Çünkü Devran’a olan sevgim, insanın mantığını elinden alan türdendi.
Banyodan aceleyle çıkıp saçlarımı kurularken bir anda kapıda onu gördüm.
Duvara yaslanmış, gözlerini üzerime dikmişti.
Bakışını görünce neden geri döndüğünü anladım hemen.
“Hayır,” dedim hızlıca.
“Şimdi olmaz. Annenin dilinden kurtulamam sonra.”
Kaşlarından biri kalktı. Dudaklarında hafif bir gülümseme vardı.
“Güya sana ceza verecektim,” dedi bana doğru yaklaşırken.
“Kendime verdim. Dayanamadım, yarı yoldan döndüm.”
“İyi olmuş,” dedim inatla.
Yatağın öbür tarafına geçip kollarımı bağladım.
“Şimdi akşama kadar bekle de aklın başına gelsin.”
Gülüşü derinleşti.
“Güzelim…” dedi yavaşça.
“Yorma beni. Gel.”
Bir adım daha yaklaşınca elimle balkonu işaret ettim.
“Bir adım daha atarsan bu hâlimle balkona çıkarım, haberin olsun.”
Bir anda yüzündeki ifade sertleşti.
“Sakın,” dedi dişlerini sıkarak.
“Ben diyeceğimi dedim,” diye karşılık verdim.
“Sen çık ya da ben yapacağımı yaparım.”
Birkaç saniye bana baktı. Sonra başını iki yana sallayıp hırçınca güldü.
“Akşam kim kurtaracak seni ha, Ezo Hanım?”
Kapıyı sertçe çarpıp çıktı.
Gözü kara olduğumu bilirdi. Ama benim de onun neler yapabileceğini çok iyi bildiğim bir gerçekti.
Üzerimi değiştirip aşağı indim. Konağın büyük gelini olmak başlı başına bir mesaiydi zaten. Sofra hazırlanacak, çalışanlarla ilgilenilecek, herkesin gönlü yapılacaktı.
Mutfağa yeni girmiştim ki Fate Hanım’ın sesi duyuldu.
“Neredesin kızım sen?”
“Hemen geldim ana,” dedim başımı eğerek.
“Odada birkaç iş vardı.”
Gülsüm abla gülerek omzuma dokundu.
“Kız, şu armanç’da evlense de sen biraz rahat etsen.”
“Olur mu abla,” dedim tebessüm ederek.
“Sıkıntı değil.”
Ama bütün yemek boyunca Devran’ın bakışlarını üzerimde hissettim.
Karşımda oturmuş, tek kelime etmeden beni izliyordu.
Narin kulağıma eğildi.
“Kız yenge…” dedi fısıltıyla.
“Abim sana niye öyle bakıyor?”
“Nasıl bakıyormuş?”
“Sanki çiğ çiğ yiyecekmiş gibi.”
İstemsizce yüzüm kızardı.
“Sus kız,” dedim telaşla.
“Biri duyacak.”
Çayları topladıktan sonra hızla odaya çıktım. Elbisemin düğmelerini açıyordum ki kapı açıldı.
Devran içeri girdi.
Bakışları ağır ağır üzerimde dolaştı. Sonra ceketini çıkarıp koltuğa attı.
O an odanın havası bile değişmişti sanki.
Hiçbir şey söylemeden bana doğru yürüdü. Ben nefesimi tutmuş beklerken bir anda belimden kavrayıp kendine çekti.
Yanağını yanağıma yasladı.
Parmakları yüzümü usulca okşarken gözlerini kapattı.
“Öldüm bütün gün…” dedi kısık bir sesle.
“Şimdi yeniden can bulacağım.”
Sesinde öyle derin bir özlem vardı ki kalbim sızladı.
Beni kucağına aldığı gibi yatağa taşıdı. Saçlarımı yastığa yayarken alnını alnıma dayadı.
“Ah Ezo…” dedi.
“Sen olmazsan ben yaşayamam.”
O an anladım.
Bazı insanlar birbirini sevmezdi sadece.
Birbirinin nefesi olurdu.
Ve Devran… benim nefesimdi.
Ertesi sabah Ezo, içinde tarif edemediği bir sıkıntıyla gözlerini açtı.
Sanki gece boyunca kötü bir rüya görmüş ama sabah olunca unutmuş gibiydi. Kalbinin tam ortasında duran o ağırlığın nedenini bilmiyordu; yalnızca huzursuzdu. Konağın yüksek tavanlı odasında perdeyi araladığında gri bir sabah karşıladı onu. Gökyüzü bile içine çöken kasveti taşıyordu sanki.
Sessizce yatağı topladı.
Devran hâlâ onu izliyordu.
Ezo’nun dalıp giden hâli gözünden kaçmamıştı elbette. Çünkü Devran, onun nefesinin ritmi değişse anlardı.
“Güzelim…” dedi yatağın kenarında otururken.
“Neyin var senin?”
Ezo elindeki yastığı düzeltti, bakışlarını kaçırdı.
“Bir şeyim yok.”
Kısa konuşmuştu. Çünkü konuşsa ağlayacak gibiydi.
“İyiyim ben,” dedi ardından.
“İneyim de anam kızmasın.”
Kapıya yöneldiğinde Devran’ın bakışları sırtına saplandı. İçinde kötü bir his büyüyordu ama adını koyamıyordu.
Kahvaltı yapıldı.
Devran işe gitmek için hazırlanırken Ezo her zamanki gibi ceketini uzattı ona. Parmakları birbirine değdiğinde Devran elini bırakmadı bir an.
“Canın sıkkın,” dedi kısık bir sesle.
Ezo zorla gülümsedi.
“Geçer.”
Ama bazı sıkıntılar geçmezdi.
Bazıları yaklaşan fırtınanın habercisi olurdu.
Akşamüstü…
Hava ağırdı.
Mardin’in dar sokaklarında dolaşan sıcak bile insanın içini bunaltıyordu. Çarşının kalabalığı arasında yürüyen Devran’ın aklı hâlâ evdeydi. Sabahki durgunluğu gözünün önünden gitmiyordu.
Tam kahvenin önünden geçecekti ki içeriden yükselen bir kahkaha duyuldu.
Ardından alaycı bir ses.
“Şuna bak hele… Nasıl da gerim gerim geziyor.”
Bir başkası güldü.
“Bence kısır olan kendi de… suçu kıza atıyor.”
O an…
Devran durdu.
Sanki dünya birkaç saniyeliğine sessizleşmişti.
Bakışları yavaşça kahveye döndü.
Yüzündeki ifade değişti.
Önce gözleri karardı… sonra çenesi sertleşti. Damarları belirginleşti boynunda. İçindeki öfke bir anda bütün bedenine yayıldı.
Ve sonraki saniye…
Yaydan fırlayan ok gibi daldı içeri.
Adam daha ne olduğunu anlayamadan Devran yakasından tuttuğu gibi ayağa kaldırdı.
“Ne dedin sen?”
Sesi kahvenin duvarlarını titretti.
Adam cevap veremeden yumruğu yüzüne indi.
Sandalyeler devrildi.
Çay bardakları yere saçıldı.
Kahve bir anda birbirine girdi.
Devran durmuyordu.
Adamı yere yatırıp üzerine çıktı. Yumrukları peş peşe iniyordu.
“Bir daha…” dedi her darbede.
“Karımın…”
“Adını…”
“Ağzına alırsan…”
Öfkesi yalnızca hakarete değildi.
Yıllardır Ezo’nun sessizce içine attığı her gözyaşına, her kırgınlığa, her eksik hissettirilişineydi.
“Seni gebertirim!” diye kükredi sonunda.
Kahvedekiler güçlükle çekti onu adamın üstünden.
Devran ayağa kalktığında nefesi kesilmişti. Gözleri kıpkırmızıydı. Yumruk yaptığı elleri titriyordu.
Yerde kanlar içinde kalan adama son bir kez baktı.
Sonra ceketini düzeltti.
Ve çıktı.
Ama içindeki yangın sönmemişti.
O sırada Ezo sofrayı hazırlıyordu.
Tabakları dizerken aklı yine sabahki sıkıntıdaydı. İçine çöken huzursuzluk hâlâ geçmemişti.
Tam çorba kâsesini yerleştiriyordu ki konağın kapısı sertçe açıldı.
Herkes dönüp baktı.
Devran kapıda duruyordu.
Yüzü sertti. Gözleri ateş gibi yanıyordu.
Hiç kimseye bakmadan avlunun ortasına geçti.
Ve bütün konağın duyacağı bir sesle bağırdı:
“Ana!”
Herkes sustu.
“Yarın haber salın.”
Bir an durdu.
Bakışları Ezo’ya kaydı.
“Gidip isteyelim şu kızı.”
Ezo’nun elindeki tabak yere düştü.
Taş zeminde parçalanırken çıkan ses bütün avluda yankılandı.
Nefesi kesildi.
Çünkü Devran’ın ne demek istediğini anlamıştı.
Bir çocuk…
Bir kuma…
Bir başka kadın…
Belki de yıllardır korktuğu şey kapısına dayanmıştı şimdi.
Devran’ın gözlerinde öfke vardı.
Ama daha çok kırılmış bir adamın çaresizliği…
Ezo’nun gözlerinden tek damla yaş süzüldü.
Sessizce.
Yanağından kayıp düştü taş zemine.
Hiçbir şey söylemedi.
Yerdeki kırık tabaklara baktı önce.
Sonra arkasını dönüp koşarak yukarı çıktı.
Kapıyı kapattı.
Kilitledi.
Ve sırtını kapıya yaslayıp yere çöktü.
Ama ağlamadı.
İnsan bazen o kadar çok acırdı ki gözyaşı bile terk ederdi onu.
Dakikalar geçti.
Sonra kapı çaldı.
“Ezo…”
Devran’ın sesi geliyordu.
“Aç kapıyı güzelim…”
Ezo gözlerini kapattı birkaç saniye.
Sonra kalkıp kilidi çevirdi.
Devran içeri girdiğinde odanın içindeki sessizlik insanın canını acıtacak kadar ağırdı.
Ezo hiçbir şey demedi.
Dolaba yöneldi.
Kıyafetleri çıkardı.
Yatağın üstüne bıraktı.
Sonra banyoya doğru yürümeye başladı.
“Banyoyu hazırlayayım…” dedi kısık bir sesle.
Tam o anda Devran kolundan tuttu.
“Kurban olduğum…” dedi çatallanan sesiyle.
“Dur.”
Ezo’nun beline sarıldı.
Alnını sırtına yasladı.
Sanki sarılmazsa parçalanacaktı.
İçinden binlerce kelime geçiyordu ama hangisini söylese eksik kalacaktı.
Tam konuşacaktı ki…
“Sakın konuşma Devran.”
Ezo’nun sesi çok sakindi.
Ama o sakinlik, fırtınadan daha korkunçtu.