Aşk bazen insanın içine usulca düşen bir kor gibi başlardı; önce yalnızca içini ısıtır sanırdın. Sonra bir bakardın, bütün benliğini yakmış, kül etmiş… Ve insan, yanarken bile bundan şikâyet edemezdi.
Onu ilk gördüğüm günü hâlâ unutamıyordum. Sanki kalbim göğsümün içinde değil de avuçlarının arasındaydı artık. Her bakışında biraz daha sıkıyor, her gülüşünde biraz daha kendine çekiyordu beni. Özellikle o küstahça dudağının kenara kıvrılışı… İşte o an, dünyanın bütün sesleri susardı. Ne aklım kalırdı bende ne de gururum.
Devran’ın yanında kendimi iki ayrı insan gibi hissederdim. Bir yanım ondan kaçmak isterdi; çünkü bakışlarının altında eriyip gittiğimi bilirdim. Diğer yanım ise onun ellerinde kaybolmaya razıydı. Belki de aşk buydu; hem özgürleşmek hem de isteyerek birine tutsak olmak…
O gün avludan içeri girerken bile gözlerini üzerimde hissediyordum. Sabahtan beri tek kelime etmemişti ama bakışlarıyla içimde fırtınalar koparıyordu. Kıskandığını anlamak için konuşmasına gerek yoktu zaten. Çenesi sertleşir, gözleri kararırdı. Ve ben, o hâlini gördüğüm anda başıma gelecekleri anlardım.
Bir anda bileğimden tuttu.
“Devran…” dedim nefesimi toparlamaya çalışarak. “Dur şimdi, biri gelecek. Ayıp olacak.”
Ama beni duymuyordu.
Ya da duyup umursamıyordu.
Uzun adımlarla beni evin arkasındaki kilere doğru sürüklemeye başladı. Kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki sanki herkes duyacaktı. Gündüz vakti, ev doluyken, o daracık kilerde yakalanma düşüncesi bile dizlerimi titretiyordu.
Ama işin en korkunç yanı, onu durdurmak istemeyişimdi.
Kapıyı arkasından kapattığında içeriyi loşluk sardı. Taş duvarların serinliği tenime işlerken Devran tek kelime etmeden bana doğru yürüdü. Geri çekilmeye çalışsam da kaçacak yer yoktu.
“N-ne yaptım yine?” diye fısıldadım.
Cevap vermedi.
Bir hamlede beni duvara yasladı. Soğuk taş sırtıma değer değmez içim ürperdi ama asıl titrememe sebep olan onun nefesiydi. Yüzünü boynuma yaklaştırdı; öfkesiyle karışık o tanıdık kokusu başımı döndürüyordu.
Sonra eli saçlarıma uzandı.
Tepede topladığım tokayı sertçe çekti. Saçlarım omuzlarıma dökülürken gözlerini üzerimden ayırmadan derin bir nefes aldı.
“Sana kaç defa söyledim…” dedi boğuk bir sesle.
Parmakları saç tellerimin arasında gezinirken bakışları kararmıştı.
“Saçlarını böyle toplama diye.”
O an anladım.
Devran’ın kıskandığı şey bazen bir insan olmazdı.
Bazen yalnızca bana bakan bir çift göz…
Bazen rüzgârın saçlarıma dokunması…
Bazen de dünyaya güzel görünmemdi.
Ve Allah şahidim olsun, bir adamın böylesine delicesine sevilmek istemesi insanın korkusuna bile güzel geliyordu.
Sesi yine o insanın aklını darmadağın eden tona bürünmüştü. Sertti… buyurgandı… ama içinde tuhaf bir sahipleniş de vardı. İnsan o sesi duyunca hem kaçmak isterdi hem de ömrü boyunca o sesin içinde kaybolmak…
“Bu saçlar toplanmayacak,” dedi ağır ağır.
“O boyun ortaya çıkmayacak.”
Sözleri dudaklarından dökülürken elleri çoktan belime ulaşmıştı. Bir hamlede beni kendine çekti. Aramızdaki mesafe yok olurken nefesim düzensizleşti.
“İş yapıyorum,” diye fısıldadım güçlükle. “Açık saçla çalışınca annen kızıyor…”
Çenemden tutup yüzümü kendine çevirdi. Gözleri, gece gibi koyuydu o an.
“Sana kaç defa söyledim?” dedi dişlerinin arasından.
“Kim ne derse desin, sen beni dinleyeceksin.”
Sonra eteğimin kumaşını avuçlayıp yukarı sıyırdı. Belimi kavrayışı öyle sertti ki sanki beni dünyadan söküp yalnızca kendine ait bir yere koymak istiyordu.
Teninin sıcaklığı tenime değdiğinde bütün vücudum ürperdi. Ne zaman bu kadar yaklaşmıştı, nasıl olmuştu da nefesi bile içime işlemişti, bilmiyordum. Bildiğim tek şey; onun yanında dururken aklımın da bedenimin de bana ait olmadığıydı.
Saçlarımı avucuna doladı. Başımı hafifçe yana eğdiğinde dudakları boynumda gezindi önce usulca… Sonra o tanıdık sertlikle. İçimden titrek bir nefes döküldü.
Devran’ın kıskançlığı bazen bir insanı değil, dünyanın kendisini hedef alırdı. Sanki beni herkesten, her bakıştan, hatta rüzgârdan bile sakınmak isterdi.
Beni biraz daha kendine çekti.
“Sen benimsin…” dedi kulağıma yakın, boğuk bir sesle.
“Benim karım… benim kadınım…”
Her kelimesi içime işliyordu.
“O boynun…” diye devam etti.
“O gerdanın… onları benden başka kimse görmeyecek.”
O konuştukça nefesim daralıyor, kalbim deli gibi çarpıyordu. Sanki içimde taşıdığım bütün direnç eriyip gidiyordu onun ellerinde.
“Devran…” dedim titreyerek.
“Dayanamıyorum…”
Bir anda geri çekildi.
Öyle ansızın uzaklaştı ki boşluğa düşmüş gibi oldum. Gözlerindeki o sert ifade geri gelmişti yine. Sanki beni özlemle sarıp sarmalayan adam gitmiş, yerine inatçı bir ağa geçmişti.
Sonra yüzümü avuçlarının arasına aldı. Dudaklarını sertçe dudaklarıma bastırdı. Kısa ama yakıcı bir öpücük…
Ardından geri çekilip kaşlarını kaldırdı.
“Bu sana ders olsun,” dedi.
Ve beni nefessiz hâlde orada bırakıp çıktı.
Kapı kapanınca kilerin sessizliği üzerime çöktü. Birkaç saniye kıpırdayamadım. Sonra toparlanıp hızlı adımlarla odama çıktım.
Aynanın karşısına geçtiğimde saçlarım darmadağındı. Yanaklarım kıpkırmızı… Boynumdaysa onun izleri vardı.
Parmak uçlarımla hafifçe dokundum.
“Ah Ezo…” dedim kendi kendime kısık bir sesle.
“Bu adam senin sonun olacak…”
Ben bir ağa kızıydım.
Sonra bir ağa gelini oldum.
Ve çok geçmeden… ağa karısı.
Biz evlendikten kısa süre sonra Devran, aşiretin başına geçmişti. Ama onunla hikâyemiz makamla, güçle başlamamıştı. Biz birbirimize ilk bakışta tutulmuştuk.
Ben ona sevdalanmıştım.
O da bana…
Yıllarca gizli saklı sürmüştü aşkımız. Her bakışımız ayrı bir günah, her karşılaşmamız ayrı bir yangındı sanki.
Üniversitenin üçüncü yılında bir gün çıkıp gelmişti karşıma.
“Evlenelim,” demişti hiç düşünmeden.
Ben önce korkmuştum. Çünkü Devran bir şeyi isterse, onu almadan vazgeçmezdi.
Ama gerçek şu ki…
Ben zaten en başından beri ona yenilmiştim.
Dillere destan bir düğünle evlenmiştik biz.
Üç gün üç gece sürmüştü o düğün. Davullar susmamış, halaylar dağılmamıştı. Mardin’in taş konakları ışıklarla süslenmiş, herkes bizim aşkımızı konuşmuştu. Çünkü Devran Ağa’nın bakışları bile yetiyordu; beni nasıl sevdiğini görmek için insanın kelimelere ihtiyacı olmazdı.
Beş senedir aynı yastığa baş koyuyorduk.
Ve ben, her sabah onun yanında uyandığım için Allah’a şükrediyordum.
Çünkü Devran yalnızca sevdiğim adam değildi.
Yuvamdı.
Sığınağımdı.
Bütün dünyamdı.
Tek eksiğimiz… bir bebekti.
Olmamıştı işte.
Ne kadar istersek isteyelim, kader bize o mutluluğu henüz vermemişti. Sekiz ay önce yeniden aşılama yaptırmıştık. Günlerce umutla beklemiş, her sabah içimde küçücük bir mucize aramıştım.
Ama sonuç yine hüsrandı.
O gece saatlerce ağlamıştım. Dizlerine başımı koyup doğmamış çocuklarımızın hayalini kurarken Devran saçlarımı okşamıştı sadece.
“Allah ne zaman isterse o zaman olur güzelim,” demişti.
“Canını böyle yakma.”
Ama onun ailesi benim kadar sabırlı değildi.
Özellikle annesi…
Her sözü ince bir bıçak gibi saplanıyordu içime. Açık açık söylemezdi belki ama bakışları bile yeterdi insanı eksik hissettirmeye.
Siirt’ten Mardin’e gelin gelmiştim ben.
Bütün ailemi, çocukluğumu, alıştığım her şeyi ardımda bırakmıştım. Bir adama kavuşabilmek için bütün dünyamdan vazgeçmiştim.
Ve işin acı tarafı, yine olsa yine yapardım.