10. Bölüm

3307 Words
ELLİOT "Birkaç gün önce bulunan kadın cesediyle bir ilgisi var mı ?" "Ortada bir katil olabilir mi ? Varsa onun yapmış olabileceğinden şüpheleniyor musunuz ?" "Küçük Peter neden öldü, gerçekten intihar mıydı ?" "Karşımızda seri katil mi var ?" "Sizce güvende miyiz ?" Matthew kalabalık gazeteci ordusunun karşısında açıklama yapmak için sorulan soruları dinliyordu. Sürekli üzerine flaşlar patlıyor ve guruktu Peter'ın davasından gazetecilerin nasıl haberleri olduğunu bilmiyordu ama yapanı bulduğunda ölmeyi dileyecekti. Cevap vermek için ağzını açtığında son anda sorulan soruyla durdu. "Bulduğunuz her bedene intihar mı diyeceksiniz ?" Dedi genç kadın. Beyaz, kalem eteğinin üzerine siyah bir gömlek giymişti. Kaban niyetine kürklü bir mont giyiyordu. Elindeki mikrofonu kırmızı dudaklarındaki gülümsemeyle Matthew'e uzatırken adamın sinirden kızarmasını izledi. Matthew içindeki öfkeyi son anda geri gönderdi, şu anda çıldırması hiç iyi olmazdı. Özellikle olay ulusal kanallara çıkarken. Yakında tüm bunların sorumlusunu bulamazlarsa hepsinin başı fazlaca ağrıyacaktı. Özellikle kendisinin. "Lütfen herkes sakin olsun ! Delaware halkının şu anlık korkması gereken bir şey yok. Ne yazık ki birkaç gün önce Rehoboht sahilinde bulunan kimliği henüz belirlenememiş genç kızın davası herkesin bildiği gibi bir intihardı,fakat dün bulunan Peter Jackson'ın davası hakkında henüz bir açıklama yapamam. Cinayet mi yoksa kaza mı olduğu gelecek olan otopsi sonuçlarına ve araştırmalarımıza göre karar verebileceğimiz bir durum. Ortada bir seri katil olduğuna dair hiçbir kanıt yok. Delaware halkı evlerinde güvenle uyuyabilir. Elbette,sizler yine de kapılarınızı kilitleyin." Gazetecilerin devam eden sorularını,departmanın önünde toplanan kalabalığın seslerini arkasında bırakarak içeriye girdiğinde hemen arkasından Hannah yürüyordu. "Son şakayı yapmamalıydın patron," dedi Hannah. "Yapmamalıydım değil mi ?" Dedi sıkkınca. Ofise girdiklerinde Jessica ve Elliot susup Matthew'in sinirden kızarmış yüzüne döndüler. Bu arada Barry çalıştığı masadan başını kaldırıp Matthew'i görünce ayağa kalktı ve konuşmak için toparlanan grubun yanına geldi. "Gazetelerin nereden haberleri olduğunu bilmiyorum ama olay ulusal haberlere çıktı,yani herkesin gözü üzerimizde olacak ve en kısa zamanda bir sonuç istenecek." Dedi ellerini beline koymuş, karşısındaki genç dedektiflere olayın ciddiyetini anlatıyordu. Delaware Amerika'nın en küçük ikinci eyaletiydi,durum böyle olunca burada işlenen cinayetlerin önemi de büyük oluyordu. Çünkü burada cinayet nadiren aile kavgaları sonucu meydana geliyordu. Matthew bu eyalette en son ne zaman seri katil yakaladığını bile hatırlamıyordu. Tanrı korusun,seri katil olmasını hayal bile etmek istemiyordu. "En kısa zamanda adli tıptan Peter'ın sonuçlarını isteyeceğim, raporlar için bir hafta bekleyemeyiz."Dedi. Aniden çalan zil sesiyle cep telefonuna gelen aramayı kısaca ekrana baktıktan sonra kapattı. "Kene gibiler,"dedi sinirle. Elliot karşısındaki adamın neden bu kadar gergin olduğunu anlamıyordu. Matthew imayla Elliot ve Jessica'ya baktı. "Toplantı odasına geçelim,bundan sonra kimse toplantıları kaçırmayacak." Dedi sert bir dille. Hannah ve Barry Matthew'in ardından toplantı odasına girerken azar yedikleri için ona bakan Jessica'ya Elliot omuz silkip gülümsemekle yetindi. Matthew hep böyleydi. Gergin olan Jessica'yı görünce güldü. Matthew bir Chris Lee değildi tabi. Ofisteki büyük,oval masanın etrafına yerleşirlerken Barry önündeki tabletten projektörle beyaz perdeye yansıttı araştırdıklarını. Elliot onun bu hazırlığına şaşırdı,anlaşılan tüm gece bununla uğraşmıştı. Büroda çalışan Ginana tarafından reddedilince yeni amacı Matthew'in gözüne girmek mi olmuştu ? İçeriye giren diğerleri hızlıca sandalyelere yerleşirken masanın etrafı dolmuş, küçük bir gürültü hâkim olmuştu odaya. Matthew yüksek sesli bir boğaz temizlemesiyle herkesin dikkatini çektiğinde masanın başındaki sandalyesinde oturuyordu. Ellerini masanın üzerinde bağlamış, tüm gözleri üzerinde toplamıştı. "Pekala millet, toplantı uzun sürmeyecek. Herkesin edindiği bilgileri paylaşmasını istiyorum ayrıca raporlarını da bugün bitmeden masamda istiyorum." Dedikten sonra odanın karşısında anlatmaya hazır Barry'e döndü. Perdede görülen ilk şey Peter hakkında detaylı bilgilerdi. Hangi okullarda okuduğu, ders notları, oturduğu adresler, katıldığı aktiviteler ve daha birçok şey hakkında bilgileri sayfalarca uzuyordu. Barry hızlıca hepsinin üzerinden geçerken herkes önemli kısımları, adresleri not alıyordu. Odada bazen onaylayan sesler ve kağıda yazan kalemlerin sesleri dışında hiçbir ses yoktu. Ekrana Peter'ın birkaç yıl önce çekilmiş olduğu bir fotoğraf geldi. Fotoğrafta daha küçüktü fakat mavi gözleri heyecanla parlıyor, kafasındaki *Yankees şapkası ve beyzbol sopasıyla kocaman bir gülümseme sunuyordu kameraya. (*New York beyzbol takımı.) Barry önündeki tabletten birkaç tuşa bastıktan sonra konuşmasına devam etti. "Fotoğraf on beş temmuz New York'taki Yankees Stadyumu'nda oynanan New York Yankees-Texas Rangers beyzbol maçından. Peter beyzbol'u çok seviyormuş ve ileride beyzbol oyuncusu olmak istiyormuş,bu maçta oyunda oynayan David Villa'dan imza almayı bile başarmış." Tablete eğilerek fotoğrafı değiştirdi. Şimdi ise matematik olimpiyatlarından bir fotoğraf vardı. Peter elindeki plaket ve boynundaki madalyayla gülümsüyordu. "Oldukça zeki bir çocuktu, eyaletler arası matematik olimpiyatlarında ikinciliği vardı ve derslerinin durumu mükemmeldi." Ekran yine değişti, bu sefer Elaine'de vardı bu fotoğrafta. Sahilde çekilen fotoğrafta Elaine güneşten yanmış burnu ve omuzlarıyla sahte bir yüz buruşturma yapmışken Peter burnuna ve yanaklarına sürülen beyaz güneş kremiyle gülümsüyordu. Altında mavi şortu varken Elaine'nin üstünde beyaz plaj elbisesi vardı. "Peter ve Elaine buraya taşınmadan önce California'da yaşıyorlardı." "Sadede gel Barry, bunlar da ne böyle ?" Dedi Matthew sıkılmışçasına. Barry gözlüğünü gözüne ittirip boğazını temizledi. "Bu çocuk intihar etmiş olamaz efendim,durum her ne kadar öyle görünse de hayalleri ve bunu gerçekleştirebileceği bir başarısı vardı." Ekrandaki fotoğrafı değiştirdi. Peter'ın gülümsediği başka bir fotoğraftı."Yeni geldiği için oradaki tüm hayatını bırakmış ve hiç tanımadığı, hiç arkadaşı olmadığı bir yere gelmişti. Okulunda hiç arkadaşı yoktu ve zorbalık görüyordu." Masaya yaklaştı ve cebinden çıkardığı not defterinin sayfalarını karıştırdı. Dedektif olmanın ilk kuralı,not defteri ve kalemdi. "Okula geldikten iki hafta sonra zorbalık görmeye başlamış, zorbalık yapan öğrencilerin adı Michael,Martin ve Dave adında orta son sınıf öğrencileri. Aslında herkese karşı böyleymiş zorbalıkları. Peter'ın dolabını çöplerle dolduruyor,bazen dolabına ve spor kıyafetlerine işiyorlarmış. Öğle yemeğini alıp çöpe atıyor, sürekli alay ediyorlarmış." "Kimse bunun için hiçbir şey yapmamış mı ?" Dedi Jessica sinirle. O sadece çocuktu,orta okula giden bir çocuğun nasıl bu şekilde zorbalık görmesine göz yumarlardı. "Peter öğretmenlerine hiç söylememiş,en azından öğretmenlerin söyledikleri bu." Dedi Barry. Matthew yorgunlukla nefes verdi."İntihar etmek için geçerli bir sebep gibi görünüyor,parlak hayatından dibe düşmek." "Yine de o sadece on dört yaşında, intihar etmeyi bu kadar kolay düşünmüş olamaz." Dedi Jessica gittikçe sertleşen sesiyle. Matthew bu davayı kolayca kapatmaya uğraşıyordu şimdi ulusal bir hale gelince daha çok çabalıyordu. Elliot gerginlikle bekledi, Jess'i uyaracaktı ama ne önemi vardı ki kendisi de Jess gibi düşünüyordu. Tabi o dile getirmeyi yıllar önce bırakmıştı. "Kusura bakma küçük hanım ama burada yenisin ve yerini bilmen gerekiyor. Ayrıca şimdiki çocukların o yaşlarda neler yapabileceğini hayal bile edemezsin." Odada kısa bir sessizlik olduğunda Barry anlatmaya devam etti. "Okulunda hiç arkadaşı olmadığı için genellikle tek başına takılıyormuş, rehberlik hizmetlerinden Bayan Byrne yardımcı olmak için haftada yarım saat onunla konuşuyormuş." Sustuğunda Hannah omzundan sarkan dalgalı saçlarını geriye itip konuşmaya devam etti. Masadaki tüm gözler ona döndü. "Susan Byrne orada yaklaşık üç yıldır çalışıyormuş, Peter'ın içine kapanık olduğunu ve yeni geldiği için her çocuğun yaşadığı zorlukları yaşadığını düşünüyor. Rehperlik saatlerinde tuttuğu notları istediğimizde veremeyeceğini ve özel olduğunu söyledi." "Bana almadığınızı söylemeyin." Dedi Matthew endişeyle. "Elbette aldık,"Hannah arka cebinden katlanmış kağıdı çıkardı. Bayan Byrne'in notlarından fotokopi çekmiş olmalıydı. "Peter Jackson Hill, sessiz bir o kadar da zeki bir çocuk. Uzun süre yalnız kalmış,baba eksikliğinden dolayı özgüven eksikliği var. Çalışmayı ve bunun sonucunda başarmayı seviyor, hırslı." Duraklayıp ona bakan gözlere döndü. "Bundan sonraki Peter hakkında son düşüncelerini yazdığı kağıt, Peter sadece üç haftadır rehperlik servisini kullanıyormuş bu yüzden fazla not yok." Açıklamasını yaptıktan sonra kağıdı okumaya devam etti. "Peter sadece yalnız,eksik bir çocuk. Daha çok ilgiye ve sevgiye ihtiyacı var. İnsanlara güvenmeyi istiyor,ama buna izin vermeyen bir şey var içinde. Ona yakınlaşmak isteyen birkaç kişi olduğunu söyledi. Onun içinde bunu engelleyen şey güven eksikliği değil. Henüz nedenini öğrenme fırsatı yakalayamadım." Hannah sustuğunda onlarca kişiyle dolu odadan çıt çıkmadı. Herkes bu çocuğu kimin öldürmek isteyebileceğini düşünüyordu. "Ayrıca okulundan sonra uçuruma gittik ama orada olduğuna dair hiçbir ipucu yoktu. Fırtına yüzünden belki bıraktığı bir eşyası veya ayak izleri silinmiş olmalı." Barry yerine geçerken Matthew'in bakışları yan yana oturan Jessica ve Elliot'a döndü. "Sizi bekliyoruz." Dediğinde Elliot Jessica'ya kısa bir bakış attıktan sonra konuşmaya başladı. "Olay yerinde Peter'ı gören veya duyan olmamış, bulunduğu yeri gören bir kamera da yok-" "Oyun salonu görmüyor mu ?" Dedektif Carter Elliot'u bölerek. "Hayır, salonun sahibi o sabah biraz geç açmış salonu. Kameralardan da bir şey çıkmadı. Hastaneye Bayan Elaine'yi görmeye gittiğimizde orada değildi bizde evine gittik." "Dağ yolunda oturuyorlar değil mi ?" Dedektiflerin birinden gelen soruyu başıyla onayladı. "Bayan Elaine Peter'a hamile olduğunda on yedi yaşındaymış, lisede Peter'ın biyolojik babası William adında bir çocukmuş. William James Conan. William'ın babası katı birisi olduğu için William Elaine'den çocuğu aldırmasını istemiş, Elaine ise aldırmayıp evden kaçmış ve kendine yeni bir başlangıç yapmış." Kısaca anlattığında herkes kaşları çatık,olayları anlamlandırmaya çalışıyordu. "Herhangi bir düşmanları olamaz mı ?" "Elaine evden kaçtıktan sonra her şeyi arkasında bıraktığını söylüyor." "Peki ailesi ?" "Yaşayıp yaşamadıklarını bile bilmiyor, ayrıca bana pek olası gelmedi." Dedi gördükleri karşısında. Ona göre katil,tabi varsa -hala otopsi sonuçlarını bekliyorlardı- o aileden değildi. "O nasıldı ? Elaine Hill ?" "Çocuğunu kaybetmiş bir anne gibi,"dedi Jessica hüzünle. Gördüğü acıyı bir daha asla unutamayacaktı. "Peter o sabah her zamanki gibi kalkmış ve okul otobüsüne binmiş. Okuldaki tüm derslerine girmiş ayrıca garip bir durum söz konusu da yokmuş okul günü içinde. Ama okul bittiğinde otobüse binmemiş, uçuruma park yolundan gittiğini düşünüyorum pek kamera yoktu." Jessica sözünü bitirdiğinde kısa bir sessizlik oldu. Matthew ellerini masaya vurduğunda birkaç polis yerinde zıpladı. "Yeter bu kadar laf, artık ilerleme kaydetmek istiyorum. Raporları da en kısa zamanda masama bırakın. Dağılabilirsiniz." Herkes yavaşça toparlanıp çıkarken Matthew en önden çıkmıştı bile. Jessica yavaşça ayaklanıp dar ofisten çıkarken hemen arkasından Elliot çıkmak üzereyken omzunda hissettiği dokunuşla arkasına döndü. Memur Linda turuncu saçları ve açık mavi gözleriyle dikkat çeken, tuhaf bir kadındı. Yirmilerinin sonlarında olmasına rağmen çocuk gibi görünüyordu. "Bayan Linda ?" "Elliot,sormak istediğim bir şey vardı. Peter'ı bulan kadınla konuştun mu ?" Elliot hatırlamış gibi başını salladı. "Ah,evet. Ama oradan da bir şey çıkmadı. Üzgünüm." Dediğinde Linda turuncu saçları yüzünde dağılacak şekilde onayladı. "Sadece her detayı düşünmeye çalışıyorum." "Elbette." Elliot ofise girdiğinde Jessica masanın başında kağıtları karıştırıyor, klavyenin tuşlarında sürekli hareket halinde olan parmakları hiç durmadan çalışıyordu. Elliot masasına ilerlerken onu bekleyen raporları ve dosyaları düşünmemek için uğraşırken en sonunda masasına oturdu ve Jessica gibi farkında olmadan önündeki işe odaklandı. Aradan geçen zamanda saat en sonunda akşam beşi gösterirken çıkış saati yaklaşmıştı. Raporlarını bitiren Jessica ayaklandığında uyuşan bacaklarını gerdi ve birkaç esneme hareketi yaptıktan sonra yüksek sesle derin bir nefes verdi. "Tanrım,bu işi yıllarca yapacağıma inanamıyorum." Dediğinde Elliot başını bilgisayardan ayırmadan kısacık güldü. "Hey, işin bitmedi mi daha ?" "Neredeyse bitmek üzere. Çıkıyor musun ?" Dedi kol saatine bakarken. "Aslında,eğer işin bittiyse belki borcunu ödemek istersin diye düşündüm." Dedi. Elliot başını kaldırıp anlamayan bakışlarla Jessica'ya baktığında Jessica göz devirdi. "Bana kahve borcun vardı hani,"dedi hatırlatmaya çalışarak. Elliot hatırladığında yüzünü buruşturdu unuttuğu için. "Afedersin,haklısın. İşim bitmek üzere,nereye gitmek istersin ?" Dedi parmakları klavyenin tuşlarında hızlanırken. Bir yandan ekrana bakmaya çalışırken bir yandan Jessica'ya bakıyordu. "Lucky'nin restoranı harika yemekler yapıyor. Ayrıca kahveleri de çok iyi. Gitmiş miydin ?" "Sanırım hayır. Dışarıda pek yemiyorum. Beş dakika içinde çıksak olur mu,son düzeltmeleri yapıyorum." "Tabi,bende lavaboya gidip geliyorum hemen." Dediğinde Elliot başıyla onaylarken bilgisayara dönmüştü bile. Aslında gidip gitmemeyi istediğinden emin değildi ama gitmese ne yapacaktı ki,her akşam olduğu gibi televizyonun veya masanın başında uyuyakalacak ve gecenin bir yarısı uyanıp yatağına gidecekti. Paris kafe&bar tarzı bir yere geldiklerinde içerisinin dizaynı oldukça hoş ve sıcaktı. Cafenin bir köşesinde bar kısmı açıktı,barın önünde kırmızı bar tabureleri sıralanmıştı. İçerisini aydınlatması çoğunlukla loş ışıklandirmalardı. İçkilerin durduğu raflar beyaz ışıklarla aydınlatılmıştı. Cafenin bir diğer köşesindeyse masalar ve sandalyeler maun ağacından yapılmış ve detaylı naht desenlerine sahipti. Tam ortada yanan,etrafı renkli taşlarla süslenmiş dev ateşin etrafına yayılmıştı. Elliot etrafa bakarken buraya nasıl daha önce gelmediğine şaşırıyordu. "Beğendin mi ?" Dedi Jessica merakla etrafına bakınan Elliot'a. "Evet,ortamı güzel." Birlikte masalara doğru yürürken ateşin yanında bir masaya geçip yerleştiler. Masanın üzerindeki menüleri alırken ikisinin de karnı açlıktan kazınıyordu. "Ben deniz tarağı alacağım, yanına da sezar salata yeterli olur." Dedi Jessica. Elliot menüyü incelerken artık karar vermesi gerektiğini biliyordu ama buradaki şeylerden çoğunu hayatında hiç yememişti. Yine de şansını deniz mahsullerinden kullanmadı,pek arası olduğu da söylenemezdi. "Bende kovboy kaburga ve kama salatası alabilir miyim ?" Garson siparişleri aldıktan sonra gülümseyerek sordu. "Şarap alır mısınız efendim ?" "Belki daha sonra, teşekkürler." Garson giderken Jessica ellerini masanın üzerinde birleştirip Elliot'a döndü. "Ne sipariş ettiğin hakkında bir fikrin var mı ?" "Tek bir fikrim bile yok." Jessica gülerken Elliot da gülümsedi. Akşam yemeği hoş sohbetler ve gülüşlerle devam etmişti. Arkada çalan müziğin melodisi her ikisinin de kulaklarını dolduruyor, tam ortada yanan ateşin çıtırtıları ve sıcaklığı herkese ulaşıyordu. "Ne düşünüyorsun ?" Dedi Elliot. Elliot'a bakmadan derin bir nefes aldı."Eskiden dağcılık yapardım." Dedi. Oturduğu sandalyede geriye yaslanmış dalgınca camdan dışarıya, kıyıya vuran dalgalara bakarken. "Cidden mi ?" Dedi Elliot. Jessica'dan beklediğim son şey cinayet büro dedektifi olmasıyken birde dağcılık mı yapmıştı ? Jessica her seferinde Elliot'u şaşırtmayı başarıyordu. Jessica Elliot'un tepkisine gülerken çatalıyla önündeki yemekten bir parça daha alıp ağzına attı. "Evet." Dedi. Bir süre anlatmaya nereden başlaması gerektiğini düşündü. Dağcılık yaptığı herkes tarafından bilinen bir hikâye değildi. Jessica da anlatmayı pek sevemezdi zaten. Çünkü onun anıları ve geçmişinde iyi bir şeyler bulmak oldukça zor olurdu. Jessica neredeyse yetimhanede büyümüş bir kızdı. Yetimhanedeki o hayatı çok iyi biliyordu. Kimsesiz olmanın ne denli zor olduğunu. Sırtını yaslayacak doğru dürüst tek bir insanın bile olmamasının ne demek olduğunu biliyordu. Hayatı boyunca da böyle olmuştu zaten. İnsanlarla tanışmış, onlara değer vermiş, sevmiş ve kaybetmişti. "Abim dağcıydı. Şey biyolojik abim değildi ama ondan da bir farkı yoktu. Ben çocukken hep beraberdik onunla. Beni korur ve yaramazlık yaptığımda azarlardı. Benim için gerçek bir abiden farkı da yoktu zaten. Onun sayesinde bu dağcılık merakıyla tanıştım da diyebiliriz. O benim örnek aldığım ve ardından gitmek istediğim tek kişiydi. Ve öyle de yaptım." "Bir gün sportif tırmanışın olduğu bir parka gitmiştik. Bilirsin, sahte duvarda tutulabileceğin çıkıntılar olur. Jumar, hook, sikke gibi. Ve tavana bir iple bağlısındır." Dedi açıklayarak. Elliot başını onaylarca salladı. Onlardan birini kendisi de denemiş ve üç metre bile çıkamadan öylece donup kalmıştı. Babasının hayal kırıklığı dolu bakışları altında ağlayarak annesine koşmuştu. Oysa beni babamın kurtaracağını düşünmüştü. O yaşta babasına hala daha güveniyor olması doğaldı tabii. Çocukluktan yetişkinliğe kadar bazı şeylerin değişebileceğine inanmak, birine inanmak ve koşulsuz güvenmek yanlızca çocukluğa özel bir şeydi. O zamanlardan bu zamanlara kadar geçen sürede ise o koşulsuz sevginin ve güvenin nasıl tek bir kişi tarafından kolayca parçalara ayrıldığı, yakıp yıkıldığına tanıklık edilirdi. Aslında kolayca da denemezdi. Birinin güvenini yıkmak ve bir insanı kendinden nefret ettirmek sevgisini kazanmaya çalışmaktan çok daha zordu Elliot'a göre. "Abimin tutkusu onlardan birini ilk denediğinde başladı. Aşağıya indiğinde gözlerinde hiç görmediğim bir parlaklık vardı. Sonra bende merak ettim." Dedi hevesle. Gözlerindeki ışıltıyı görmemek imkansızdı. Elliot Jessica'yı kalın kıyafetlerin içinde, dizlerine kadar gelen karda nefes nefese kalmış bir halde dağın tepesinde hayal etti. "Birlikte ilk önce doğa yürüyüşünden başladık. Ama dağ tırmanışı gibi heyecanı olmadığı için çabuk bıraktık ve Ferrata yapmayı denedik. Aslında birçok türü var ama bir yerden sonra ben onun aksine yoruluyordum. Hiç durmadı, zoru denediğimizde daha zorunu istedi. Tırmandığımız her dağ onun için bir tür düşmandı. Ve o hepsini yenmek istiyordu." Sevdiği birinden bahsediyor olduğunda gözleri daha farklı bakıyordu "Elbruz, Matterhorn, Annapurna Dağı, Alp Dağları..ta ki yenemeyeceği bir dağ çıkana kadar. Cesedini aylar sonra bulabildik. Çığ altında kalmıştı. Metrelerce karın altında, çıkarılmasına imkan olmayacağı kadar derine gömüldü. Onu ancak karlar eridiğinde bulduk." Dedi hüzünle. Gözlerindeki ışık durgunlaşmıştı. Şimdi yanlızca acıyla kısılmıştı. "Üzgünüm." Dedi Elliot. Bunu beklemiyordu. Jessica'nın yüzündeki acı ifadeyi silmek istese de yapabileceği çok fazla bir şey yoktu. Kendini çaresiz hissetti. "Hep biliyordum. Bir gün ölecekti, çünkü yenemeyeceği bir dağ olacaktı elbet. Onun sonuna kadar gideceğini de biliyordum. Bana, eğer ölecekse uğrunda olması istediği şeyin bu olduğunu söyledi. Onu kaybettiğimizde ailemden nefret ettim. Eğer bizi o oyun parkına hiç götürmemiş olsalardı abim dağcılık sevgisini belki de hiç bilmeyecek ve şu anda yanımızda olacaktı. Sonra farkına vardım ki, o mutluydu. O şekilde ölmekten bile." Hatıraların arasında kaybolmuş gözleri Elliot'a baktı. "Aylarca karın altında bozulmamış bedeninde yüzü yine gülümsüyordu." "Ben üzgünüm gerçekten." Dedi Elliot diyecek bir şey bulamamanın çaresizliğiyle. "Herkesin hayatında böyle bir nokta var mıdır acaba ?" Dedi Jessica düşünceli gözlerle. "Demek istediğim, dibe vurduğunu sanarsın. Sanki artık bundan ötesi yokmuş gibi gelir. Benim için o gün öyleydi. Kendi kendime işte çukurun dibindeyim demiştim. Böyle bir şeymiş demek, en dipte olmak. Ve aptalca şeyler yapmaya kalkışırsın." Diye itiraf etti. Bu sefer gözleri dalan Elliot'tu. "Açıkçası intihar etmeyi düşünmeyen bir varlığın olduğu sanmıyorum dünyada." Dedi. Jessica'nın aptalca şeyler derken neyi kast ettiğini çok iyi anlamıştı. "Yani..sende istedin mi..ölmeyi." dedi Jessica şaşkınlıkla. Bunu beklemediği açıktı. Elliot daha yeni tanıdığı bir kıza geçmişini açıp açmamak arasına kalmıştı. Bunlar derinlerden gelen geçmişin bıraktığı yaralardı. Elliot ile babasının arası hiçbir zaman iyi olmamıştı. Elliot henüz liseye giderken, ergenliği bahane etmek istemese de öyleydi ve duygularını zirvede yaşıyordu, kendisi de aptalca şeyler yapmıştı. O zamanlarda hissettiği suçluluk duygusu öyle yoğundu ki katlanmak imkansız hale gelmişti. Sonuçta kendisinin doğması annesinin hayatını bir anlamda sonlandırmıştı. Elliot yüzünden annesi babasına mecbur kalmıştı. Eğer hiç doğmamış olsaydı diye kendini düşünmeden edemiyordu. Eğer doğmamış olsaydı annesinin yaşayacağı o güzel hayatı düşünüp duruyor, en sonunda ise çıldırma noktasına geliyordu. "Tabiki istedim Jessica, sonuçta İngiltere prensi olarak doğmadım, benimde yaşadığım hayat kolay değildi ve en kötü kısmı travma yaralarının çocuklukta olmalıydı sanırım. Bu yüzden elbette bende istedim." Diye itiraf etti. Sanırım bu gece derin kuyular, pişmanlıklar bir bir su yüzeyine çıkacaktı. "Peki naptın ? Denedin mi ?" Dedi Jessica endişeyle. "Denedim." "Nasıl ? İlaç mı içtin ?" Jessica kendisi gibi birini bulduğu için heyecanlı görünüyordu. Onu anlayacak birisi. "Hayır, ilaç alacak param bile yoktu. Evet zor şartlarda büyüdüm, öleceğim kadar ilacımız bile yoktu evde." Küçük bir kıkırtı kaçtı dudaklarından."Komşumuz Frank çiftçiydi, hayvanlarını bağladığı kalın ipi vardı." Dedi basitçe. O zamanlar oldukça fakirlerdi. Elliot annesinin ne denli zorlandığını hatırlıyordu. Kıt kanaat geçinirken annesi hem işe gidiyor hemde evle uğraşıyordu. O zamanlar Elliot'un çıkardığı sorunlar da başka bir derdiydi. Geçmişinde bir diğer pişmanlıklardandı davranışları. O yaşlarda annesine güç kuvvet olması gerekiyordu. Çıldırmış deli dana gibi ortalıkta bir oraya bir buraya saldırması değil. Yine de Elliot biliyordu ki mutlaka böyle bir süreç geçirmesi gerekecekti. Sinirini ve öfkesini atması gereken bir dönem mutlaka olacaktı. Yanlızca o zor zamanlara denk geldiği için yaşadığı tek pişmanlığı buydu. "Kendini mi asacaktın ?!" Dedi şaşkınlıkla."Canının yanacağını düşünmedin mi ?" Jessica'nın gözlerinde endişe komikti. Elliot o zamanlar çok derin bir depresyondaydı. Okulda da zorbalık gördüğü için artık kendini bu dünyada bir fazlalıkmış gibi hissetmekten kendini alıkoyamıyordu. Kimsenin ona ihtiyacı yoktu, yanlızca insanların başına dertten başka bir şey değildi. "Canımın yanacağını biliyordum, sonuçta boynum kırılacaktı." Derince bir nefes alıp verdi."Bende karşılaştırma yaptım ve o anda hissettiğim acı yüzünden boğulduğumu düşündüm. Benim çoktan nefesim kesilmişti bu yüzden daha kötüsü olamaz diye yapmak kolay oldu." Şimdiki aklıyla düşündüğüne ne kadar tehlikeli ve zor zamanlardan geçtiğini daha açık bir şekilde görebiliyordu. Karşısındaki kız ürpermiş gibi ellerini boynuna doladı." Ben cesaret edemezdim, boynundan asılmak çok kötü." Dedi başını iki yana sallayarak. Çünkü ölmek istemiyorsun Jessica. Eğer gerçekten ölmek isteseydin o anda hayvanların bağlandığı ipi bulduğun için bile mutluluktan ağlayabilirdin. "Sonra ne oldu ? Nasıl ölmedin ?" "Frank ipi akşam beşe kadar almama izin verdi. İpi aldıktan sonra çatı arasına çıktım. Bir sandalye çekerek ipi tavana bağladım ve kafamın geçebileceği büyüklükte ayarladım. Sonra da odamdan aldığım kalem ve kağıtla not yazdım." Gözleri bir noktaya dalmışken sesinin tınısı farkında olmadan gittikçe alçalıyordu. "İlk başta fazla küçük yapmıştım bu yüzden yarım saat kafamı geçirmekle uğraştım sonra yapmayı başardım tabi." Jessica burukça gülümsedi. "Neyse işte, ipi boynuma geçirdim ve ayaklarımın altındaki sandalyeden atladım. Acı bir anda geliyor ve boğulmaya başlıyorsun. Çırpındım, çırpındıkça dibe vurdum. Sandalyeyi devirmiştim, gözüm kararmaya başlarken bir anda yere indim. Birisi ipi kesmişti." "Kim ? Kimdi ?" Dedi heyecanla. "Babam. Öksürük krizlerinden kurtulduğumda bir baktım başımda dikiliyordu. Ayağa kalktığımda bana bir tokat attı, onun şaşkınlığıyla kendimi tekrar yerde buldum." Dedi. Babasının yarı içkili bir halde kendisini nasıl kurtardığı da ayrı bir gizemdi. Elinde tuttuğu bıçağı Elliot'a değil de ipe geçirmiş olması o gün için Elliot'un ikinci büyük şansıydı. "Seni dövdü mü ?" Dedi korkuyla. Gülerek başını salladı Elliot. "Hayatımda öyle bir dayak yemedim." Küçük bir kahkaha attı. Eskiden bu onu çok yaralamıştı, şimdi gülüyor olmak garipti. "Sonra da bir daha intihar etmeye cesaret edemedim babam döver korkusuyla. Öldükten sonra bile beni orada dövecek diye çok korkmuştum." Dediğinde Jessica'da Elliot'la birlikte güldü. Acı hikâyeler bir gün geliyor nasıl da gülüp geçtiğin şeylere dönüyordu öyle. Hayat gerçekten garipti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD