Beyazın, o masumiyetin mutlak simgesi olan rengin, kızıla bu kadar hızlı bulanabileceğini hiç düşünmemiştim.
Birkaç dakika öncesine kadar her şey kusursuzdu. Ceyda, o kısacık ömründe giyebileceği en güzel elbiseyi, gelinliğini denemek için aynanın karşısında kendi etrafında dönüyor, gülüşü dar mağazanın duvarlarında yankılanıyordu. Kocam Oğuz, kollarını göğsünde bağlamış, yakın arkadaşının mutluluğunu yüzündeki o samimi tebessümle izliyordu. Devran ise… Devran cebinden çıkardığı sigara paketini sallayarak “Ben kapıdayım, şu zehri içip geliyorum,” deyip dışarı çıkmıştı.
Dördümüz, bitmek bilmeyen kan davalarının, aşiret kavgalarının, Şefika Bothanlı’nın bitmez tükenmez nefretinin ortasında kendimize küçük, dokunulmaz bir ada yaratmıştık. Seydoğlu, Şirvani ve Bothanlı aşiret soyadlarının üzerimizdeki ağır gölgelerine inat arkadaştık.
“Lavaboya gidip geliyorum,” dedim ben de tebessüm ederek.
Sadece ihtiyacımı görmek için lavaboya gitmiştim. Sadece bir dakikalığına.
Sonra o ses duyuldu.
Sağır edici, ardı ardına patlayan iki el silah sesi.
Mağazanın o loş koridorunda adımlarım önce duraksadı, beynim duyduğu sesi reddetmek istercesine uyuştu. Sonra kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atmaya başladı ve kendimi dışarı, aynaların olduğu o büyük salona attım.
“Oğuz!” diye bağırdım. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı gelecek kadar tiz ve korku doluydu.
Ayaklarım beni o manzaraya doğru sürüklerken, zaman etrafımda yavaşladı. Gelinliklerin asılı olduğu askıların arasında, yerde iki beden yatıyordu.
Ceyda… O bembeyaz gelinliğin göğüs kısmı, sanki birisi üzerine kırmızı bir boya fıçısı devirmiş gibi kanla kaplanmıştı. Gözleri şaşkınlıkla açık kalmış, dudakları aralanmıştı.
Onun hemen birkaç adım ötesinde, boylu boyunca yatan kişi kocam Oğuz’du.
Nefesim kesildi. Dizlerimin bağı çözüldü ve sert zemine nasıl çakıldığımı hissetmedim. Emekleyerek ona doğru ilerledim. “Oğuz…” diye inledim, ellerim titreyerek onun yüzüne uzandı. Şakağından sızan kan, mağazanın mermer zemininde küçük bir göl oluşturuyordu.
“Hayır, hayır, hayır…” Gözyaşlarım görüşümü bulandırırken, bakışlarım Oğuz’un sağ eline kaydı. Silah onun elindeydi. Parmakları kabzayı sıkıca kavramıştı. Beynim bu görüntüyü algılamayı reddediyordu. Benim kocam karıncayı bile incitemezdi. Biz arkadaştık. Ceyda bizim canımızdı.
O an Oğuz’un göğsünün üzerine bırakılmış, kanın ucunu hafifçe ıslattığı katlanmış kağıdı gördüm. Titreyen, kana bulanmış parmaklarımla o kağıdı çekip aldım. Kelimeler eğri büğrüydü ama açıktı.
Okudukça kanımın donduğunu, kalbimin bir anlığına atmayı bıraktığını hissettim.
“Ceyda’ya deliler gibi aşığım. O gelinlik bakarken daha fazla dayanamadım. Devran ile evlenmesini sindiremedim. Bu yüzden ikimizin hayatına son vermeye karar verdim. Zühre senden özür dilerim, bunu bilmene rağmen susmak senin için zordu. Allah’a emanet ol, Oğuz Şirvani.”
Kağıt parmaklarımın arasından kayıp düştü.
Bu bir yalandı. Bu korkunç, hastalıklı, iğrenç bir yalandı! Oğuz bana aşıktı, Ceyda’ya sadece bir kız kardeş gözüyle bakardı. Bu notu o yazmamıştı. Biri bizi, dördümüzü birden cehennemin dibine çekmek için bu kabusu tasarlamıştı. Kocamı ve arkadaşımı öldürmüş, sonra da silahı kocamın eline tutuşturmuştu. Hem de beni bu iğrenç ihanetin suç ortağı ilan ederek!
Buna asla inanamazdım. Asla!
“Oğuz uyan!” diye feryat ettim, kocamın cansız bedenine sarılarak. “Uyan yalvarırım, uyan da onlara bunun yalan olduğunu söyle!”
Mağazanın kapısı şiddetle açıldı. Üzerine sinmiş tütün kokusuyla içeri giren adım sesleri, gördüğü manzara karşısında bıçak gibi kesildi.
Devran…
Başımı kaldırıp kapıda donup kalan Devran Bothanlı’ya baktım. Gözleri önce bana, sonra ellerimdeki kana, ardından yerde boylu boyunca yatan Ceyda’ya ve en son elinde silahla yatan Oğuz’a kaydı.
“Ceyda…” dedi boğuk, kendi içinden sökülüp gelen bir hırıltıyla.
Dizlerinin üzerine çöküşü, dağların yıkılışı gibiydi. Sevdiği kadının kanlar içindeki bedenine uzanırken çıkardığı o hayvani çığlık, ömrümün sonuna kadar kulaklarımdan silinmeyecekti. Bir süre sadece Ceyda’nın yüzünü avuçları arasına aldı, ona seslendi, uyanması için yalvardı. Sonra bakışları ağır ağır kalktı ve Oğuz’a sabitlendi. Gözlerindeki o dipsiz kederin yerini saniyeler içinde zifiri bir nefret aldı.
Ceyda’nın yanından kalkıp hışımla üzerimize doğru yürüdü. Yerde duran kağıdı gördü. Onu hırsla aldı, gözleri satırların üzerinde hızla gezinirken çenesi seğiriyor, boynundaki damarlar çatlayacakmış gibi şişiyordu.
“Devran…” diye hıçkırdım, kocamın üzerine kapanarak. “Oğuz yapmadı… Yemin ederim o yapmadı! Birisi…”
“Kes sesini!”
Gürlemesi mağazanın camlarını titretecek kadar şiddetliydi. Üzerime atılıp bileğimi öyle bir sıktı ki kemiklerimin kırıldığını sandım. Beni kocamın cansız bedeninin üzerinden söküp havaya kaldırdı. Gözleri ateş saçıyordu. En yakın arkadaşı olduğum adam gitmiş, yerine intikamdan gözü dönmüş bir Azrail gelmişti.
“Biliyordun...” dedi dişlerinin arasından, yüzüme tükürürcesine. Notu gözüme sokarcasına salladı. “Benim kardeşim dediğim pezevenk benim kadınıma göz koymuş... Ve sen, karısı olacak kadın, bunu biliyordun ve sustun öyle mi?!”
“Yalan!” diye çığlık attım, bileğimi kurtarmaya çalışarak. “Oğuz’un yazısı bile değil o! Görmüyor musun? Bizi mahvetmek için yaptılar! Biri onları öldürdü Devran!”
Beni büyük bir şiddetle yere fırlattı. Gelinliklerin asılı olduğu rafa çarpıp yere yığılırken etrafıma düşen beyaz elbiseler üzerime örtüldü.
“Onu ben öldürecektim...” diye fısıldadı Devran kocamın cesedine bakarak. “Bunu bana, kendi elleriyle gebermeden önce ben ben yapmalıydım.”
O an anladım. Kelimelerin hiçbir hükmü kalmamıştı. Ne kendi doyum olan Seydoğlu soyadı, ne kocamdan gelen Şirvani soyadım beni bu adamın öfkesinden koruyamazdı. Gerçek kör, sağır ve dilsizdi artık. Kocamın soğuyan bedeni, elindeki silah ve o lanet not, dördümüzün arasındaki o saf dostluğu bir anda kan davasına dönüştürmüştü.