İçeri adım attığım anda kalbimin sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Öylesine derin, öylesine içten atıyordu ki sanki göğüs kafesimi kırıp dışarı fırlayacaktı. Omuzlarımda görünmeyen bir yük vardı; ağır, bastırıcı, dizlerimi çöktürmeye hazır. Bir yanım o ağırlığa teslim olup kendimi soğuk zemine bırakmak, günlerce karanlık bir odada yataktan çıkmadan kalmak istiyordu. Diğer yanım ise çoktan savaş boyalarını sürmüş, gözlerine kararlılık çekmişti.
Ya bu acının içine gömülecektim…
Ya da o fuşkı yiyenin hesabını soracaktım.
Arkamdan gelen yavaş, temkinli adımları duyduğumda bunun Fadime olduğunu sandım. Onun yaklaşırkenki o ürkek ritmini tanıyordum. Arkadaşının kalbi kor ateşlerde cayır cayır yanarken bir de bacağına dökülen çayın acısıyla kıvranmasına dayanamazdı. Benim için üzülmüştü; bunu bilmek bile içimde ayrı bir sızıydı.
Gözlerim dolmuştu ama öfkem gözyaşını bastırıyordu. İşaret parmağımı havaya kaldırdım.
"Ben o fuşki yiyenin hesabı—"
Sözüm yarım kaldı. Arkama döndüğümde karşımdaki manzara beklediğim gibi değildi.
Fadime değil, Ali duruyordu karşımda.
Bir an dünya sustu. Gözlerim dolu dolu, boğazım düğümlü hâlde onun karşısında dimdik durmaya çalıştım. İçimde söyleyemediğim cümleler birbirine çarpıyor, dilimin ucuna kadar gelip geri çekiliyordu.
Ali yavaşça bana doğru bir adım attı.
"Dur," dedim, elimin içini ona doğru kaldırarak.
Sesim titriyordu ama titrekliğin altında inatçı bir güç vardı. Dağılmayacaktım. Onun karşısında asla.
Tam o sırada Fadime kapıdan içeri girdi. Ali’yi hafifçe omzuyla itip yanıma geçti.
"Gel kız, otur şuraya da şu kremi sürelim, iz kalmasın," dedi.
Gözlerimi Ali’den ayırmadan cevap verdim.
"Kalsın… boş ver."
Fadime bu kez Ali’ye döndü.
"Çıksana Ali, kızın bacağına krem süreceğiz."
Ali sanki o ana kadar neyin içinde olduğunu yeni fark etmiş gibi başını iki kez salladı.
"Tamam," dedi kısa bir nefesle ve çıktı.
Kapı kapandığında içimdeki öfke yeniden kabardı.
"Bu fuşkinin ne işi var benim peşumde?" dedim dişlerimi sıkarak.
Fadime omuz silkti.
"Aman ne bileyim ben, krem almaya gitmiştim," dedi.
Krem bacağıma ilk değdiğinde soğukluğu tenimden içime doğru yürüdü. Sanki yalnızca derimi değil, kalbimin etrafındaki kabuğu da çatlatmıştı. O an gözümden bir yaş süzüldü. Sessizce, ağır ağır yanağımdan aşağı indi.
Fadime bana baktı. Sözleri acıma ile sevme arasında bir yerde asılı kaldı.
"Ağlama da…" dedi yumuşak bir sesle.
Hemen gözümdeki yaşı sildim. Zayıf görünmek istemiyordum. Ayağa kalktım, pijamamı değiştirdim. Her hareketim keskin, kararlı görünmeye çalışsa da içimdeki sarsıntı dinmemişti.
"Ne ağlayacağum kizum?" dedim aynadaki yansımama bakarak. "O fuşki ne yaparsa yapsın, bundan sonra bağane."
Odamın kapısını kapatıp içeri girdim. Yatağım camın hemen yanındaydı. Oturduğumda evin önünü, biraz ileride ise uçsuz bucaksız yemyeşil ağaçları görebiliyordum. Rüzgâr dalların arasından geçerken yapraklar fısıldaşıyor, sanki benim içimde kopan fırtınayı duymuyorlarmış gibi sakin kalıyorlardı.
Manzara huzur vericiydi. Ama huzur içime uğramıyordu.
Biraz sakinleşmiş gibiydim. Nefesim düzene girmişti. Fakat sanki hayat damarlarımdan biri kopmuştu da kan kaybını henüz fark etmemiştim. Neden bu kadar sarsıldığımı tam olarak bilmiyordum. Bu kadar incinecek ne vardı? Hangi bağ bu kadar derindi?
Beynimdeki sesler susmuyordu. Uğultu gibi yükseliyor, duvarlara çarpıp geri dönüyordu.
Bir ses, "Boş ver," diyordu.
Diğeri, "Hesabını sor," diye fısıldıyordu. Cam kenarında, içimde kopan fırtınayla baş başa kalmıştım ki kapı usulca aralandı. Fadime daha fazla dayanamamış olmalıydı. İçeri girdiğinde yüzünde hem merak hem de beni toparlama isteği vardı.
“Kızım, hadi kahvaltı edeceğiz daha,” dedi ve yanıma oturdu.
Gözlerimi camdan ayırmadan cevap verdim.
“Fadime, hiç canum çekmey şimdi. Sonra yaparum ben.”
Sesim yorgundu. Dışarıdaki yemyeşil ağaçlara bakıyordum ama aslında hiçbirini görmüyordum. İçimdeki boşluk manzarayı da yutmuştu.
Fadime bir süre sustu. Sonra sanki lafı dolandırmadan söylemeye karar vermiş gibi derin bir nefes aldı.
“Biliyor musun, haftaya düğünleri varmış… Kınayı da burada, yaylada yapacaklarmış.”
Göğsümün ortasında ince bir sızı gezindi. Derin bir iç çektim. O an, yıllardır içimde büyüttüğüm hayaller bir bir gözümün önünden geçti. Bu yaşıma kadar onu nasıl heyecanla beklediğim günler… Bir köşede sakladığım o küçük kâğıt parçasını avucumda defalarca açıp kapatışım…
Ben onun için heyecanlanırken, o başkası için heyecanlanıyormuş demek ki.
Aslında onun suçu yoktu. Tüm suç bendeydi. Küçücük bir kâğıda güvenip bu kadar yıl beklenir miydi? Elbette kendi hayatına bakacaktı. Okumuş, mesleğini eline almış, şimdi de sevdiğiyle evleniyordu.
Ben ise hâlâ üniversite tercihlerinin açıklanacağı günü bekliyordum. Onun istediği gibi bir mimar olmak için.
Peki ya ben?
Ben ne isterdim?
Ne olmak isterdim? Bana ne yakışırdı?
Belki düz bir memurluk bile yeterdi aslında. Bir anam, bir ben… Hayatımızda başka kimse yok. Ama ben yirmi yaşıma gelmişim, hâlâ üniversite okuma peşindeyim. Kendi hayalim için değil, onun bir zamanlar kurduğu cümleler için.
“Ah Ali…” diye fısıldadım içimden. “Neler ettin öyle fark etmeden hayatıma…”
Derin bir nefes aldım. Gülümsemeye çalışarak Fadime’ye baktım.
“Kafamı salladım. Etsun bakalım… Oynaruk biz de,” dedim, gözlerimde biriken yaşı geri itmeye çalışarak.
Fadime içimdeki yangını görüyordu ama anlamamış gibi yaptı. Koluma hafifçe vurdu.
“Tabi kız! En güzel elbiselerimizi giyip gezzeruk ortada!” dedi coşkuyla.
Bir an sustu, sonra ağzını kapattı.
“Ne oldi?” dedim şaşkınlıkla.
“Kızım ben edebiyat okuyorum, edebiyat! Konuşmama dikkat etmem gerekiyor,” dedi omuzlarını geriye atarak, saçlarını iki yana savurdu.
İlk kez içten bir gülümseme yayıldı yüzüme.
“Bir fuşki da sensun bileysun, demi?” dedim ona sarılarak.
O da kahkaha atarak sarıldı.
“Evet, biliyorum,” dedi.
Bir süre sonra Fadime evine gitti. Odanın sessizliği yeniden üzerime çöktü. Derin bir nefes alıp aşağı indim. Annemi evin önündeki tahta bankta buldum. Horozu köşeye bırakmış, dalgın dalgın etrafa bakıyordu. Gözleri düşünceliydi; yüzünde yılların çizdiği ince bir yorgunluk vardı.
Beni görünce elindeki işi bıraktı. Gözleri gözlerimde bir süre oyalandı. Sanki içimi okumaya çalışıyordu. İyi olduğumu anlamaya çabalıyordu.
Sonra o her zamanki beğenmez tavrıyla konuştu.
“Kız bağa bak, odana bi kaçtun bütün işleri bağa bıraktun.”
Gülümsedim. Yanına oturdum.
“Tamam kiz, bir dahakine sözüm olsun. Ne demek?” dedim hafifçe gülerek.
Ama gözleri doluydu. Çaktırmamaya çalışsa da ben anlıyordum. Elimi tuttu, yanına iyice çekti.
“İyisun demi güzel kizum?” dedi saçlarımı okşayarak.
Boğazım düğümlendi. İkimiz de ağlamamak için kendimizi zor tutuyorduk. Sanki birimiz bir kelime fazla etse, sel gibi boşalacaktı gözyaşlarımız.
“İyiyum kiz, ne sandun sen benü?” dedim gülmeye çalışarak.
Yanağımı sevdi. Derin bir nefes aldı.
“Bak güzel kizum,” dedi sesi yavaş yavaş ağırlaşarak. “Bir uşak içun döktüğün ha bu yaşlara değmez. Değeydi eğer… benumkiler işe yarardı.”
Gözleri bir anda uzaklara daldı. Geçmişe…
“Baban beni, karnımda sen varken, karşıma bir kızun elini tutmuş çıkarmuşti ben sevdalandum diye. Daha senun yüzüni bile görmedi. Tek başuma bıraktu beni bu hayatta. Bileysun biz kaçarak evlanduğumuz içun babam beni yok saydi. Daha da evume gidemedum. Dul bir kadunin tek başuna bir kiz çocuğu yetiştirmesini bir ben bilirum.”
Sesi titremeye başlamıştı ama güçlü kalmaya çalışıyordu.
“O yüzden yoluna bakacağsun. Kimseye boyun eğip göz yaşlarını akıtmayasun. O Ali’yi de unutaysun. O kâğıdı yırtup ataysun çöpe.”
Bir anda sertleşmişti sesi.
O an gözlerimdeki yaşlar artık tutulamadı. Yanaklarımdan süzüldüler. Annemin kaderiyle benim kaderim sanki aynı ateşte yanıyordu.
“Kızlar annelerinin kaderini yaşarmış,” derler ya…
Belki de buydu o sözün anlamı.
İçimizi yakan aynı ateş.
Aynı terk edilişin, farklı zamanlardaki yankısı.