Devran’ın yüzü düştü.
Çünkü en ağır gerçek buydu.
Ezo acıyla gülümsedi.
“Şimdi dönüp bakıyorum da…” dedi.
“Bizim sevgimiz bile eşit değilmiş.”
Son cümlede özellikle vurguladı.
“Devran Ağa.”
O hitap…
Aralarındaki bütün yakınlığı bir anda söküp aldı sanki.
Sonra arkasını döndü.
Yavaş adımlarla yürüdü.
Merdivenleri çıktı.
Ama bir kez olsun dönüp bakmadı.
Odasına girdi.
Kapıyı sessizce kapattı.
Ve o gece…
Devran gitti.
Ezo bitti.
Salon misafirlerle doluydu.
Kahkahalar yükseliyor, çaylar dağıtılıyor, insanlar konuşuyordu.
Ama Devran hiçbirini duymuyordu.
Kafasını nereye çevirse Ezo’nun gözlerini görüyordu.
O kırılmış bakışı…
O “Devran Ağa” deyişi…
Boğazı düğümlendi.
Kalabalığın tam ortasında oturuyordu.
Ama içindeki yalnızlık, bütün konağı yutacak kadar büyüktü.
Az sonra kapı açıldı.
Elinde kahve tepsisiyle Zeyno içeri girdi.
Sessizlik bir anlığına değişti.
Kadınlar birbirine baktı, hafif tebessümler oldu. Fate Hanım’ın yüzünde memnun bir ifade vardı.
Zeyno güzeldi.
Gençti.
Mahcup bir hâli vardı.
Ama Devran’ın gözleri onu görmüyordu bile.
Çünkü insan sevdiği kadından sonra başka bir yüzü gerçekten göremezdi bazen.
Zeyno’nun bakışında Ezo’nun inadını aradı istemsizce.
Bulamadı.
Sesinde Ezo’nun o iç titreten sıcaklığını aradı.
Yoktu.
Ezo başkaydı.
Ezo’nun gülüşü başka vururdu insana…
Öfkesi bile canlıydı onun.
Devran’ın içinden bir sıkıntı yükseldi.
Boğazı düğümlendi.
Ama töre dediğin şey, insanın boğazındaki düğümü umursamazdı.
Kahveler içildi.
Sözler söylendi.
Dualar edildi.
Ve sonunda…
Söz kesildi.
Düğün günü belirlendi.
O an Devran’ın kalbi sanki göğsünde durdu.
Herkes konuşurken o yalnızca bir şeyi düşündü:
Ezo şimdi ne yapıyordu?
O sırada konakta…
Ezo odasındaydı.
Sessizce dolabın kapağını açtı.
Ve Devran’a ait ne varsa çıkarmaya başladı.
Gömlekleri…
Saati…
Parfümü…
Kravatları…
Hepsini tek tek topladı.
Her dokunduğu eşya, içinde başka bir anıyı uyandırıyordu.
Bir gömleğin yakasında Devran’ın kokusu vardı.
Bir kravatı ilk bayramda kendi bağlamıştı.
Bir saati ona doğum gününde almıştı.
Ellerinin titremesine rağmen durmadı.
Karşı odaya taşıdı hepsini.
Gülsüm Hanım arkasından geldi.
“Yapma Ezo…” dedi çaresizce.
“N’olur kızım…”
Ama Ezo dönüp bakmadı bile.
“Artık bu odada onun işi yok,” dedi.
Sesi sakindi.
Ama insanı titretecek kadar soğuktu.
“Benim yanımda işi yok artık.”
Sonra yeniden dolaba döndü.
Ve gözleri gelinliğe takıldı.
Bembeyazdı.
İşlemeleri hâlâ ilk günkü gibi parlıyordu.
Bir an eli titredi.
Çünkü o gelinliği giydiği günü hatırladı.
Devran’ın ona bakışını…
Duvağını kaldırırken ellerinin heyecandan titremesini…
Odada yalnız kaldıklarında sırtındaki fermuarı yavaşça açışını…
Kalbinin deli gibi atışını…
O gece ne kadar sevildiğini hissetmişti.
Ama şimdi…
O anılar bile canını kesiyordu.
Bir anda gelinliği çekip aldı dolaptan.
Eline kolonya şişesini aldı.
Sonra çakmağı.
Merdivenlerden hızla inmeye başladı.
Gelinlik arkasından sürükleniyordu.
Beyaz etekler taş basamaklarda sürtünüyor, toza bulanıyordu.
Tıpkı Ezo’nun kalbi gibi…
Arka bahçeye geçti.
Gelinliği yere fırlattı.
Tam kolonyayı dökecekti ki…
Bir şey aklına geldi.
Yukarıdaki fotoğraflar.
Bir anda dönüp tekrar koştu.
Duvarlarda asılı olan bütün anıları tek tek topladı.
Düğün fotoğrafları…
İlk tatillerinden kareler…
Birlikte güldükleri kahvaltı sabahları…
Devran’ın onu boynundan öptüğü bir fotoğraf…
Hepsini avuçlarının arasına aldı.
Sonra tekrar avluya indi.
Kolonyayı üzerlerine döktü.
Eli titriyordu.
Ama durmadı.
Çakmağı çaktı.
Bir kıvılcım…
Sonra alev.
Bir anda beyaz gelinlik yanmaya başladı.
Fotoğrafların kenarları karardı.
Gülüşleri küle dönüştü.
Tam o sırada Devran konağın önünde durmuştu.
Arka taraftan yükselen dumanı görünce kalbi sıkıştı.
Arabadan nasıl indiğini bile anlamadı.
Kapıyı açık bırakıp koştu içeri.
“Neler oluyor?” diye bağırdı.
Gülsüm Hanım’ın gözleri doluydu.
“Ağam…” dedi titreyerek.
“Ezo…”
Devran gerisini dinlemedi.
Koştu.
Arka bahçeye ulaştığında gördüğü manzara nefesini kesti.
Yanan gelinlik…
Küle dönmüş fotoğraflar…
Ve ortada duran Ezo.
Elinde hâlâ çakmak vardı.
Ama asıl yangın gözlerindeydi.
Devran’ın dudakları aralandı.
“Ne yaptın sen Ezo…” dedi fısıltıyla.
Ezo çakmağı yere attı.
Yavaşça döndü.
Gözlerinin içine baktı.
Yanaklarından yaşlar süzülüyordu.
Ama dimdik duruyordu hâlâ.
“Allah mesut etsin, Devran.”
O cümle Devran’ın içine saplandı.
“Artık rahat rahat evlenebilirsin.”
Sesi titredi.
“Çünkü biz…”
Gözleri yanan gelinliğe kaydı.
“Biz bu gece kül olduk.”
Devran’ın nefesi kesildi.
Bir adım atmak istedi.
Ama Ezo yürüdü.
Hiç durmadan…
Hiç arkasına bakmadan…
Merdivenleri ağır ağır çıktı.
Odasına girdi.
Kapıyı kilitledi.
Sırtını kapıya yasladı.
Ve yavaşça yere çöktü.
İşte o an…
Ezo ilk kez gerçekten ağladı.
Hıçkırıkları odanın duvarlarına çarpıyordu.
Yüreği parçalanıyordu.
Ama o ağlayış yalnızca bir kadının yıkılışı değildi.
Belki de yeniden doğuşuydu.
Çünkü bazı kadınlar tamamen yanmadan yeniden güçlenemezdi.
Oysa her şey ne güzel başlamıştı…
Ezo, üniversiteyi kazandığında Diyarbakır’a ilk kez tek başına gelmişti.
İçinde heyecan vardı.
Yeni bir şehir…
Yeni insanlar…
Yeni bir hayat…
Kısa sürede herkes onu sevmişti.
Çünkü Ezo’nun içinde insanın içini ısıtan bir şey vardı.
Samimiydi.
Gerçekti.
Gülünce gözleri de gülerdi onun.
O gece arkadaşlarıyla yine her zamanki mekâna gitmişlerdi.
Müzik vardı.
Kahkahalar vardı.
Gençliğin tasasız neşesi vardı.
Sonra arkadaşları ısrar etti.
“Ezo hadi bir şarkı söyle!”
Ezo gülerek aldı mikrofonu.
Belki onun için sıradan bir andı.
Ama kader bazen en sıradan gecelerde insanın karşısına çıkardı aşkı.
Ve işte o gece…
Salonun en arka köşesinde oturan bir adam…
Başını ilk kez kaldırıp ona baktı.
Devran’dı o.
Ve Ezo daha ilk notada…
Bir adamın bütün hayatını değiştireceğini bilmiyordu.
Devran o gece aslında orada olmamalıydı.
Diyarbakır’a yalnızca kısa süreli bir iş için gelmişti. Sabah toplantıları vardı, akşam dönmeyi planlıyordu. Kafası doluydu zaten; üst üste gelen meseleler, babasının baskısı, bitmeyen sorumluluklar… İçindeki sıkıntıyı susturamadığı bir zamandı.
Kuzeni Mustafa, onu zorla çıkarmıştı otelden.
“Bir soluk alırız,” demişti.
“Kafanı dağıtırsın.”
Ama Devran’ın içindeki ağırlık öyle kolay dağılacak gibi değildi.
Mekân kalabalıktı.
Masalarda kahkahalar yükseliyor, fonda hafif bir müzik çalıyordu. İnsanlar eğleniyordu ama Devran’ın ruhu başka yerdeydi. Önündeki bardağa boş gözlerle bakıyor, Mustafa’nın anlattıklarını yarım kulak dinliyordu.
Ta ki…
Bir ses duyulana kadar.
İlk nota çaldığında başını kaldırmadı bile.
Ama ikinci notada bir şey oldu.
Sanki kalabalığın uğultusu bir anda sustu.
İnsanların sesi çekildi.
Müziğin içinden yükselen o kadın sesi gelip tam göğsüne oturdu.
Devran yavaşça başını çevirdi.
Ve onu gördü.
Sahnenin ortasında duran genç kadını…
Uzun koyu saçları omuzlarından dökülüyordu. Elinde mikrofon vardı. Gözleri hafif kısılmış, şarkının içinde kaybolmuş gibiydi.
Ama Devran’ın asıl vurulduğu şey güzelliği olmadı.
Gülüşüydü.
Şarkı arasında arkadaşlarına dönüp gülmüştü bir an.
Ve Devran’ın içindeki bütün dengeler o saniye bozulmuştu.
Kalbi öyle sert çarptı ki nefesi düğümlendi.
Bakışları onun üzerinde kaldı.
Kıpırdayamadı.
İlk kez bir kadına bakarken zamanın durduğunu hissetti.
Sanki dünya küçülmüş, o sahneden ibaret kalmıştı.
Ezo şarkı söyledikçe Devran’ın içindeki sıkıntı dağıldı.
Sesinde tuhaf bir huzur vardı.
Ama sadece huzur değildi bu.
Bir insanın ömrü boyunca aradığı şeyi bulması gibiydi.
Mustafa dirseğiyle dürttü onu.
“Ne oldu sana?” dedi gülerek.
“Daldın iyice.”
Devran gözlerini sahneden ayırmadan konuştu.
Sesi düşüktü ama kararlıydı.
“Bana bak Mustafa…”
Yutkundu.
“Bu kızın kim olduğunu yarına bırakmadan öğreneceksin.”
Mustafa önce güldü.
Ama Devran’ın bakışlarındaki ciddiyeti görünce sustu.
“Tamam,” dedi.
“Bir bakarım.”
Birkaç dakika sonra geri döndüğünde yüzünde muzip bir sırıtış vardı.
“Adı Ezo,” dedi.
“Mimarlık okuyormuş burada.”
Devran o ismi duyduğu an…
Sanki bir dua ezberler gibi tekrarladı içinden.
“Ezo…”
İlk kez bir isim bile insanın içine bu kadar güzel oturabilirdi.
O gece boyunca başka hiçbir şey görmedi.
Ne içtiği içkinin tadını aldı…
Ne etraftaki insanları fark etti…
Yalnızca onu izledi.
Ezo güldükçe dudaklarının kenarı kıvrıldı.
Ezo şarkının en yüksek yerine çıktığında Devran’ın kalbi titredi.
Ve o gece bir şeyi anladı:
Bazı insanlar insanın hayatına yavaşça girmezdi.
Bir anda düşerdi içine.
Yangın gibi.