“Bari…” dedi usulca.
“Yanındaki son günlerim huzurla geçsin.”
O an…
Devran’ın elleri gevşedi.
Bir adım geri çekildi.
Yüzündeki bütün öfke bir anda yerini tarifsiz bir acıya bıraktı.
Sanki biri göğsünü söküp kalbini avuçlarının içine bırakmıştı.
Ama konuşamadı.
Çünkü bazı cümleler insanın boğazına düğümlenirdi.
Ve o gece…
Odanın içine yalnızca sessizlik yayıldı.
“Olmaz.”
Devran’ın sesi çatladı o kelimeyle.
“Ölürüm…” dedi dişlerinin arasından.
“Öldürürüm… Yine de benden gitmene izin vermem, Ezo.”
Ama Ezo hiçbir şey söylemedi.
Öylece durdu.
Sanki ruhu bedeninden çekilmişti artık. Gözleri bir noktaya dalmış, omuzları yorgun düşmüştü. Son üç yıldır üstüne çöken o karanlık mesele… kuma meselesi… her gün biraz daha tüketmişti onu.
Devran belki öfkesine yenilmişti.
Belki gururuna…
Ama Ezo’nun kalbinde açılan yarayı görmüyordu artık.
“Bırak…” dedi Ezo sonunda.
Kısık…
Kırılmış bir sesle.
Sonra arkasını dönüp çıktı odadan.
Kapının önündeki sedire oturdu. Ellerini dizlerinin üstünde birleştirdi. Başını kaldırıp avluya baktı ama hiçbir şeyi görmüyordu aslında.
Devran kapının arkasında kaldı bir süre.
Bekledi.
Belki geri döner diye…
Belki anlar diye…
Belki dönüp ona sarılır diye…
Ama Ezo gelmedi.
Dakikalar sonra Devran ağır adımlarla dışarı çıktı. Sessizce gelip yanına oturdu. İlk kez bir adam gibi değil de kaybolmuş bir çocuk gibi görünüyordu.
Bir süre ikisi de konuşmadı.
Yalnızca gece vardı.
Ve birbirine dokunamayan iki yaralı kalp…
Sonra Devran fısıldadı.
“Sen olmayınca…”
Sesi titredi.
“Uyuyamam.”
Ezo’nun gözleri doldu ama yüzü değişmedi.
Sessiz kaldı.
Devran yavaşça elini kaldırdı. Parmağını yanağına değdirmek istedi.
Ama Ezo başını geri çekti.
O küçücük hareket bile Devran’ın içine bıçak gibi saplandı.
“Alışsan iyi edersin Devran Ağa…” dedi Ezo.
Sesinde bağırış yoktu.
Ama insanı paramparça eden bir sakinlik vardı.
“Çünkü bundan sonra… ben olmayacağım.”
Devran irkildi.
“Sus!” dedi hemen.
“Sakın bir daha böyle konuşma!”
Ezo döndü.
Gözlerini doğrudan onun gözlerine dikti.
İlk kez korkmuyordu.
İlk kez yalnızca kırgındı.
“Sana ne demiştin, hatırlıyor musun?” dedi.
Devran sustu.
“ Ama ezo susmadı.Durmam’ demiştim ben sana…”
“‘Çeker giderim’ demiştim.”
Devran hemen cevap verdi.
“Ben de sana gidemezsin demiştim!”
Ezo’nun dudakları acıyla kıvrıldı.
“Ve sen…” dedi yavaşça.
“Böyle bir şey olmasına ölürümde yine müsade,etmemde demiştin.”
Ayağa kalktı.
Gözleri dolmuştu ama tek damla düşmüyordu artık.
Çünkü bazı kadınlar ağlamayı bile bırakırdı bir yerden sonra.
Derin bir nefes aldı, yüreği düğüm düğümdü.
„Ahtım olsun, devran Ağa...
Buradan gidemezsem bile...
Bu akşamdan gayrı... Sana kadınlık etmem.
Bir an
durdu. Gözleri doldu ama bir damla düşmedi. „Hele ki...
Başka bir tene dokunduktan
sonra... Hiç etmem!"
Ve arkasını döndü. Ağır adımlarla yürüdü. Odaya girdi. Kapıyı kapadı. .
Ve Devran o gece o kapıyı açamadı.
Ağalığı sökmedi.
Öfkesi yetmedi.
Çünkü sevdiği kadının gözlerindeki kırgınlık, dünyadaki bütün kilitlerden daha ağırdı.
Sabaha kadar kapının önünde oturdu.
Sessizce.
Ezo içerideydi.
Devran dışarıda.
İkisi de uyumadı.
⸻
Sabah olduğunda Ezo pencerenin önüne geçti.
Güneş taş avluya vuruyordu ama içi kapkaranlıktı.
Konağa ilk gelin geldiği günü düşündü.
Kırmızı duvağını…
Devran’ın ona bakarken titreyen gözlerini…
İnsan sevdiği adamın bir gün başka bir kadına dokunacağını düşününce nefesi daralırdı.
Ezo’nun da daralıyordu.
Sanki göğsüne taş oturmuştu.
O sabah odasından çıkmadı.
Kapıyı açmadı.
Devran ise geceyi çalışma odasında geçirmişti.
Ama alışamamıştı.
Çünkü beş yıldır her sabah gözlerini açar açmaz Ezo’yu görürdü karşısında. Kokusu sinmişti hayatına.
Onsuzluk… yabancıydı ona.
Sabah kalkıp odanın kapısına geldi.
Elini kaldırdı.
Kapıyı çalacaktı.
Ama vazgeçti.
Çünkü Ezo’nun sesi hâlâ kulaklarındaydı.
“Başka bir tene dokunduktan sonra…”
Derin bir nefes aldı.
Ve sessizce avluya indi.
Annesi sedirde oturuyordu.
Devran’ın yüzüne baktı.
“Bu kadar yüz verme şu kıza,” dedi umursamaz bir tavırla.
“Alışır. Hem sen koskoca ağasın! Gerekirse kapıyı kırar girersin.”
Devran’ın yüzü bir anda sertleşti.
“Ana,” dedi uyarır gibi.
“Sakın beni Ezo’ya karşı doldurmaya çalışma.”
Sonra gözlerini yere indirdi.
Yorgundu.
Kırılmıştı.
“Bir de…” dedi duraksayarak.
“Eğer kız tarafına haber salmadıysan…”
Annesi kaşlarını çattı.
“Salma. Dün gece öfkeyle söyledim.”
Kadın bir anda ayağa kalktı.
“Delirdin mi sen oğul? Haber gönderdim bile!”
Tam o sırada merdivenlerden ağır adımlar duyuldu.
Devran’ın babası indi aşağı.
Tok sesi avluda yankılandı.
“Ne demek vazgeçtim?”
Bakışlarını oğluna dikti.
“Kendine gel Devran Ağa!” dedi sertçe.
“Bu işler çocuk oyuncağı mı? Sen koskoca ağasın!”
Sonra daha da yaklaştı.
“Herkese hükmediyorsun da…” dedi.
“Bir karının gözyaşına mı yeniliyorsun şimdi?”
“Soyunun devamı yok!” dedi babası sertçe.
“Otuz yaşını geçtin artık! Aklını başına devşir, gerekeni yap!”
Devran hiçbir şey söylemedi.
Çünkü ne dese eksik kalacaktı.
Bir yanda yıllardır sırtında taşıdığı “ağa” yükü vardı… Diğer yanda uğruna dünyayı karşısına aldığı kadın.
Ve ilk kez ikisini aynı anda taşıyamıyordu.
O sabah sofraya herkes indi.
Ama Ezo inmedi.
İlk kez çayı o demlemedi.
İlk kez sofrayı o kurmadı.
İlk kez Devran’ın tabağına ekmeği o koymadı.
Konağın içinde eksik bir şey vardı sanki.
Devran masada otururken gözleri sürekli merdivenlere kayıyordu. Her ayak sesinde başını kaldırıyor, sonra yeniden düşürüyordu.
Gelmedi.
İçindeki huzursuzluk büyüdü.
Çünkü Ezo küsünce yalnızca konuşmayı kesmezdi.
Sanki evin bütün ışığını da yanında götürürdü.
Kahvaltı boyunca tek lokma yiyemedi Devran. Babasının konuşmaları, annesinin sitemleri uğultu gibi geliyordu kulağına.
En sonunda sertçe sandalyesini geri itti.
“Ben çıkıyorum.”
Ve arkasına bile bakmadan konaktan çıktı.
Devran gidene kadar Ezo odasından çıkmadı.
Ayak sesleri tamamen kesildiğinde derin bir nefes aldı. Aynadaki hâline baktı.
Yüzü solgundu.
Gözlerinin altı morarmıştı.
Sanki bir gecede yıllarca yaşlanmış gibiydi.
Yavaşça kapıyı açtı.
Merdivenlerden inerken konağın sessizliği bile canını acıtıyordu artık.
Mutfağa geçtiğinde Gülsüm Hanım onu görünce yüzü düştü.
“Günaydın Ezo…”
Ezo zorla tebessüm etti.
“Günaydın abla…” dedi yorgun bir sesle.
“Bana bir ilaç versene.”
Gülsüm Hanım hemen ayağa kalktı.
“Öyle aç açına olmaz.”
Yeni yaptığı börekten bir dilim koydu önüne.
“Bir lokma ye önce.”
Ezo sessizce çatalı aldı.
Küçücük bir ısırık aldı börekten.
Ama lokma boğazında düğümlendi.
Bir anda gözleri doldu.
Sonra yaşlar sessizce süzüldü yanaklarından.
Sessiz sessiz ağlamaya başladı.
Gülsüm Hanım’ın içi parçalandı.
“Ah be güzel kızım…” dedi yanına gelip sarılırken.
“Ne kara yazıymış seninki…”
O an Ezo başını onun omzuna yasladı.
Bir anne şefkatiydi bu.
Yıllardır ilk kez biri ona acıyormuş gibi değil de gerçekten üzülüyormuş gibi dokunuyordu.
Ama yine de konuşmadı.
Sanki içindeki bütün kelimeler tükenmişti.
Tam ilacı içip kalkacaktı ki mutfağın kapısı açıldı.
Fate Hanım içeri girdi.
Bakışları sertti.
“Nihayet uyanabildin demek dedi.”
Ezo başını kaldırdı.
Öyle bir baktı ki kadın bir an duraksadı.
Ama yine de geri adım atmadı.
“Aklını başına al,” dedi sertçe.
“Sen ağa kızısın. Yol yordam bilirsin.”
Bir adım yaklaştı.
“Bunun bir gün olacağını en başından beri biliyordun. Devran yıllardır herkesin ağzını kapattı senin için.”
Sonra sesi daha da sertleşti.
“Ama artık bir evladı olması gerek. Hükmünü sürdürebilmesi için bir oğul lazım.”
Mutfağın içi buz kesti.
Ezo derin bir nefes aldı.
Gözlerini kadının gözlerine dikti.
“Ne diyeyim…” dedi soğuk bir sesle.
“Allah size muradınızı versin o zaman.”
Fate Hanım’ın yüzü gerildi.
Ama Ezo durmadı.
“Yalnız…” dedi.
“Benden hiçbir şey beklemeyin artık.”
Bir adım attı kadına doğru.
“Şu saatten sonra sizin gelininiz değilim ben.”
Gözleri doldu.
Ama yine ağlamadı.
“Uğruna beni yakıp kavurduğunuz şeyi…” dedi boğazı düğümlenerek.
“Size hiçbir zaman veremeyeceğim.”
Sonra sesi titredi.
“Ve dilerim’ki siz…” dedi.
“Beş yıldır gecesini gündüzüne katıp size ‘ana baba’ diyen bir kadının ahıyla…”
Başını kaldırdı.
“Ömür boyu yanarsınız.”
Mutfağın içine ağır bir sessizlik çöktü.
Akşamüstü olduğunda Kendal Ağa haber gönderdi.
“Ezo gelsin. Konuşacağım diye.”
Ezo sessizce aşağı indi.
Geçip karşısına oturdu.
Kendal Ağa ilk kez yaşlanmış görünüyordu.
Bakışlarını kaçırdı önce.
Sonra derin bir nefes aldı.
“Bak kızım…” dedi yorgun bir sesle.
“Seni öz evladımdan ayırmam bilirsin.”
Ezo sustu.
“Biz de böyle olsun istemezdik,” dedi yaşlı adam.
“Ama başka çare kalmadı.”
Ezo gözlerini yere indirdi.
Sessizdi.
Kendal Ağa devam etti.