Aylar, kimseye sormadan geçti. Takvim yaprakları sessizce düştü. Mayıs ayının o ılık günlerine gelindiğinde Hilal için hayat, artık daha doluydu. Okul, lise dersleri, sınavlar, arkadaşlar… Ve Yiğit. Yiğit, Hilal’e karşı artık daha net, daha açıktı; ne duygularını ne de hissettiklerini saklamıyordu.
Ama acele de etmiyordu çünkü korkuyordu. Hilal’in yanlış anlayıp kendinden uzaklaşmasından çekiniyordu. Bu yüzden yavaş yavaş kıza yaklaşıp kalbine girmeye çalışıyordu. Yan yana yürürken elini Hilal’in eline yanlışlıkla değdiriyor, geri çekmiyordu. Mesaj atarken geceleri özellikle seçmiyordu; hem kız yanlış anlamasın hem de bu durumdan rahatsız olmasın diye... Ama her sabah mutlaka “Günaydın,” diyordu.
Hilal ise… alışmıştı. Artık Yiğit'in attığı mesajlar bir sabah rutinine dönüşmüştü. Birisi tarafından düşünülmek, merak edilmek hoşuna gidiyordu. Diğer taraftan Miran’ın yokluğuna da alışmıştı. Son telefon konuşmasından sonra Miran bir daha aramamış, kız da adam gitmeden önce aralarında oluşan o ağır soğukluktan dolayı onu rahatsız etmek istememişti. Bu bir unutmak değildi. Bu, kabullenmeye benzeyen bir sakinlikti. Ve tam da bu sakinliğin ortasında… O beklemediği haberi aldı.
O sabah Kurt konağı alışılmadık bir telaş içindeydi. Zerda Hanım erkenden kalkmış, mutfağın altını üstüne getirmişti. Ahmet Ağa avluda volta atıyor, hiçbir şey söylemeden her şeyi kontrol ediyordu. Kurt konağının 14 yaşındaki delişmen oğlu Baran, abisinin döneceği coşkusuyla şimdiden dik başını daha da dikleştirmiş, avludaki korumaların yanında heyecanla dolanıyordu. 8 yaşındaki küçük Havin ise abisinin en sevdiği gömleklerden birini eline almış, neşeyle ortalıkta koşturuyordu. Ebru’nun gözleri ise sürekli saate kayıyordu. Ama asıl farkında olmayan biri vardı; Hilal... O, karşı konaktaki odasında ders notlarını toparlıyor, salı günü olan matematik sınavına çalışıyordu. Lise iki dersleri bazen onu gerçekten zorluyordu ve bugün de onun için sıradan, yoğun bir ders günüydü.
Hilal masasının başında, defterine eğilmişti. Kalemi satırların üzerinde dolaşıyor ama aklı tam olarak derste değildi. Bir süredir böyleydi zaten, dikkatini toplaması daha uzun sürüyordu.
Kapı hafifçe tıklandı.
“Hilal?”
“Gel anne.”
Turna Hanım kapıyı açıp içeri girdi. Yüzünde alışıldık, yumuşak ama aceleci bir ifade vardı.
“Elini çabuk tut, Hazırlanıyoruz, birazdan çıkıyoruz.”
Hilal kaşlarını kaldırdı. “Nereye anne?”
“Ahmet Ağa’lara,” dedi Turna, sanki çok sabırsız bir şey söylüyormuş gibi. “Zerda yengenlere.”
Hilal bıkkın bir nefes verip kalemini bıraktı, dudaklarını büzerek, “Anne bugün gitmesek olmaz mı? Önemli bir sınavım var, çalışmam gerekiyor. Hem… her zaman gidiyoruz zaten.”
Turna bir an durdu. Normalde olsa Ebru için kızı hepsinden önce hazırlanıp koşa koşa giderdi, ama demek ki sınavı gerçekten de önemliydi. Hilal’in yanına yaklaşıp, biricik kızının saçlarını okşayıp içten bir öpücük bıraktı.
“Bugün olmaz kızım, hem yarın hafta sonu, rahat rahat çalışırsın sınavına,” dedi net ama yumuşak bir sesle. “Bugün gitmezsek olmaz, unuttun mu? Miran geliyor.”
Hilal’in nefesi, fark etmeden yarıda kaldı. “Ne…?” dedi çok kısık bir sesle.
“Miran abin,” diye tekrarladı Turna. “Askerden dönüyor. Bugün.”
O an odanın içindeki her şey yerinden oynamış gibi oldu. Duvarlar, masa, defter… Hepsi bir anlığına anlamsızlaştı. Hilal’in kalbi hızlandı. Ama bu hız, panik gibi değildi. Daha çok… hazırlıksız yakalanmış bir duygu gibiydi.
“Bugün mü?” dedi, sanki yanlış duymuş olabilirmiş gibi.
Turna başını salladı. “Bugün. Gitmezsek olmaz kızım. Ayıp olur.”
Hilal yutkundu. “Tamam,” diyebildi sadece.
Turna yüzündeki memnun gülümseme ile “Çok oyalanma,” dedi kapıya yönelirken. “Üstünü başını toparla, biz seni aşağıda bekliyoruz.”
Kapı kapandığında, Hilal olduğu yerde kaldı bir süre. Sonra derin bir nefes aldı. Elini göğsüne koydu. Kalbi… olması gerekenden hızlıydı. Neden şimdi böyle hissediyordu ki? “Kendine gel,” dedi içinden. Ama içindeki ses ona itiraz ediyordu.
Sonra ani bir farkındalıkla Hilal aynanın karşısına geçti. Saçlarına baktı. Yüzüne. Artık 16 yaşında, çocukluktan yavaş yavaş sıyrılan, lise ikiye geçmiş genç bir kızdı. “Ben de değiştim,” dedi kendi kendine. “O da… o da değişmiş midir acaba?” Ve ilk kez, bu karşılaşmanın nasıl olacağını gerçekten merak etti.
Yılmaz ailesi, Kurt konağına vardıklarında ev zaten hareketlenmişti. Mutfaktan gelen sesler, tepsilerin tıkırtısı, alçak sesle konuşmalar… Zerda yenge Hilal’i görür görmez gülümsedi.
“Hoş geldiniz,” dedi. “İyi ki geldiniz, Miran oğlum da birazdan gelir,” dedi içindeki heyecanı dışa yansımış coşkulu haliyle. Etrafta resmen şakıyordu.
Hilal başını sallayıp, “Sizin adınıza çok sevindim Zerda yenge. Sağ salim gitti, şimdi de sağ salim geri dönecek inşallah,” dedi.
Zerda yüzündeki şefkatli gülümseme ile “Ah güzel kızım, inşallah,” dedi.
Hilal etrafta gözlerini gezdirip, “Ebru nerede, görmedim onu?” diye sordu.
“Mutfakta, abisi gelecek diye yerine sığmıyor, oradan oraya koşturuyor,” dedi Zerda Hanım heyecan ogururla.
Hilal kıkırdayarak, “Eminim öyledir, ben de gidip yardım edeyim,” diyip mutfağa geçti. Ebru çoktan kollarını sıvamış, akşam hazırlıklarına başlamıştı. Hilal’i görünce, “Geldin mi?” dedi neşeyle. “Kusura bakma heyecandan ve telaştan seni aramayı unuttum,” dedi mahcup bir şekilde.
Hilal de arkadaşının yanına gidip sıkıca sarıldıktan sonra şakacı bir şekilde, “Ee Ebru Hanım, bunu da bir kenara yazdım. Yok öyle kolay kolay unutulmak,” dedi.
“Aşk olsun Hilal, sen beni bilmiyor musun?” diyerek Hilal’in yanağından makas aldı Ebru.
“Biliyorum şekerim ama yine de yazdım bir kenara,” diyip mutfaktaki işlere göz gezdirdi Hilal. “Birlikte yapalım, yoksa sen her şeyi tek başına üstlenecek gibisin şu an.”
Ebru, Hilal’e öpücük atıp, “Canım arkadaşım, hep de düşünür beni,” dedi alaycı bir şekilde.
Hilal ile Ebru tezgâhın başına geçip evin yardımcılarına yardım ederken zaman su gibi akmış, akşam olmuştu. Hilal’in elinde yaptığı iş vardı ama zihni kapıdaydı. Akşam olmuştu ve Miran birazdan gelecekti. Onu görünce ne diyecekti, nasıl bir tepki verecekti bilmiyordu. Her kapı sesi kalbinin ritmini bozuyor, o mu geldi diye dikkatini kapıya veriyordu.
Bir süre sonra dışarıdan araba sesi duyuldu. Bu sefer diğerlerinden farklıydı. Avluda büyük bir hareketlenme oldu. Sesler azaldı; konaktaki herkes heyecanla kapıdan içeri girecek olan kişiyi bekliyordu.
Sonra… Kapı açıldı.
Ebru elindeki sıcak börekle avludaki yemek masasına ilerlerken kapıdan içeri giren Miran’ı fark etti. “Elim yanıyor!” diye bağırıp tepsiyi masaya bıraktığı gibi koşarak abisine gitti. “Abiii!”
Miran içeri adımını atar atmaz Ebru boynuna atıldı. Miran gülümseyip kollarını kardeşine sardı. “Bırak da nefes alayım,” dedi gerek.
Evin küçüğü Havin “Abi!” diye ağlayarak Miran’ın bacaklarına sarılırken, 14 yaşındaki Baran bile o sert delikanlı duruşunu bozup abisine doğru adımladı, gözleri parlıyordu.
Zerda yenge hemen yanlarına geldi. Oğlunun yüzünü avuçlarının arasına aldı. Gözleri doluydu ama güçlü duruyordu. “Hoş geldin oğlum, Miran’ım,” dedi kısık bir sesle. Miran annesinin elini öptükten sonra sıkıca sarıldılar. Zerda Hanım oğlunun omzuna, boynuna öpücükler kondurup "Yavrum..." diye hasret gideriyordu. Miran askerdeyken yeni genelgeyle askerlik süresi altı aya düşmüştü aslında. Ama o yasa onlara vurmamış, geriye yürümediği için Miran o vatan borcunu tam bir yıl, eksiksiz 12 ay boyunca aslanlar gibi ödemişti. O yüzden o sarılmanın, o hasretin yükü çok daha ağırdı.
Uzunca sarılmanın sonunda anne oğul ayrılınca Miran’ın gözleri babasına ilişti. Ahmet Ağa bir adım öne çıkıp Miran’a baktı. Başını dik tuttu. “Hoş geldin oğlum,” dedi gururla. Miran büyük adımlarla babasının yanına gidip elini öptü. Ahmet bey oğlunu erkekçe, kısa ama sağlam bir sarılmayla kendine çekti. “Adam gibi gittin, adam gibi döndün evlat.”
Miran başını salladı. “Sağ ol baba.”
İşte tam o anda… Gözleri, istemsizce içeride gezindi. Ve durdu.
Hilal.
Mutfakla salonun birleştiği yerde duruyordu. Üzerinde sade bir elbise vardı, saçları omuzlarına dökülüyordu. Bir an... Sadece bir an koşup sarılmak istedi. Ama Miran’ın içinden geçen, tam 12 aydır susturduğu her şey o saniyeye sığdı. “Büyümüş…” diye geçirdi içinden. 15 yaşında bıraktığı o küçük kız, yerini çocukluktan sıyrılmaya başlayan bambaşka bir çehreye bırakıyordu. Bu, fark etmeden söylenen bir kelime değildi. Bu, insanın kalbine saplanan sert bir tespitti.
Hilal zaten ona bakıyordu, o anda bakışları buluşmuştu. Hilal ne diyeceğini, nasıl bir tepki vereceğini bilmiyordu; ne gülümseyebiliyor ne de bir adım atabiliyordu. Kısa süren bakışmanın ardından Hilal kendini gülümsemeye zorlayıp başını hafifçe eğdi. Kibar, ölçülü, yerinde... “Miran abi,” dedi. O iki kelime, Miran’ın göğsünde bir yerleri çok fena acıttı. “Hoş geldin.”
Miran yutkundu. Bakışlarını çok kısa tuttu. “Hoş buldum,” dedi. Sesi sakindi ama içinde fırtına vardı. O an anladı; koca bir yıl geçmişti. Hilal artık o bıraktığı çocuk değildi, lise ikiye geçmiş bir genç kızdı. Ve o… geri dönmüştü. Ama hiçbir şey, bıraktığı yerde değildi.
Miran, valizini yere bırakırken kalbi sıkıştı. Bu dönüş, hayal ettiği gibi değildi. Ne bir koşu, ne bir heyecan... Sadece… sessiz bir kabulleniş. “Ben yokken büyümüş,” diye düşündü. “Sadece yaşı değil… dünyası da.” Ve ilk kez askerlikten döndüğü gün şunu fark etti: Asıl sınav şimdi başlıyordu.
Şahdar konağından Bedirhan Ağa ve oğulları da gelince sofra her zamankinden daha özenli kuruldu. Bakır tabaklar parlatılmış, ekmekler sıcak sıcak örtünün altına alınmıştı. Ama bütün bu ihtimamın sebebi yemek değildi. 13 yaşındaki Ömer ile 11 yaşındaki Azad, hayranlıkla izledikleri Miran abilerinin hemen karşısına oturmuşlardı. İkizler Dicle ve Fırat bile bu ağır havadan etkilenmiş, uslu uslu oturuyorlardı. Miran masanın baş tarafına, Ahmet Ağa’nın sağına oturdu. Hâlâ askerliğin getirdiği o alışkanlıkla, omuzları dikti. Sessizdi. Dinliyordu.
Hilal ise masanın karşı tarafında, annesi Turna’nın yanındaydı. Sandalyeye oturduğunda eteğini düzeltirken fark etti; elleri hafifçe titriyordu. “Saçmalama,” dedi içinden. “Bu sadece bir akşam yemeği.” Ama değildi.
Çalışanlar çorbaları koyarken konuşmalar yavaş yavaş açıldı. Ahmet Ağa yardımlaşarak askerlikten, düzenlerden, sabah içtimalarından bahsetti. Erkekçe, gururlu bir sohbetti. Miran kısa kısa cevaplar verdi.
“İyiydi.”
“Alışıyorsun.”
“Bitti geçti.”
Ama sesi, eskisi kadar rahat değildi.
Hilal kaşığını çorbasına daldırırken başını kaldırdı. Tam o sırada Miran da başını kaldırmıştı. Bakışlar yine… kaçamak. Miran hemen önündeki tabağa döndü, Hilal de su bardağına uzandı. Ebru bu sessizliği fark etmemek mümkünmüş gibi davranıyordu ama gözleri ikisinin arasında gidip geliyordu.
“Abi,” dedi Ebru birden. “Yemekleri özlemişsindir ha?”
Miran başını salladı. “Özlemez olur muyum,” dedi. “Özellikle annemin yemeklerini.”
Zerda yenge gururla gülümsedi. “Ye o zaman oğlum, zayıflamışsın,” dedi.
Hilal o an fark etti. Gerçekten de zayıflamıştı. Yüzü daha keskin, bakışları daha derinleşmişti. Ana yemekler geldiğinde sohbet biraz daha dağıldı. Okuldan, lisedeki sınavlardan bahsedildi. Zerda, Hilal’e dönüp, “Lise iki bayağı zorluyor mu seni?” diye sordu.
Hilal tam cevap verecekken Miran’ın sesi duyuldu. Sakin ama dikkatli:
“İyi gidiyor mu?”
Soru basitti ama Hilal’in kalbi o an bunu bilmiyor. “İyi,” dedi. “Yoğun ama alıştım.”
Miran başını salladı. “Güzel.”
Sadece bu. Ama o "güzel" kelimesi, Hilal’in içinden bir şeyleri yerinden oynattı. Yemek boyunca başka cümleler de kuruldu, başka kahkahalar da atıldı. Ama herkes biliyordu; bu masa, aynı masa değildi artık. Ve bu sofrada, en çok konuşan şey… söylenmeyenlerdi.
Sofra yavaş yavaş toparlandı. Tabaklar kalktı, sandalyeler çekildi. Salonda daha sakin bir hava vardı artık. Zerda yenge çay hazırlıklarını kontrol etmek için mutfağa yönelirken, Turna Hilal’e döndü.
“Tatlıları sen getir kızım, yardım et,” dedi.
Hilal başını sallayıp mutfağa geçti. Tepsiye çerez kaseleri yerleştirdi. Şerbetli tatlılar, birkaç dilim kek… Her şeyi özenle dizdi. Tepsiyi kaldırdığında kalbi yine hızlandı. Bunu kendine itiraf etmese de, ne zaman Miran’la karşı karşıya gelse heyecanlanıyordu.
Salona girdiğinde herkes yerini almıştı, çay bardakları doluydu. Hilal eğilip tatlıları bırakırken sıra Miran’a gelmişti. Miran başını kaldırdı. Bir an... Ne fazla, ne eksik. Hilal’in eli tepsiyi tutarken hafifçe titredi.
Miran bunu fark etti. “Dikkat et,” dedi alçak bir sesle. “Dökme.”
Hilal başını kaldırdı. Göz göze geldiler. “Merak etme, Eskisi kadar sakar değilim, daha dikkatliyim.”
Miran hafifçe başını salladı, yüzündeki yarım gülümseme ile “Eskiden de öyleydin,” dedi.
O cümle, ikisini de aynı anda susturdu. Hilal tatlıyı bırakıp geri çekildi. “Afiyet olsun,” dedi gözlerini kaçırarak.
Miran ise tam aksine, gözlerinin içine bakarak, “Sağ ol,” dedi.
Hilal tepsiyi alıp mutfağa dönerken kalbinin ritmi tamamen değişmişti. Miran ise çay bardağını eline aldı ama içmedi. Çünkü fark etmişti bazı anlar, geçmişi bugüne fazla yaklaştırıyordu. Ve bu… tehlikeliydi.