MİRAN
Gece herkes dağıldıktan sonra konakta derin bir sessizlik çökmüştü.
Avludaki ışıklar tek tek sönmüş, geriye sadece loş lambaların verdiği soluk bir aydınlık kalmıştı.
Odamın penceresini açıp derin bir nefes aldım. Serin Urfa gecesi ciğerlerimi doldururken içimdeki ağırlık bir anlığına hafifler gibi oldu ama nafileydi.
Bugün yine aynı masadaydık.
Yine aynı sofrada, aynı kahkahaların içinde…
Ve yine Hilal.
Masumca uzattığı tatlı tabağı, yanlışlıkla düşürdüğü o küçük parça, adımı söylerken yüzündeki rahat ifade…
Bunların hepsi onun için sıradan, benim için ise içimde yankılanan birer darbe gibiydi.
“Sen benim için sadece bir abi gibisin,” der gibi davranıyordu.
Ve haklıydı.
Olması gereken de buydu.
Ama kalp dediğin şey akıl dinlemiyordu.
Yatağın kenarına oturup ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Başımı öne eğdiğimde ilk defa kendime şu soruyu sordum, "Bu böyle daha ne kadar sürecek?"
Babamın sözleri kulaklarımda yankılandı.
“Artık askerlik zamanı geldi Miran.”
Erkan amcanın bakışları…
Sorumluluk, erkeklik, vakit kaybetmemek…
Belki de askerlik iyi gelirdi.
Belki uzak kalmak, kendimi ondan uzak tutmak bu ateşi biraz olsun söndürürdü.
Ama ya dönünce?
Gözlerimi kapattım.
Hilal’in gülüşü gözlerimin önüne geldi.
O daha yolun başındaydı. Hayalleri vardı, okulu vardı, masum bir dünyası…
Benim ona yük olma hakkım yoktu.
İçimde bir karar şekillenmeye başladı.
Canımı acıtsa da, boğazımı düğüm düğüm yapsa da…
Artık bu kadar samimiyet olmayacak.
Adımı böyle rahatça söylemesine izin vermeyeceğim.
Ben onun abisiyim. Nokta.
“Elimden gelen tek şey bu,” diye fısıldadım gecenin karanlığa.
“Kendimi geri çekmek.”
Yarın onu gördüğümde…
Bunu söyleyecektim.
İstemeden, içim kan ağlaya ağlaya…
Ama söyleyecektim.
...
✍️
Ertesi gün öğleden sonra konakta kısa bir hareketlilik vardı.
Hilal annesiyle birlikte uğramış, Ebru’yla yukarı çıkmadan önce avluda kısa bir süre oyalanmışlardı.
Miran, babasıyla konuşurken onları görmüştü.
Kalbi hızlanmıştı ama yüzüne yansıtmamıştı.
Hilal onu fark edince her zamanki gibi gülümseyerek yanına geldi.
“Merhaba Miran,” dedi doğal bir rahatlıkla.
İşte tam o an…
Dün gece aldığı karar boğazına düğümlendi.
Miran bir an sustu.
Hilal’in ba rengi gözlerinin içine baktı, sonra bakışlarını kaçırdı.
Sesi her zamankinden daha kontrollü, daha mesafeliydi.
“Hilal,” dedi.
“Küçük bir şey söyleyeceğim.”
sesindeki gerginlik Hilal’in yüzündeki gülümsemenin yavaşça silinmesine neden oldu.
“Tabii,” dedi, sesi hâlâ yumuşaktı.
Miran derin bir nefes alıp
“Bundan sonra bana… sadece Miran abi diye hitap etmeni istiyorum.”
Sözler döküldüğü an, içi paramparça oldu.
Ama yüzünde tek bir çatlak bile oluşmadı.
Hilal birkaç saniye ne diyeceğini bilemedi.
Kaşları hafifçe çatıldı, gözleri büyüdü.
“Ben… yanlış bir şey mi yaptım?” diye sordu istemsizce.
Miran hemen başını iki yana salladı.
“Hayır. Sakın öyle düşünme. Hiçbir şey yapmadın.”
Kısa bir duraksamadan sonra ekledi
“Böylesi daha doğru.”
Başka bir şey söylemedi. Söyleyemezdi.
Hilal başını yavaşça sallayıp
“Tamam,” dedi.
“Nasıl istersen… Miran abi.”
O “abi” kelimesi bu kez Miran’ın istediği gibi değil, bir bıçak gibi saplandı içine.
Hilal gülümsemeye çalıştı ama gülümsemesi yarım kaldı.
Sessizce Ebru’nun yanına doğru yürüdü.
Miran arkasından baktı.
Bir adım atmak peşinden gitmek istedi ama yapamadı, yapamazdı.
Hilal...
Odaya çıktığımda içimde garip bir sıkışma vardı.
Ebru konuşuyordu ama söylediklerini tam olarak duyamıyordum.
Kafamda tek bir cümle dönüp duruyordu
“Bundan sonra bana sadece Miran abi diye hitap etmeni istiyorum.”
Yatağın kenarına oturup ellerimi dizlerimin üzerine koydum.
Ben ne yapmıştım?
Onu kıracak bir şey mi söylemiştim?
Çok mu samimi davranmıştım?
Yoksa… rahatsız mı etmiştim?
Belki fazla samimi davrandım.
Belki yaşımı, yerimi unuttum.
Düşündüm. Onu gördüğümde sadece içten gülümseyip, espriler yapıp, şakalaşıyordum. yanında içimden geldiği gibi davranıyordum
Sadece adını söylemiştim.
Herkes gibi.
Ama demek ki herkes gibi değildi.
Kalbimde hafif bir sızı hissettim.
Nedenini tam olarak koyamıyordum ama canımı yakıyordu. Sanki farkında olmadan bir sınırı aşmışım gibi…
Kendi kendime fısıldadım.
“Belki de büyüdüğümü fark etti… belki de artık daha dikkatli olmam gerekiyordur.”
Bu düşünce beni biraz rahatlattı, biraz da üzdü.
Ben yanlış bir şey yaptıysam, bir daha yapmam.
Onu rahatsız edecek hiçbir şey yapmam.
Ama içimde bir yerde,
adını eskisi gibi söyleyemeyecek olmanın burukluğu kaldı. Bugün Miran bana ilk kez uzak hissettirmişti.
"O günden sonra her “Miran abi” deyişim,
dilime değil kalbime takılıyordu.
Ve anlam veremediğim bir şekilde,
onun benden uzaklaşması
canımı çok yakıyordu.
O günden sonra bir şeyler değişti.
Bunu inkâr etmek mümkün değildi.
Miran artık eskisi gibi bakmıyordu.
Konuşurken daha mesafeli, daha resmi…
Gülümsemesi bile sanki yarım kalıyordu."
Ebru’nun odasında yerde oturmuş, dergileri karıştırıyorduk.
Bir yandan müzik çalıyor, bir yandan da plansız plansız sohbet ediyorduk.
Ebru bir anda elindeki dergiyi kapatıp gözlerini parlatan o tanıdık ifadeyle bana döndü.
“Hilal!” dedi heyecanla.
“Gel, çarşıya gidelim. Şu yeni açılan kafeyi biliyor musun? Herkes oradan bahsediyor.”
Kaşlarımı hafifçe çattım.
“Ebru, orası biraz uzak. Nasıl gideceğiz ki?”
Hiç düşünmeden, sanki dünyanın en doğal cevabını veriyormuş gibi omuz silkti.
“Miran abim götürür.”
Kalbim bir an duraksadı.
O sabah söyledikleri geldi aklıma.
Mesafeli sesi… bakışlarını kaçırışı…
tereddütle “Rahatsız etmeyelim hem işleri vardır.”
Ebru bana şaşkın şaşkın baktı, sonra gülümsedi.
“Saçmalama ya. O bana hayır demez.”
Bir an durdu, sonra cümlesini değiştirdi.
“Hatta en iyisi sen söyle.”
Kaşlarım daha da çatıldı.
“Ben mi? Neden ben söyleyeyim?”
Ebru yanına sokulup koluma girdi.
"Çünkü," dedi çok doğal bir tonla, "o sana hiç hayır diyemez. Her zaman böyleydi."
İçimde bir şey hafifçe burkuldu. Bu cümle kulağıma tuhaf gelmişti ama nedenini tam koyamıyordum. Geçmişte ne zaman bir şey istesek, Ebru’yu geri çevirse de devreye hep ben girer, tatlı tatlı konuşup onu ikna ederdim. Geçmişteki o güzel anılarla yüzümde aptal bir tebessüm oluşurken, aniden sabahki o mesafeli sesi kulaklarımda çınladı "Bundan sonra bana sadece Miran abi demeni istiyorum..."
Yüzümdeki gülümseme bir anda soldu. Belki de artık beni kırabilirdi. Belki de artık eskisi gibi değildi. Ama bunu Ebru’ya söyleyemedim.
Derin bir nefes alıp“Tamam bir sorayım.”
Ayağa kalkarken kalbim gereksiz yere hızlı atıyordu.
Neden bu kadar geriliyordum ki?
Sadece bir rica…
Ama içimde bir ses,
Artık her şey eskisi gibi değil diyordu.
Kapıya doğru yürürken,
kendi kendime fısıldadım
“Umarım yanlış bir şey yapmıyorumdur.”
Avluya çıktığımda Miran abi ve babası Kadir amcayı hararetli bir şekilde konuşurken gördüm. Yanlarına gitmeden önce birkaç saniye duraksadım. Normalde düşünmeden yürürdüm ama bu kez ayaklarım geri geri gitmek ister gibiydi.
Yanlarına yaklaştım. "Miran abi..."
Sesim düşündüğümden daha kısık, daha titrek çıkmıştı. Miran abi bana döndü. O sert, tavizsiz yüzüyle bakışları beni buldu. Gözleri her zamanki gibi sakin ama öyle uzaktı ki... Sanki aramızda bir gecede örülmüş görünmez, kalın bir cam duvar vardı.
"Ebru’yla… bir yere gitmek istiyorduk da," dedim. Cümleyi tamamlamadan önce bakışlarımı o bal rengi kolyeye saklamak ister gibi yere indirdim. "Eğer uygunsan… bizi bırakabilir misin?"
Sözüm biter bitmez içimi garip bir pişmanlık kapladı. Miran abi cevap vermeden önce bir an sustu. Avludaki rüzgar bile durdu sanki. Gözleri yüzümde, ardından boynumda parıldayan o zümrüt taşlı kolyede asılı kaldı...
sevgili okurlarım lütfen yorum yapıp düşüncelerinizi belirtiniz? sizi seviyorum 🥰
sosyal medya Melekgibiyazar._