Sırtıma çarpan sert rüzgarla birlikte kuru, tozlu toprağa kapaklandığımda, arkamdan kapanan kapının sesi gecenin karanlığında adeta bir silah gibi patladı.
Hemen arkasından babamın hırsla hazırlayıp fırlattığı küçük kumaş bavul, sol yanağımdaki keskin sızıya çarparak yere düştü. Fermuarı patlamış bavuldan dışarı sarkan birkaç parça kıyafetim, rüzgarın eşliğinde yerde sürüklendi.
Sol dudağımın kenarından süzülen sıcak kan ağzımın içine yayılırken yutkunmaya çalıştım ama boğazıma oturan koca bir taş buna izin vermedi. Annem içeride, kapının hemen arkasında hıçkırıklarını bastırmaya çalışarak yalvarıyordu ama babamın gür sesi her şeyi bastırıyordu.
Kapının küçük aralığından dışarıyı izleyen Yusuf’un yaşlı gözlerini gördüm en son; çaresizce büzülmüş, ağlamamak için alt dudağını dişliyordu ama elinden hiçbir şey gelmiyordu.
Nalan ise hemen arkalarında duruyordu. Bugüne kadar ne yaşanmışsa yaşasın, beni koruması, en azından sesini çıkarması gereken ablam, kapı tamamen üzerime kapanmadan hemen önceki o son saniyede bana bakıp gülümsedi.
Dudaklarının kenarında beliren hafif, memnun kıvrım, her şeyin planlı olduğunu fısıldar gibiydi. Sanki bütün bu kavga, attığı iftiralar, babamı üzerime kışkırtması tek bir amaca hizmet ediyordu: Beni bu evden tamamen uzaklaştırmak.
Kapı tamamen kilitlendiğinde, ayazının ortasında, elimdeki küçük bez çantam ve yanağımdaki kanla kalakaldım. Bir kez olsun dönüp arkama bakmadım, beni içeri alsınlar diye kapıya yalvarmadım.
Dizlerimin üzerindeki tozu silkeleyip doğruldum. Parmaklarım soğuktan titrerken elimdeki bez çantayı yokladım.
Defterim... Mavi kapaklı günlüğüm çantada değildi. İçinde en saf hislerimin, kimselere fısıldayamadığım, hislerimin saklı olduğu mavi defter odamdaki çekmecede kalmıştı.
Hırsla kapıya yöneldim. Parmak boğumlarım acıyana kadar kapıya vurdum. Dakikalarca, rüzgarın tenimi sızlatan soğuğuna aldırmadan kapıyı yumrukladım ama kimse açmadı.
Sonunda umudumu kesip taş basamağına çöktüm. Dizlerimi göğsüme çekip kollarımı etrafına doladım. Evin pencerelerindeki sarı ışıklar tek tek söndü,ev karanlığa gömüldü.
Herkesin uyuduğundan emin olduğumda, ayağa kalkıp kapıya son bir kez daha vurdum. Bu defa kapı, hiç ses çıkarmadan, yavaşça aralandı. Karşımda annemi görmeyi beklerken, uykulu gözleri ağlamaktan kızarmış Yusuf’la karşılaştım.
"Abla." Yusuf fenerin zayıf ışığı altında başını öne eğip kapının eşiğine sığındı.
"Yusuf, ablacım." Parmak uçlarımdaki sızıyı unutmak istercesine soğuk ellerimi kardeşimin omuzlarına koyup kendime çektim.
"Abla gitmesen olur mu?" Yusuf gözlerinden süzülen yaşları kolunun tersiyle silip yüzüme yalvaran gözlerle baktı.
"Gitmem gerek." Çenemi dik tutup rüzgarın sırtıma vuran kırbaç gibi soğuğuna karşı durdum. "Bu saatten sonra bu eve adımımı atmam ben. Kovulduğum yerde durmam."
"Ama gecenin bir yarısı karşı köye nasıl gideceksin?" Yusuf parmaklarıyla pijamasının altını sıkıp karanlık patikaya doğru ürkekçe baktı.
"Giderim ben." Daha fazla duramayacağımı anlayınca, küçük anahtarı avucunun içine bırakıp parmaklarını sıkıca kapattım. "Yusuf, ablacım, al bu anahtarı. Odamdaki çekmecede mavi kapaklı bir defter var. Ona hiç dokunmadan, kapağını bile açmadan hemen bana getir."
"Tamam abla." Yusuf karanlık koridora doğru süzülüp gözden kayboldu.
Dışarıda beklediğim birkaç dakika boyunca zaman durmuş gibiydi. Kalbimin vuruşlarını kulaklarımda duyuyor, babamın uyanmasından korkarak her ses çıtırtısında ürperiyordum. Sonunda kapı tekrar aralandı ve Yusuf, elinde sıkı sıkı tuttuğu mavi defterle geri döndü. Defteri hızlıca alıp bez çantamın en dibine yerleştirdim. Üzerimdeki korku yerini hafif bir rahatlamaya bıraktı.
Kollarımı açıp kardeşimi göğsüme bastırdığımda, gözümden süzülen tek damla yaşı pürüzlü cildime bulaşmadan elimin tersiyle sildim. Ayrıldığımızda yüzüme zoraki bir gülümseme yerleştirdim.
"Ağlama ölmedim Yusuf. Görüşürüz yine."
"Görüşürüz değil mi?" Yusuf omzuma yaslanıp derin bir iç çekti. "Nalan abla neden böyle yaptı ki? Sanki bilmiyoruz ne bok olduğunu..."
"Yusuf." Parmaklarımla kardeşimin ağzını kapatıp kaşlarımı çattım. "Ağzını bozma. Hadi git uyu."
Yusuf başını yavaşça sallayıp elini pijamasının cebine soktu. Oradan çıkardığı buruşmuş kağıt banknotları titreyen avucuma bıraktı.
"Bu benim topladığım para. Baba hep veriyor, fazla zaten. İdare et abla, sonra yine getiririm."
Boğazımdaki kuru düğüm gitgide büyürken, elimdeki paralara bakakaldım. On üç yaşındaki kardeşimin bu çaresiz koruma çabası, içimdeki surları un ufak etmeye yetmişti.
"Gerek y—" Avucumu kapatmaya çalışırken aceleyle küçük parmakları araya girdi, sol yanağımdaki sızlayan yere dokunmadan hemen altından, şefkatle öptü.
"Elimden sadece bu geliyor abla ama söz, büyüdüğümde annemle seni ondan kurtaracağım." Verdiği söz göğsüme oturdu, göz pınarlarımın gerilmesiyle başımı hızla yana eğip yaşların akmasına engel olmaya çalıştım.
Arkamı dönüp kendimi bu masum gözlerden gizleme çabasına giriştim. "Git ablam, git uyu. İyi olacağım ben."
Omzumun üzerinden fısıldar gibi konuşup karanlık patikaya doğru ilk adımımı attım, arkamda bıraktığım evin kapısının sessizce kapanmasını bekledim. Ahşap sürgünün yerine oturma sesiyle birlikte, avucumdaki buruşuk paraları bez çantamın en dibine, mavi günlüğümün yanına sıkıştırdım.
•••
Soğuktan titreye titreye yolda ilerliyordum. Karşı köy çok uzak sayılmazdı aslında ama zifiri karanlıkta hem önümü görememem hem de korku yüzünden her adımı temkinli atıyordum. Normalde arabayla taş çatlasın on dakikalık yol, bu saatte, bu halimle en az iki üç saatimi alacaktı. Ayak tabanlarımın altındaki çakıl taşları ince tabanlı ayakkabılarımdan sızıp canımı yakıyordu.
Zaten gecenin bu vaktinde dışarıda sadece çobanlar ya da dağdan inen yabani hayvanlar olurdu; tuhaf bir şekilde, insanlardan kaçarken doğanın tekinsiz ıssızlığında kendimi daha rahat hissediyordum. En azından beni rahatsız edecek, canımı sıkacak bir insan evladının karşıma çıkma ihtimali düşüktü.
Arkamdan yükselen motor gürültüsü ve toprağı döven lastik sesleriyle irkilene kadar bu sessizliğe sığınmıştım. İki güçlü far ışığı sırtımı yalayıp önümdeki patikayı bembeyaz bir aydınlığa boğduğunda kalbim göğüs kafesimi delmek ister gibi çarpmaya başladı.
Kendimi hemen yolun kenarındaki çalılıkların arasına, çamura basmayı umursamadan fırlattım. Araç, yanından geçerken toz bulutunu rüzgara katıp biraz ileride durdu. Kırmızı fren lambaları karanlığın ortasında iki kanlı göz gibi parıldadı.
Korku sırtımdan aşağı buz gibi dökülürken bez çantamın sapını parmaklarım kopacakmış gibi sıktım.
Arabanın kapısı açıldı, içerideki sarı ışık saniyeliğine yolu aydınlatıp söndü. Sürücü koltuğundan inen orta yaşlı adam, bagaj kapağının oraya doğru adımlarken gözlerini üzerime dikti. Üzerindeki eski kabanın önünü aceleyle iliklemeye çalışıyordu.
"Bacım, gecenin bu vaktinde nereye böyle? Başın mı belada?" Adımlarını bana doğru yöneltip duraksadı, yüzündeki şaşkınlık ve endişe farların cılız aydınlığında tamamen seçiliyordu.
"Yok. Yok amca, sağ olasın. Nenemin yanına gidiyorum." Bez çantamı göğsüme daha sıkı bastırıp çalılıkların çamurlu gölgesinden bir adım geriye kaçtım. Ayakkabımın kenarından sızan buz gibi su tenimi sızlatırken, kendimi koruma içgüdüsüyle büzüldüm.
"Kimsen yok mu bu saatte yola düştün?" Adam kabanının yakasını yukarı çekerken gözlerini üzerime dikti, yüzündeki endişe derin çizgilerinde iyice belirginleşti.
Güvenebilir miyim? Boğazıma oturan kuru yumruyu dağıtmaya çalışarak çenemi dik tuttum.
"Hasta ninem, yanına gitmem gerek." Dişlerimi birbirine kenetleyip titrememi gizlemeye çalıştım.
Kararsız bakışları üzerimde dolaştı, ardından çalışır vaziyette bekleyen araca doğru döndü. Arka camın hafifçe aralanmasıyla içeriden uzanan elin belirsiz işaretini görünce hızla bana yöneldi.
"Biz bırakalım, karşı köyden geçiyoruz." Eliyle arabanın kapısını işaret etti.
"Olmaz amca, sağ ol ama olmaz." Geriye doğru sendeledim, sırtım çalılığın dikenli dallarına çarptı.
"Kızım, bak kızım diyorum, senin yaşında iki evladım var. Kötülük gelmez bizden sana, gel bırakalım." Sürücü ellerini iki yana açıp iyice duruldu, bakışlarındaki babacan tavırla beni ikna etmeye çalışıyordu.
"Olmaz amca, ısrar etme, giderim ben." Çantanın sapını parmaklarım uyuşana kadar sıktım, rüzgarın sırtıma vuran sertliğiyle sarsıldım.
"Gece vakti tek başına bu yollar tekin değildir kızım, kurt var, çakal var, aklım kalır arkada." Sürücü bana doğru bir adım daha atıp sesini biraz daha yükseltti, adeta bir baba gibi merhametle üzerime titriyordu.
Arkamdaki dikenli çalılara daha fazla yaslanıp büzüldüğüm sırada, aracın arka kapısı yavaşça açıldı. İçeriden sızan loş ışık patikanın çamurlu zeminini aydınlatırken, arabadan inen uzun boylu adamın heybeti karanlığın içinde adeta bir duvar gibi yükseldi.
Siyah paltosu, geniş omuzları ve yavaş, ölçülü hareketleriyle bana doğru yürüdü. Çakıl taşlarını ezen adımları tam karşımda durduğunda, günler önce parkta karşılaştığım adamla yeniden yüz yüze geldim.
Bakışlarındaki sakinlik, gece ayazından daha keskindi. Sakalları, rüzgarda hafifçe dağılan siyah saçları far ışığının vurduğu sert profilinde belirginleşti.
"Geliyor musun, gidelim mi?" Cebinden çıkardığı gümüş çakmağı parmaklarının arasında çevirirken bakışlarını doğrudan yüzüme dikti.
Bağırmayan ama insanı durduğu yere çivileyen sakin sesi, gecenin tüm uğultusunu bir anda bıçak gibi kesti.
"Ben.." kararsızca baktım ikiliye. Bir onlara bir de yola baktım, uzundu yol, çok uzundu ve ben çok üşüyordum. Ama bu yabancılara da güvenebilir miyidim bilmiyordum.
"Hızlı ol küçük. Acelemiz var."
Daha fazla düşünmedim. "Tamam." dedim. Arabaya tekrar bindiler. Bende arka koltuğa, ıslak ayakkabılarımı lüks koltukların deri döşemesine değdirmemeye özen göstererek koltuğun en ucuna iliştim.
Bez çantamı göğsüme bir kalkan gibi sararken parmaklarım kapı kolunda asılı kaldı; araba hareketlendiği an kendimi dışarı atabilmek için kolu bir an bile bırakmadım. Islanan pantolonumun paçalarından sızan soğuk, tenimi ürpertirken nefesimi tuttum.
Bu adamlar kim? Neden yardım ettiler? Kaçmam gerekiyorsa, şu an kaçmalıyım.
Sürücü koltuğundaki amca dikiz aynasından bana bakıp direksiyona asıldı. Motorun homurtusu geceyi yırtarken, Siyah Paltolu, koltuğun diğer ucunda, bakışlarını ön cama dikmiş, kıpırtısız duruyordu. Aradaki sessizlik, keskin bir bıçak gibi ikimizin arasına uzanıyordu.
"Gece vakti gezme." Sürücü, aynadaki yansımasından gözlerini çekmeden yola odaklandı.
Başımı hızla sallayıp bakışlarımı camdan tarafa çevirdim. "Gezmem."
"Belli."
"Acildi." Çantamın askısını düğümleyecek kadar sert sıktım, kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Bu kadar kolay mı inanacaklardı? Neden sormuyorlar?
Siyah Paltolu, başını hafifçe yana çevirip profilini bana doğru kırdı. Siyah saçları alnına düşerken gözlerindeki o donuk, sorgulayıcı ifadeyi ense kökümde hissettim.
"Nereye yetişmeye çalışıyorsun peki?" elini dizinin üzerine koyup parmaklarını ritmik bir şekilde kumaşta gezdirdi.
"Köyün girişindeki eve." Boğazımdaki kuruluk, tükürüğümü yutarken bile acı veriyordu. Parmak uçlarımın karıncalandığını, soğuğun iliklerime kadar işlediğini hissettim. Uydur Nare, bir şeyler uydur işte.
"Hangi köy bu?" Siyah Palto'nun sesi, arabanın içindeki kokusuna karışıp boğazıma oturdu. Bakışlarını bir an bile üzerimden çekmedi.
"Taşlıdere." Avuçlarımın içi sırılsıklam olmuştu, çantanın sapını tırnaklarımla didiklemeye başladım.
"Taşlıdere bu yönde değil, yanlış yoldasın." Siyah Paltolu elini dizinden çekip arabanın içindeki düğmelerden birine bastı. Arka camdaki loş ışık söndü, içerisi tamamen karanlığa gömüldü.
İçimdeki korku, bir anlığına yerini derin bir yorgunluğa bıraktı. Göz kapaklarım ağırlaşmaya başlamıştı.
"Yorgunum, yolu karıştırmış olabilirim." Bakışlarımı karanlık camdan ayırmadım.
"Yorgun olduğun belli." Siyah Palto arkasına yaslandı, bakışlarını tekrar yola çevirdi. "Biraz uyu. Vardığımızda uyandırırım."
"Uyumayacağım." Başımı cama yasladım, yansımamı izlemeye başladım.
"Uyumazsan o titremeyi durduramazsın." Pencereyi hafifçe araladı, içeri dolan dondurucu hava yüzüme çarptı.
Titremem artmıştı. Çenemin soğuktan titremesini yeni yeni fark ettim. Gözlerimi açık tutmak için kendimi zorladım, tırnaklarımı avucuma biraz daha bastırdım.
"Neden?" Sessizliği bölüp soru sormamla birlikte Siyah Palto'nun bedeni gerildi.
"Neden ne?" Siyah Palto çenesini sıkıp yolu süzdü.
"Yardım etmen. Neden yolun ortasında bırakmadın?"
Derin bir nefes alıp pencereyi kapattı. "Bırakmak istemedim, o kadar."
Sessizlik tekrar üzerimize bir örtü gibi serildi. İsmini, neden burada olduğunu, keskin bakışların arkasında ne sakladığını sormadım. Korkudan değil, öğrenmekten çekindiğim için sustum. Bazı cevaplar, sorular kadar tehlikeli olabilirdi.