman, tahta, ihtişamlı bir çalışma masası ve koltuk vardı. İster istemez bu odaya aşık olmuştum.
Bu hayatta en sevdiğim şey kitap okumaktı. Konuşamadığım için en iyi arkadaşlarım hep kitaplar olmuştu. Kendimi oradaki karakterlerin yerine koyar; hapsedildiğim odamda maceradan maceraya, aşktan aşka koşardım. Hatta o kadar çok severdim ki, abim benim için odama iki tane kitaplık yaptırmış ve içini kitaplarla doldurmuştu.
Ama annem bana her kızdığında ya da elimde her kitap gördüğünde o kitabı yırtar, okumama izin vermezdi. Yırttığı her kitap için ağlardım ama o yine de yırtardı ve beni tehdit ederdi; eğer abime bana yeni kitap almasını söylersem o kitapları da böyle yırtacağını söylerdi. Ben de korkudan söyleyemezdim, elimde olan kitaplarla yetinmiştim. Şimdi bu odayı görmek, ağlamama neden olacak kadar güzel bir histi. Karşımdaki kitaplığa doğru yürüyüp kitaplara baktım. Dünya klasikleri, normal kitaplar, aşk r******rı... Hepsi vardı. Dolu gözlerimden bir yaş aktığında arkamdan Yaman’ın sinirli sesi geldi:
“Ne işin var burada?” Sıçrayarak ona döndüm. Tam arkamdaydı. Ne zaman gelmişti? Geldiğini duymamıştım. Sanırım kitaplara bakarken kendimi fazla kaptırmış olmalıyım ki geldiğini fark etmemiştim. Ona baştan aşağı baktığımda saçları hala ıslaktı. Üstünde lacivert kısa kollu tişört, altında da aynı renk kumaş pantolon vardı. Tekrar yüzüne baktığımda kaşları çatık bir şekilde bana bakıyordu. Hala az önceki şeyden dolayı sinirli olmalıydı. Gözlerime bakıp sinirli ama az öncekine göre daha sakin bir sesle sordu:
“Ne arıyorsun burada?” Gözlerine bakıp gülümseyerek dudaklarımı oynattım. Hala nasıl dudak okuduğunu ya da işaret dilini nasıl bildiğini bilmiyordum ama bu benim için iyi bir şeydi; en azından yazmak zorunda kalmıyordum. Dudaklarımı oynatarak, “Buraya bayıldım,” dedim gülerek. Belki de uzun zaman sonra ilk kez dudaklarımdan neşeli bir kıkırtı döküldü. Bakışları dudaklarıma kaydığında sertçe yutkundu. Tekrar bana bakıp sesini sertleştirmeye çalışarak, “Burası benim çalışma odam. Bir daha sakın benden izinsiz girme,” dedi.
Şaşırdım. Bu oda gerçekten onun çalışma odası mıydı? Ama benim bildiğim kadarıyla aşağıda zaten bir çalışma odası vardı. Etrafa bakıp tekrar ona dönerek dudaklarımı oynattım: “Gerçekten bu oda senin odan mı?” Çatık olan kaşlarını bu sefer yukarı kaldırdı. Sanki ona inanmamam garibine gitmişti; ama inanmamakta haklıydım. Bu kitaplarla dolu oda nasıl onun odası olabilirdi ki? Yani hiç onun tarzı değildi böyle bir oda. Bana doğru bir adım attığında ben de geriye doğru bir adım attım ve sırtım kitaplığa değdi. O ise bir adım daha atıp bana iyice yaklaştı. Üzerime eğilerek sordu:
“Neden? Bu odanın bana ait olması çok mu garip?” Gülemek istedim. Öyle bir sordu ki nerdeyse kahkaha atacaktım. Gülmemek için yanaklarımın içini ısırarak kafamı salladım ve dudaklarımı oynattım: “Evet, çok garip. Sen ve kitaplar...” Sözlerimi bitirmeme izin vermeden ellerini pantolonunun cebine koyup biraz daha üzerime eğildi: “Beni nasıl görüyorsun Elvan?” Şaşırdım. Ne demek "nasıl görüyorum"? Yani bunu neden merak ediyordu ki? Yoksa düşüncelerim onun için önemli miydi? Gözlerime bakıp sanki onu yanlış anladığımı anlamış gibi, “Yani dışarıdan nasıl görünüyorum?” dediğinde ne demek istediğini yeni anladım. Alayla gülümseyip kafamı dikleştirerek ona baktım ve dudaklarımı oynattım:
“Dışarıdan; bencil, soğuk, kalpsiz, kendini beğenmiş, kibirli, silahları seven, katil bir mafyaya benziyorsun,” dedim tüm acımasızlığımla. Bana sorması kendi hatasıydı. O sormasaydı ben de ona olan düşüncelerimi yüzüne karşı böyle acımasızca söylemezdim. Devam ettim: “O yüzden bu odanın senin olması garip geldi. Sen daha çok, duvarlarında korkunç tablolar ve silahlar asılı bir çalışma odası beklerdin; ya da aşağıdaki gibi bomboş, soğuk bir odan olur zannederdim.”
Afalladı.
Sanki onun hakkında bu kadar kötü düşünmem onu sersemletmiş, bir yandan da zoruna gitmişti. Ben bu halini zevkle izledim. Artık acımasız olma sırası bendeydi, o yüzden zerre pişmanlık duymuyordum söylediklerimden. Hatta fazlasını bile söyleyesim geliyordu. Kendine gelip kaşlarını çatarak dikleşti ve bozulmuş bir ses tonuyla konuştu:
“Haklısın. Ben aynen öyle bir adamım. O yüzden ayağını denk al küçük hanım, yoksa bu mafya görünümlü katil adam senin canını yakabilir.”
Kıkırdayıp ona doğru yaklaştım. Kafamı kaldırıp yüzüne baktım ve dudaklarımı oynattım: “Öyle mi beyefendi? Peki nasıl zarar verirsiniz? Saçımı mı çekersin, tokat mı atarsın ya da beni ahıra mı bağlarsın? Ne yaparsın?” Eğer sesim olsaydı ve bunu sesli söyleseydim, duygusuz bir sesle söylerdim. Çünkü söylerken yüzümde kendi acılarımla dalga geçen bir gülümseme vardı. Bana zarar vereceğini söylüyordu ama haberi yoktu; ben zaten her an acı çekiyordum, o yüzden canımı yakamazdı. Gözlerindeki sert ifade bir an kırılacak gibi olup sertçe yutkundu ama hemen kendini geri topladı. Söylediklerim onu sinirlendirmiş gibi kollarımı tutarak beni kendine çekti ve öfkeyle konuştu:
“Bak kadın, sabrımı zorlama! Çık bu odadan!” Yutkundum. Bir an kalbim sızladı sanki. Ondan beklediğim sözler bu değildi. Bir umut, "Senin canını asla yakmam," lafını duymayı beklemiştim ama benim aptallığımdı bu; "Kara Öküz"den böyle sözler beklemek... Kaşlarımı çattım. Şimdi o beni az önce kovdu mu? Ben ona yapacağımı bilirim! Yüzümdeki gülümsemeyi koruyarak dudaklarımı oynattım:
“Çıkmıyorum. Bu odayı çok sevdim, burada kalacağım.” Kollarımı çoktan bıraktığı için kollarımı önümde birbirine bağlayıp ona baktım. Bu halim onu şaşırtmıştı. Ne yani, beni kovduğu için hemen çıkacak mıydım? Tamam, bazı konularda gururluydum ama bu kadar kitabı bırakıp hayatta çıkmam bu odadan! Bu konuda son derece gurursuzum.
Aman varsın bu konuda gurursuz olayım başka konularda olmaktansa... Sinirle bana baktı:
“Çıksana kızım odadan!” İnat ettim, çıkmayacaktım. Olduğum yere çöküp bağdaş kurarak oturdum. Kollarımı göğsümde bağlayarak kafamı kaldırıp ona baktım ve dudaklarımı oynattım: “Çıkmıyorum!” İnat etmiştim bir kere, bu odadan zor çıkarım. Şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Sonra bir küfür savurdu: “Siktir!” Güldüm. Anlaşılan şu an onu delirtiyordum. Sinirle, “Kızım insanı delirtmeden çıksana şu odadan!” dediğinde, "Banane" der gibi omuzlarımı oynattım. Elini yüzünde gezdirip sabır çekti. Bana bakıp, “Ya sabır... Kızım sana çık şu odadan diyorum!” dediğinde tekrar omuzlarımı oynatıp dudaklarımı kıpırdattım: “Ben de sana çıkmıyorum dedim!” Ayağıyla bağdaş kurduğum bacaklarıma hafifçe vurup beni dürterek, “Kalk ayağa, çık şu odadan,” dedi. Ayağıyla dürtmesi sinirimi bozmuştu. Ne yani, ben köpek miyim de böyle beni dürtüyordu? Sinirle dudaklarımı oynattım: “Bende çıkmıyorum dedim! Çok istiyorsan gel kendin çıkar!” deyip ona dil çıkardım.
Sağ elinin işaret ve baş parmağıyla burun kemerini sıkıp keyifli bir sesle, “Allah’ım sabır ver,” dedi. Sağ dizinin üstüne çömelip benimle aynı hizaya geldi. Yüzündeki alaycı gülümsemeyle bana bakıp eğlenen bir sesle sordu: “Çıkıyor musun yoksa ben seni kendi yöntemlerimle mi dışarı atayım?” Afalladım. Kendi yöntemleri derken? Yerde sürüklemek mi, yoksa kolundan tutup yaka paça dışarı atmak mı? Ama yine de geri adım atmak yok! Niye bu kadar inat ettiğimi ben de bilmiyorum. Yani o işe gittikten sonra da buraya gelip kitap okuyabilirdim; bu inadım nedendi, bilmiyorum ama sanırım onu delirtmek hoşuma gidiyordu. Omuz silkip dudaklarımı oynattım: “Çıkmıyorum. Kolaysa kendin çıkar!” Gülümsedi. “Öyle mi küçük hanım? O zaman benden günah gitti,” deyip sol kolunu bana doğru uzattığında, bağladığım kollarımı çözüp kolunu tuttuğum gibi sertçe ısırdım! Ne yapacağını bilmediğim için kendimi koruma refleksiyle kolunu ısırmıştım. O kadar sert ısırıyordum ki, ağzıma kanının metalik tadı geldiğinde dişlerimin derisine geçtiğini anladım. Acıyla bağırdı:
“Manyak mısın kadın? Bırak kolumu!” Daha sert ısırdım. Canı yanmış olmalıydı ki sağ elini kafama koyup başımı ittirerek kolunu kurtardı. Gördüğüm manzara hoşuma gitmişti; bütün dişlerimin izi çıkmış, köpek dişlerimin olduğu yer kanamıştı. Sinirle kolunu bana gösterip, “Köpek misin kızım sen?” dediğinde omuz silkip ona dil çıkarttım ve başımı sağa doğru çevirdim. Sinirli olmasına rağmen burnundan bir gülme sesi geldi:
“Çocuk...” Dayanamayıp ben de güldüm. Ona doğru dönüp dudaklarımı kıpırdattım: “Ben çocuk değilim.” Kolunu kanatmama rağmen bana kızmak yerine eğlenen bir ifadeyle kaşlarını kaldırdı. Dudakları sağa doğru kıvrılıp gülümseyerek konuştu: “Beş yaşındaki bir çocuksun. Yoksa sen kendini olgun mu sanıyorsun?” Kaşlarım çatıldı. Dudaklarımı oynatarak, “Ne demek kendini olgun mu sanıyorsun? Ben zaten olgunum,” dediğimde bana hayatımın şokunu yaşatacak bir şey yaptı. Kahkahalarla güldüğünde şaşkın şaşkın ona bakıyordum. Şimdi bu despot, mahkeme duvarı gibi olan adam az önce güldü mü? Yoksa ben mi hayal görüyorum?
Bana bakıp yüzüme yaklaşarak, “Sen olgun değilsin Elvan. Olgun kadınlar...” deyip kolundaki diş izlerimi göstererek devam etti: “Böyle şeyler yapmazlar.” Güldüm. Dudaklarımı oynattım: “Haklısın kocam. Olgun kadınlar ısırmaz, direkt silahla vururlar değil mi? Bir dahaki sefere vururum, merak etme.” Dediğimde kararan gözlerle dudaklarıma bakıyordu. Ne olmuştu da şimdi böyle bakıyordu? Sertçe yutkunup bana bakarak alayla konuştu: “Sende tetiğe basacak cesaret yok karım.” Özellikle "karım" kelimesini bastırarak söylemişti. Yüzüne yaklaşıp meydan okuyarak konuştum: “Öyle mi diyorsun kocam?” Dudaklarımı okuduğu için bir dudaklarıma bir gözlerime bakıyordu. “Öyle diyorum karım.” Tehditkar bir şekilde gülümsedim: “O zaman bekle de gör kocam. Seni vurduğumda bana kızma sakın.” Gerildiğini hissettim. Tehdidim hoşuna gitmiş gibi dudaklarını kıvırarak, “Bekliyor olacağım karım. Ve merak etme, bir gün cesaret edip beni vurursan kızmam,” dedi alay eden bir sesle. Gülümsemem büyüdü: “O zaman benden günah gitti kocam.” Gülmüştü. Galiba o benim daha önce elime hiç silah almadığımı sanıyordu; büyük yanılıyordu ve ben o beni küçümsemek neymiş gösteririm. Bana bakıp, “Neyse, artık çık şu odadan,” dedi. Ona bakıp tekrar omuzlarımı "banane" der gibi oynattığımda, sinirle konuştu: “Kızım hala ne diye inat ediyorsun? Söyle, ne istiyorsun?” Sonunda beni anlamıştı, Allah'a şükür! Ona bakıp heyecanla gülümsedim: “Bu odadan çıkarım ama bir şartla.” Sinirle bana bakıp sordu: “Söyle, neymiş o şart?” Odada gözlerimi gezdirip tekrar ona döndüm: “Ne zaman canım istese bu odaya girip kitap okumama izin vereceksin.” Kaşlarını kaldırdı. Sanki bu teklifi benden beklemiyormuş gibi soru soran bir ses tonuyla sordu: “Sen okuma yazma biliyor musun ki?” Kaşlarım çatıldı. Bu ne kadar saçma bir soruydu! “Okumayı biliyor musun da ne demek?” Sinirle ona bakıp, “Ne o, oradan bakınca cahil birine mi benziyorum?” dediğimde gülecek gibi oldu ve bu beni daha da sinirlendirdi. Anlaşılan beni cahil zannediyordu. Gülmemek için yanaklarının içini ısırarak, “Evet,” dediğinde burnumdan soludum resmen. Benimle alay ediyordu! Alayı geçti, resmen şahsıma hakaret ediyordu.
Ama hiç düşünmez mi bu kız işaret dilini nasıl öğrendi? Okuma yazma bilmeden bu özellik ona gökten indirilmedi ya; elbette birileri öğretti ve bunun için okuma yazma bilmesi gerekiyor diye hiç düşünmez mi? Ama görünüşe göre hiç düşünmüyor. Ne yani, bu topraklarda doğdular diye bütün kızlar cahil mi demek istiyordu? Ona bakıp, “Ne yani, oradan bakınca hiçbir şey bilmeyen cahil köylü kızlarına mı benziyorum?” dediğimde, gülmemek için kendini zorlayarak ciddi bir yüz ifadesiyle konuştu:
“Estağfurullah, ben öyle bir şey demedim ama okuma bilmen beni şaşırttı.” Sinirle ona bakıyordum. Kahkaha atmak üzere olduğu sırıtan suratından belli oluyordu. Ona bakıp öfkeyle dudaklarımı oynattım: “Asıl cahillik okuma yazma bilmemek değil, karşındaki insanı küçümsemektir. Ya da ona gerizekalılık mı deniyordu?” Yüzündeki eğlenen ifade yerini çatık kaşlara bıraktı. “Yavaş gel,” dediğinde gülesim geldi. Allah'tan içimden ona saydırdığım sözleri duymuyor; bir "gerizekalı" dediğim için sinirleniyor, diğerlerini duysa kim bilir bana ne yapardı!