Asu okuldan çıkıp eve doğru yürüyordu.
Omzunda çantası, aklında Fırat…
Yüzünde hafif bir tebessüm vardı hâlâ.
Sokağın başına geldiğinde o arabayı gördü.
Siyah, camları koyu.
Kalbi bir an duracak gibi oldu.
Hadi.
Avlunun önünde durmuştu.
Sigara ağzında, bakışları pis, süzücü.
Asu başını öne eğdi, hızlandı.
Geçip gitmek istiyordu sadece.
Ama Hadi kımıldadı.
Bir adım attı önüne.
— Lan, dedi.
— Bu ne hal?
Asu durdu.
Ellerini eteğinin yanına indirdi, sessiz kaldı.
Hadi gözlerini eteğine dikti.
— Okula diye gidiyorsun, karı gibi giyinmişsin.
— Mini etekle kimlere gösteriyorsun o bacakları lan sen?
Asu’nun boğazı düğümlendi.
— Ben… okuldan geliyorum sadece, dedi titrek bir sesle.
Hadi güldü.
Pis, mide bulandıran bir gülüş.
— Kes sesini!
— Ulan daha çocuk sayılırsın, böyle giyinmek ne demek?
— Sürtük müsün lan sen?
Asu’nun gözleri doldu.
— Küfür etmeyin… lütfen, dedi fısıltıyla.
Hadi bir adım daha yaklaştı.
— Ne diyorsun lan?
— Beni mi uyarıyorsun?
Etrafına baktı.
Kimse yoktu.
— Adam akıllı giyin bundan sonra.
— Yoksa biri yanlış anlar, başına iş gelir.
Asu’nun dizleri titredi.
Hiçbir şey diyemedi.
Sadece başını eğip yürüdü.
Arkasından Hadi’nin sesi geldi:
— Bir daha böyle görmeyeyim seni.
— Yoksa sonuçları ağır olur.
Asu yürüdü eve doğru sinirle ve ,
Eteğine baktı.
Birden utanır gibi oldu.
Ama asıl utanç,
bu dünyada kadın olmanın bedeliydi.
Kapıdan içeri girdiğinde evin içi sessizdi.
Ayakkabılarını usulca çıkardı.
Gözleri şişmişti ama ağladığını belli etmemeye çalışıyordu.
Mutfağın kapısından annesinin sesi geldi.
— Geldin mi?
Asu başını eğerek mutfağa geçti.
— Geldim anne, dedi kısık bir sesle.
Annesi tencerenin başındaydı.
Arkasını dönmeden konuştu.
— Okuldan mı geliyorsun yine?
— Evet…
Kadın derin bir nefes aldı.
Sesi ima doluydu.
— Kız çocuğu okutulursa bu olur işte.
— Okul, sokak, milletin gözü…
— En iyisi vermek kocaya. Olsun bitsin.
Asu olduğu yerde kaldı.
Kalbi bir kez daha kırıldı.
— Anne… ben kötü bir şey yapmadım, dedi.
— Sadece okula gidiyorum.
Kadın bu kez döndü.
Bakışları sertti ama asıl sertlik sözlerindeydi.
— Kötü yapmasan da millet öyle bakmaz.
— Kız dediğin evinde oturur.
— Okumak neymiş, sevdalanmak neymiş…
O sırada babasının sesi duyuldu.
Avludan içeri girdi.
— Yeter! diye gürledi.
— Kızın yanında konuştuğun lafa bak.
Kadın irkildi ama geri adım atmadı.
— Ben yanlış bir şey mi dedim? Adam konuştu
— Oğlun olsa böyle demezsin ama!
— Hadi’ye bir laf eden yok, ama kız hep suçlu!
Bu sözleri söylerken sesindeki titreme belliydi. Kadınım ise aşırı derecede,
Oğluna olan düşkünlüğü gözünden taşıyordu.
Baba sertçe kadına döndü.
— Bir daha kızımın yanında böyle konuşmayacaksın.
— Okuyacaksa okuyacak, yürüyecekse yürüyecek.
— Kimseye yem etmeyeceğim onu.
Asu’nun gözleri doldu.
Tutamadı kendini.
— Baba… dedi.
Bir anda ağlamaya başladı.
Hıçkırıkları evi doldurdu.
Babası bir adımda yanına geldi.
Asu kendini onun kollarına bıraktı.
— Baba, çok korkuyorum…
— Ben kötü değilim baba…
Babası kızını sıkıca sardı.
Ellerini saçlarına koydu.
— Sus kızım, sus…
— Ben senin namusuna kefilim
— Kimse sana dokunamaz, kimse seni incitemez.
Asu ağlayarak babasının göğsüne bastırdı yüzünü.
O an, hayatta ilk kez gerçekten korunmuş hissetti.
Ama bilmediği bir şey vardı:
Bu evde onu koruyabilecek tek adamın gücü,
dışarıdaki kötülüğe yetmeyecekti.
Asu odasına kapandı.
Işığı yakmadı.
Yatağın kenarına oturdu, telefonu eline aldı.
Ekranda Fırat’ın adı duruyordu.
Parmakları titredi.
Asu:
Fırat…
Mesaj kısa ama içi doluydu.
Biraz bekledi.
Telefon hemen titredi.
Fırat:
Canım? Ne oldu? Sesin yok bugün.
Asu yutkundu.
Gözlerinden yaş süzüldü.
Asu:
Abim var ya… Hadi…
Bugün yine laf etti. Giyinmeme, yürümeme…
Çok korkuyorum bazen.
Ekran bir an durdu.
Sonra hızlı hızlı yazılar belirdi.
Fırat:
O adamdan herkes nefret ediyor Asu.
Mahallede sevilmeyen tek kişi o.
Pis, ağzı bozuk, ruhu çürük biri.
Asu burnunu çekti.
Asu:
Biliyorum… ama evde kimse ona laf edemiyor.
Annem bile onu savunuyor.
Bazen keşke hiç abim olmasaydı diyorum, sonra suçluluk duyuyorum.
Fırat:
Suçluluk duyma.
O senin abin falan değil, zorba.
Ben o adamdan nefret ediyorum, bak yeminle nefret ediyorum.
Asu ilk kez hafifçe gülümsedi.
Ama gözleri hâlâ doluydu.
Asu:
Keşke yanımda olsaydın.
Bazen sadece elimi tutsan yeter.
Fırat hiç beklemedi.
Fırat:
Tutacağım.
Bugün değilse yarın.
Kimse seni üzemezken ben susmam.
Asu kalbini bastırdı.
İçinde ilk defa bir güç hissetti.
Asu:
Ama o tehlikeli Fırat.
Herkes çekinir ondan.
Fırat:
Ben çekinmem.
Kimse sevmiyorsa, sebebi var.
Ben seni seviyorum Asu, o yeter.
Asu telefonu göğsüne bastırdı.
Gözlerinden yaş aktı ama bu kez sessizdi.
İlk kez biri ona
“Sen değerlisin” demişti.
Ama bilmediği bir şey daha vardı:
Hadi, sevilmediğini biliyordu…
Ve en tehlikeli insanlar,
kimse tarafından sevilmeyenlerdi.
Gece olmuştu.
Fırat odasının ışığını kapatmış, yatağına uzanmıştı.
Tavan karanlıktı ama aklı aydınlıktı.
Asu…
Onun gülüşü geldi aklına.
Utangaçken dudaklarını ısırışı.
Konuşurken gözlerini kaçırışı.
“Bu kız nasıl bu kadar temiz kalmış bu dünyanın içinde?” diye geçirdi içinden.
Telefonunu eline aldı.
Yazmak istedi, sonra vazgeçti.
Uyuyor olabilir diye düşündü.
Yastığına yüzünü gömdü.
Kalbi hızlı atıyordu.
“Keşke yanında olsam,” dedi fısıltıyla.
“Sadece sarılsam…
Korkma desem.”
Onu koruyamamanın ağırlığı çöktü içine.
Hadi’nin yüzü geldi gözünün önüne.
Dişlerini sıktı.
“Kimse sana zarar veremez,” dedi kendi kendine.
“Vermeyecek.”
O sırada, başka bir evde…
Asu yatağında sırt üstü uzanmıştı.
Tavanı izliyordu ama aslında başka bir şeyi görüyordu.
Fırat’ın yüzünü.
Gülerken gözlerinin kısılışını.
Espri yaparken sesinin yumuşamasını.
Mesajlarını düşündü.
“Ben seni seviyorum Asu,” deyişini.
Kalbini okşadı sanki.
Yorganı çenesine kadar çekti.
Telefonunu göğsüne bastırdı.
“Keşke rüyama girsen,” diye fısıldadı.
“Yanımda olsan…
Sadece elimi tutsan.”
Gözleri doldu ama bu kez korkudan değil.
Özlemekten.
Aynı anda, iki farklı odada,
iki genç aynı şeyi diledi:
Birbirine dokunmayı.
Ve bilmeden, aynı gecede,
aynı duayla uykuya daldılar.Sabah okulun bahçesi her zamanki gibi kalabalıktı.
Zil çalmış, herkes kantine doğru akıyordu.
Asu çantasını omzuna takmış, Zeynep’le yan yana yürüyordu.
Yüzü hâlâ biraz solgundu ama gözleri etrafı arıyordu.
Ve onu gördü.
Fırat.
Kantinin önünde sıraya girmişti.
Elinde bozuk para, arkasında üç tane çocuk…
Bir şeyler anlatıyor, herkes gülüyordu.
Asu’yu fark edince gözleri parladı.
Ama belli etmedi.
Sıradan biri gibi davrandı.
Asu kantine yaklaştı.
Fırat arkasını döndü, sanki yeni görmüş gibi yaptı.
— Aa! Asu Hanım…
— Siz de mi bu okuldasınız?
Asu gülmemek için dudaklarını ısırdı.
— Yeni kayıt oldum galiba, dedi.
Zeynep kahkahayı bastı.
— Siz ikiniz tam delisiniz ha!
Fırat sırada bir adım öne çıktı.
— Abla, dedi kantinciye.
— Bana bir tost, bir ayran…
— Bir de bu kıza moral verir misin? Dün düşmüş gibi duruyor.
Asu kaşlarını çattı.
— Ya sus!
Fırat sırıttı.
— Bak moral vermeye başladı bile.
Arkadaki çocuklardan biri laf attı.
— Oğlum Fırat, kız arkadaşın mı lan bu?
Fırat hiç düşünmeden cevap verdi.
— Kısmetim diyelim, daha güzel.
Asu’nun yüzü kızardı.
Zeynep dirseğiyle dürttü.
— Vay be…
Asu başını çevirdi ama gülüyordu.
İlk defa içi biraz hafiflemişti.
Kantinci tepsiyi uzattı.
Fırat aldı, dönerken ayağı takıldı gibi yaptı.
Ayran neredeyse dökülüyordu.
— Oğlum dikkat etsene! dedi biri.
Fırat ciddiyetle baktı.
— Hayatta en korktuğum şey iki şey.
— Biri ayranı dökmek, diğeri Asu’yu üzmek.
Asu güldü.
Gerçekten güldü.
Kahkaha attı.
Zeynep ellerini kaldırdı.
— Tamam ya yeter, midem bulandı sizin aşkınızdan.
Asu tepsisini aldı.
Fırat’la göz göze geldi.
O an, bütün ağırlıklar bir kenara çekildi sanki.
Hadi yoktu.
Korku yoktu.
Sadece iki genç,
bir kantin,
ve kısa ama iyi gelen bir mutluluk vardı.
Ama bu mutluluk…
çok uzun sürmeyecekti.