Dağ evi sessizdi. Sessizlik öyle bir sessizlikti ki, insanın kendi nefesini bile suç gibi hissettiren cinsten. Asu yatağın üzerinde yatıyordu. İlacın etkisiyle uykusu derindi ama huzurlu değildi. Kaşları çatık, dudakları kuruydu. Bir haftadır yaşadığı cehennem, uykusunda bile peşini bırakmamıştı. Kapı yavaşça açıldı. Çakır Selmanoğlu içeri girdi. Elinde bardak vardı. İçki. Gözleri kızarmıştı. Sakalı uzamış, yüzü sertleşmişti. Bu, eskiden insanların “ağabey” diye saygı duyduğu adam değildi artık. Bir süre durdu. Kızı izledi. — “Bak hele güzeller güzeli Asu ! …” dedi alçak, boğuk bir sesle. — “Ne hale gelmişsin.” Bir adım attı. Sonra bir adım daha. — “Bir hafta…” diye devam etti. — “Bir hafta geçti üstünden. Benim kardeşim toprağın altında.” Yatağın kenarına oturdu. Asu uy

