Sarayın koridorlarında yankılanan telaşlı adımlar ve kısık sesli konuşmalar yüzünden gözlerimi açtım. Tüm o gürültü kulaklarıma doldu. Sabah sabah neler oluyordu? Uykum bölünmüştü, saat henüz kaçtı? Çok erken olmalıydı.
Yatağımda doğrularak başımı çevirdim, solumda duran pencerenin dışındaki manzaraya baktım. Güneş ışıkları, perdenin aralığından süzülerek odayı altın sarısına boyuyordu.
Hava, Eylül ayında olmamıza rağmen yazdan kalma bir sıcaklık taşıyordu, sanki sonbahar gelmemişti bile. İç çekerek, mevsimlerin doğal akışını seven biri olarak, bu beklenmedik güneşli hava enerjimi çekip almıştı. Yatağın yumuşaklığına geri dönmek ve tüm günü burada geçirmek istedim. Aniden aklıma düştü; ayıcığım neredeydi acaba?
Yatağımın altına eğildim ve büyük peluş ayıcığımı gördüm. Gece onu oraya atmış olmalıyım. Ayıcığı kollarıma aldım, yüzümde hafif bir tebessüm belirdi. Evet, on sekiz yaşında olmama rağmen hâlâ bir ayıcıkla uyuyordum.
Nedimem Abigail kapıyı tıklattı ve içeri girdi. Büyük bir gülümsemeyle bana “Günaydın efendim.” Karşımda reverans yapmadı, çünkü bunu istemediğimi biliyordu. Reveranstan nefret ederdim. “Majesteleri, hemen hazırlanmanız lazım. Kraliçemiz sizi görmek istiyor!” dedi. Ses tonundan heyecanlı olduğu o kadar barizdi ki. Ne oluyordu acaba?
Kafamı olumlu şekilde salladım ve odadan çıkmasını işaret ettim. Yatağımdan istemeyerek kalktım ve dolabıma doğru yöneldim. Siyah elbiselerimden birini seçtim. Siyah rengini çok seviyordum. Hatta sevmek kelimesi bile bu tutkumu ifade etmekte yetersiz kalırdı. Tüm gardırobum siyah kıyafetlerle doluydu. Babamın kütüphanesinden aldığım bir kitapta okumuştum...
“Bir kadının en güzel halidir siyaha bürünmüş hali
Gökyüzünün en güzel zamanıdır siyah
Siyah kendinden başka her rengi kendinden baskın tutar üstünde
Siyahın üzerinde bir nokta beyaz yani umut hemen kendini belli eder”
Zaten siyah giymeyi kendine huy edinen ben, o kitaptaki cümleleri okuduğumdan beri bu renk daha da anlamlı geliyordu. Elbisemi giyip hazırlanmam sona erdiğinde, büyük odamın kapılarını iterek koridora çıktım. Dışarıda bekleyen Abigail ile göz göze geldik. Yürümeye başladım. Yumuşak bir ses tonu ile hadi gidelim dediğimde arkamdan beni takip etmeye başladı.
“Yine mi siyah giyindiniz, prensesim?” sorusunu duyduğumda, bekleyen nedimeye döndüm. Sesinde bir bıkkınlık vardı. Onlara ne oluyorsa. “Evet. Her zaman olduğu gibi.” Daha fazla konuşmadı.
Annemin huzuruna geldiğimizde etraftaki koşuşturmanın sebebi daha net anlaşılır hale geldi. “Kraliçem,” diyerek annemin önünde eğildim ve bakışlarımı ona kaldırdım. Eliyle yanındaki boş yeri işaret ettiğinde yanına oturdum. “Bir eğlence mi var? Bu ne hazırlık, anne?”
“Kızım, Ravia Krallığı'nın durumunu biliyorsun.” Sesi çok durgun ve duygusuz çıkmıştı. Bir şeyler döndüğünü anlamak çok ta zor değildi.
Krallık zor durumdaydı. Bunu biliyordum. Sarayın para ve altınları neredeyse tükenmişti. Mevsimlerin karışıklığı tarımı mahvetmiş, hayvanlarımıza yem bile üretemez olmuştuk. Kimse bana bunları anlatmıyordu ama her şeyin farkındaydım. Halkımın çektiği zorlukları görmek zor değildi. “Biliyorum.”
“Krallığımıza maddi ve manevi olarak yardım edecek bir krallık bulduk. Anlaştık,” dediğinde içimde bir sevinç dalgası yayıldı. Zor günlerimiz sona erecekti. Halkımız ve ailemiz sonunda rahat bir nefes alacaktı. “Çok güzel bu, anne, çok sevindim. Kraliyetimizin üzerindeki kara bulutlar yok olacak.”
Annem kafasını salladı ama isteksizce. Bakışlarını kaldırarak gözlerimin içine baktı. “Artemis Krallığı bize yardım edecek...”
Konunun nereye varacağını tahmin edemiyordum. Bunca zaman benden kraliyet sorunlarını saklamışlardı. Şimdi neden bahsediyordu? Anlam veremiyordum. “Biliyorsun, Gardenia Birleşik Krallıklar Eyaleti’nin asıl sahibi de onlar sayılır.”
Gardenia Eyaleti, üç ayrı krallıktan oluşuyordu. Artemis en eski ve en büyük olanıydı. Eyaletin tam ortasında yer aldığı için asırlar önce Artemis’in kralının aynı zamanda eyalet kralı olmasına karar verilmişti. Eski tarihine rağmen yenilikler ve tarihi değerleri ile çok büyük bir krallıktı.
Elysium, sanat ve kültürü ile ünlüydü. Tüm dünyada tanınan çoğu yazar, ressam, heykeltıraş Elysium doğumluydu. Avalon ise, mükemmel bir tarım ve ticaret becerisine sahipti.
Biz, Ravia Krallığı olarak, Artemis’e çok yakın bir konumda olduğumuz için aramızda çok fazla alışveriş olmuştu. Her türlü tohum, hayvan, kumaş, pırlantamız Artemis’ten gelirdi. Fakat eyalete ait değildik, bağımsız bir krallık olarak adlandırılırdık.
“Kızım,” dedi annem, derin ve içten bir nefes alarak. Söyleyecekleri hoşuna gitmiyordu. Bu aldığı ses tonundan çok belliydi.
“Artemis Krallığı’nın veliaht prensi, James Edward Westshire ile evlenmen uygun görüldü.”