Sude Bakır
Bayburt’un o kendine has, sert ama güven veren havasını soluyarak uyandığım ilk iş günümde, içimde tarif edemediğim bir heyecan vardı. Henüz 25 yaşındayım ve tıp fakültesinden mezun olduktan sonra hayalini kurduğum o beyaz önlüğü, doğup büyüdüğüm topraklarda giymenin gururu bambaşkaydı. Ailem Bayburt merkezde oturduğu için tercihlerimde burayı en başa yazmıştım; hem onlara yakın olacak hem de kendi insanıma şifa dağıtacaktım.
Görev yapacağım kasaba sağlık ocağının kapısından içeri adım attığımda, buranın sadece sivil halka hizmet veren küçük bir birim olmadığını anladım. Tam karşımızda heybetiyle duran askeriye ile adeta iç içeydik. Ben sadece kasaba halkının doktoru değil, aynı zamanda vatan nöbetindeki askerlerimize de tıbbi destek verecek bir hekim olacaktım. Bu sorumluluk, omuzlarımdaki yükü biraz daha artırsa da içimi tarifsiz bir şevkle doldurdu.
İlk günümde beni karşılayan isimler, buradaki profesyonel hayatımın ne kadar sıcak başlayacağının habercisi gibiydi. Yarbay Kazım Baralı Bey’in babacan tavrı ve Yüzbaşı Emre Sayar’ın o ciddi duruşuyla beni karşılamaları, beklediğim o soğuk resmiyeti bir anda dağıtıverdi. İkisinin de bana karşı olan içten ve nazik tutumu, "İyi ki buradayım," dedirtti bana.
Ancak bir an vardı ki, sanırım hayatım boyunca unutamayacağım. Yüzbaşı Emre Sayar ile göz göze geldiğimiz o ilk saniye... Onun o keskin ama bir o kadar da anlamlı bakışlarını üzerimde hissettiğimde, kalbimin atış hızı tıp kitaplarında yazan normal değerlerin çok üzerine çıktı. İçimde bir yerlerde bir şeylerin kıpırdadığını, o an o odadaki havanın bir anda değiştiğini hissettim. Emre’nin o mesafeli ama güven veren duruşu karşısında kendimi bir anlığına rüyada gibi buldum. Sanırım Bayburt’un bu küçük kasaba sağlık ocağı, benim için sadece bir iş yeri değil, aynı zamanda kalbimin de yeni adresi olacaktı.
Beyaz önlüğümün ütüsünü düzeltip masamın başındaki ilk saatlerimi doldururken, kapının hafifçe tıklatılmasıyla başımı kaldırdım. Gelen, sabahki o tuhaf heyecanımın başrolü, Yüzbaşı Emre Sayar’dı. Elinde iki dumanı tüten kahveyle kapı eşiğinde belirdiğinde, Bayburt’un o meşhur soğuğu sanki bir anlığına kırıldı ve odanın içi sıcacık bir güven duygusuyla doldu.
"Hayırlı olsun kahvesi," diyerek masama yaklaştığında, sesindeki o tok ama nazik tını yine kalbimi yerinden oynattı. Kahveyi önüme bırakırken gösterdiği o içten nezaket, bir askerin disipliniyle bir beyefendinin zarafetinin birleşimi gibiydi. Karşılıklı kahvelerimizi yudumlarken, sadece bir nezaket ziyareti yapmadığını, aynı zamanda omuz omuza çalışacağımız bu bölgeyi bana tanıtmak istediğini anladım.
Emre, pencereden dışarıdaki karakolu işaret ederek kısa ama öz bilgiler vermeye başladı. Karakolun sadece bir askeri birlik değil, kasabanın kalbi olduğunu; buradaki askerlerin birçoğunun gencecik vatan evlatları olduğunu ve sağlık ocağının onlara hem fiziksel hem de psikolojik bir sığınak olduğunu anlattı. "Biz burada bir aileyiz Doktor Hanım," derken gözlerindeki o ciddiyet, işine olan sevdasını ele veriyordu. Karakolun işleyişinden, acil durumlarda nasıl bir koordinasyon içinde olmamız gerektiğinden bahsederken, bir yandan da bana buradaki düzene alışmam için her zaman destek olacağını hissettirdi.
Onu dinlerken hem mesleki bir hayranlık hem de içten içe derin bir etkilenme yaşıyordum. Emre anlattıkça, karşımda sadece yakışıklı bir Yüzbaşı değil, sorumluluklarının bilincinde, korumacı ve merhametli bir adam görüyordum. Kahve bahanesiyle yanıma gelip bana bu güveni aşılaması, ilk iş günümün en kıymetli anıydı. O odadan çıktığında, kahvenin kokusu hala masamda, onun sesi ise zihnimde yankılanıyordu. Artık emindim; bu karakol ve bu adam, benim Bayburt’taki hikayemin en güçlü yanları olacaktı.
..
Mesaimin bitmesine az bir vakit kala, dışarıdan gelen ani araç sesi ve ardından duyduğum hızlı ayak sesleriyle yerimden fırladım. Kapı hızla açıldığında karşımda nefes nefese kalmış iki asker ve hemen arkalarında, yüzünde o her zamanki ciddi ama bu kez endişeli ifadesiyle Emre Yüzbaşı’yı gördüm. Eğitim sırasında ayağı ciddi şekilde burkulan, hatta çatlak şüphesi olan genç bir erin koluna girmişlerdi.
O an, sabahki o "hoş olma" hissim yerini tamamen mesleki bir soğuk kanlılığa bıraktı. "Hemen sedyeye alın!" dediğimde, Emre’nin benimle olan göz teması hiç kopmadı. Askeri sedyeye yatırırken Emre, sanki kırk yıllık sağlık personeliymiş gibi bir işaretle diğer askerleri dışarı yönlendirdi ve yanımda kaldı. Ben ilk müdahaleyi yaparken, o sadece izlemekle kalmadı; pansuman malzemelerini uzatmamdan, askerin dikkatini dağıtmak için onunla sakin bir tonda konuşmasına kadar her an yanımdaydı.
"Korkma aslanım, bak doktor hanım işinin ehli, halledecek şimdi," derken sesi o kadar güven vericiydi ki, askerin acıyla kasılan yüzü yavaş yavaş gevşedi. Ben sargı bezini sararken ellerimiz bir anlığına birbirine değdi. O an içimden bir titreme geçse de odaklanmam gerektiğini biliyordum. Emre, benim bir sonraki hamlemi sanki önceden seziyor gibiydi. Bir yandan askerin moralini yüksek tutuyor, diğer yandan benim "Şu malzemeyi tutar mısınız?" dememe gerek kalmadan her şeyi hazır ediyordu.
Müdahale bittiğinde askerimizi revire dinlenmeye aldık. Derin bir nefes alıp alnımdaki teri silerken Emre yanıma yaklaştı. "Elinize sağlık Doktor Hanım, tam bir profesyonelsiniz," dediğinde yüzünde o hafif, içten gülümsemesi belirdi. O an anladım ki biz sadece karşı karşıya duran iki bina değiliz; biz zor anlarda birbirinin dilinden anlayan, sırt sırta veren iki yol arkadaşıyız. Onun bu yardımsever ve korumacı tavrı, kalbimdeki o küçük kıvılcımı iyice harlarken, aramızdaki o görünmez bağın bu yardımlaşma ile ne kadar güçlendiğini hissettim.
..
Eve gelip, yatağıma uzanıp tavanı seyrediyordum. Vücudum günün yorgunluğuyla ağırlaşmıştı ama zihnim, adeta bir film şeridi gibi sürekli aynı kareyi başa sarıyordu: Yüzbaşı Emre Sayar. Işığı kapatıp yorganı üzerime çektiğimde, karanlığın içinde beliren tek görüntü onun o ciddi duruşu ve güven veren bakışlarıydı.
Gözlerimi kapattığım an, gün boyu yaşadığımız o küçük ama derin anlar birer birer canlanıyordu. Sağlık ocağında askerin koluna girip içeri girişi, yanımda dururken hissettiğim o erkeksi ama şefkatli kokusu, ellerimiz pansuman sırasında birbirine değdiğinde kalbimin o kontrolsüz atışı... Kendi kendime gülümsediğimi fark ettim. Acaba o da şu an karakoldaki odasında beni düşünüyor muydu? Benim onun yanında hissettiğim o tuhaf heyecanı, o da hissetmiş miydi?
Hayallerim beni yavaş yavaş Bayburt’un karlı sokaklarına götürdü. Emre ile yan yana, karın altında yürüdüğümüzü hayal ettim. Üzerinde o heybetli üniforması, benim üzerimde ise beyaz önlüğüm yerine şık bir kaban... Belki bir akşamüstü, görevden dönmüş, yorgun ama benim yanımda olduğu için huzurlu. Bana o içten gülümsemesiyle bakıp, "İyi ki buradasın Sude," dediğini duyar gibi oldum. Onun korumacı tavrının altında yatan o naif kalbi keşfettiğimi, birlikte uzun uzun memleketten, hayallerimizden konuştuğumuzu düşledim.
Uykunun kollarına teslim olmadan hemen önce, zihnimde bir sahne daha canlandı: Kasabanın o küçük meydanında, herkesin bize gıptayla baktığı, el ele yürüdüğümüz bir an. Emre’nin o sert asker duruşunun sadece benim yanımda yumuşadığını, sadece benimle böyle samimi güldüğünü bilmek fikri içimi ısıttı. Bayburt’a ailemin yanına, mesleğimi yapmaya gelmiştim ama kader bana çok daha fazlasını fısıldıyordu sanki. Emre, benim bu soğuk şehirdeki en sıcak hayalim olmuştu bile. Bu tatlı düşüncelerle, yüzümde engel olamadığım bir tebessümle uykuya daldım.