Seni Tanımak İstiyorum...

1576 Words
Murat’ın Anlatımı  Ebru Sultan yine neler döktürdüyse, yemek kokuları daha kapıdan içeriye girmeden burnuma dolmuştu. Mis gibi yemek kokusunu çektim içime. Karnıyarık yapmıştı, o kesin. Sultanımın üstüne bu yemeği güzel yapanı tanımam. Sırayla kapının önüne dizildik. Göktuğ çaldı kapıyı. Kapıyı her zamanki güler yüzüyle Ebru Sultan açtı. İçeriden ferah temizlik kokuları yükseliyordu. Bizim evin ağır kokusuna karşılık, bu evin sıcacık, mis gibi bir kokusu vardı. Bu eve kadın eli değmişti. Bu yüzdendir ki kadın eli değen her ev yuva olurdu. — Heh, geldiniz mi haytalar? Buyurun geçin. Önce ellerinizi yıkayın bakayım, dedi bize. Elimdeki kıyafet poşetini alıp hemen odaya doğru ilerledi. Biz de ellerimizi yıkamak için sırayla banyoya geçtik. Koca koca adamlar olmuştuk ama Ebru Sultan’a göre biz hâlâ çocuktuk. Bu eve ilk geldiğimizde Ateş 18, ben ise 16 yaşındaydım. O zaman da bize aynı şekilde davranmıştı. Üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen hiçbir şey değişmedi. O hâlâ bizim Ebru Sultanımız, biz ise onun hayta oğullarıydık. Ebru Sultan da çok büyük acılar yaşamış. Bazen saatlerce temizlik yapardı, bazen de 4-5 çeşit hamur işi... Bize getirir ve biz daha getirdiklerini bitiremeden yenilerini yapardı. Sonradan öğrendik nedenini. Aklına yaşadığı acılar geldiğinde kendini bu şekilde oyalıyordu. Bu, onun acılardan kurtulma biçimiydi. Hiçbir zaman onun ne yaşadığını tam olarak öğrenemedik. Anlatamadı. Yüzeysel anlatıp geçti, sonra da uzaklara daldı ve sessizleşti. O günden sonra da hiçbirimiz ona bunu soramadık. Biz, acıların yükünü daha küçük yaşta öğrenmiştik. O yüzden de bunu ona sorduğumuzda ne hissettiğini az çok biliyorduk. Ellerimizi yıkayıp yemek masasına doğru ilerledik. Masaya şöyle bir baktığımda, daha yemeğe oturmadan gözlerimle doymuştum. Masada yok yoktu. Bu kadının kesin özel güçleri vardı. Bu kadar çeşit yemeği ne ara yapmıştı? — Allah’ım, neler görüyorum! Neler döktürdün yine sultanım? —dedi Furkan, aç kurt gibi yemeklere bakarken. — Yaşasın! Midemiz bayram edecek! —dedi Göktuğ, ellerini ovuştururken. — Yiyin yavrularım, yiyin. Hepsini sizin için yaptım, dedi Ebru Sultan. Susamıştım ve önce bir bardak su doldurup içmek istedim. Gözlerim Leyla’yı aradı ama göremedim. — Sultanım, Leyla nerede? —dedim merakla, bardağımdan koca bir yudum su içerken. — Hayırdır, çok mu merak ettin yavuklunu? —dedi Ebru Sultan. Bunun üzerine ben öksürük krizine girdim. İçtiğim bir yudum su, genzime savaş ilan etmişti. Bu kadın hemen nasıl da anlamıştı Leyla’yı sevdiğimi? — Sultanım, doğruyu söyle, senin özel güçlerin mi var? Artık şüphelenmeye başlıyorum. Bizim zihnimizi falan mı okuyorsun? —dedim, hâlâ öksürmeye devam ederken. — Bunun için özel yeteneğe mi ihtiyaç var salak oğlum? Senin ona bakışlarını uzaktan gören her insani varlık, ona âşık olduğunu anlar. Azıcık etrafınıza dikkatli bakın. Dünyayı ve çevrenizi gözlemleyin evladım. Böyle ot gibi işe gidip gelmeyin. Leyla odada giyiniyor, birazdan gelir, dedi gülümseyerek. Biz yemeğe başlamıştık ki odadan bize doğru gelen Leylamı gördüm. Benim üzerinde hayal ederek aldığım yeşil elbiseyi giymişti. Elbise ona, hayallerimden bile daha çok yakışmıştı. Ona öyle dalmışım ki Ateş’in dürtmesiyle kendime geldim ve açık olan ağzımı kapadım. Bir süre daha böyle sersem yemek yemeye çalıştım. Her yanlış hareketimde Ateş, gizli bir dirsek darbesiyle beni kendime getiriyordu. Şaşkınlığımı attıktan sonra Leyla’ya uzakta duran yemeklerden azıcık koyarak bir tabak hazırladım. Tabağı önüne bıraktım ve yemesini rica ettim. Hemen yanakları kızardı ahu gözlümün. Beni kırmadı. Tüm yemeklerin tadına baktı. Her denediği yemekten sonra yüzünde, beğendiğine dair izler o istemese de kendisini gösteriyordu. Sanırım Ebru Sultan’ın “Etrafınıza dikkatle bakın ve gözlemleyin,” cümlesini ben sadece Leyla’ya uyguluyordum. Onun her mimiğini ezberliyor, gerçekte ne hissediyor anlamaya çalışıyordum. Ebru Sultan bir bana, bir Leyla’ya baktı. Uzun bir iç geçirdi. — Sizleri ben doğurmadım ama evladım gibi sevdim. Bir evladım olsaydı da sizi sevdiğimden farklı sevmezdim. Doktor bana kısır olduğumu ve çocuğum olamayacağını söylediğinde çok üzüldüm. Yıllarca vazgeçmeden çocuğum olması için hem dua ettim hem de tedavime devam ettim. Meğer insan doğurmadan da evlat sahibi olabiliyormuş. Bunu sizi tanıdığımda anladım. Rabbim dualarımı kabul etti ve bana dört yağız delikanlı gönderdi. Bunlar öyle evlatlar ki her biri ayrı mücevher gibi. Kendim yetiştirsem bu kadar iyi yetiştiremezdim. Şimdi de ay parçası gibi bir kız gönderdi. Artık dört oğlum, bir kızım var. Ben daha Allah’tan ne isterim, dedi Sultanım. Gözleri dolu dolu olmuştu. Hemen hepimiz yerimizden kalkıp sarıldık Sultanımıza. — Sen de bizim annemizsin sultanım. Biz de seni annemizden ayırmadık, dedi Furkan. Yemek bitmiş ve sofradan kalkmıştık. Hepimiz sofranın kaldırılmasına yardım ettik. Sadece Leyla’ya hiçbir iş yaptırmadık. Hastaneden yeni çıkmıştı. Üstelik o bilmese de kanserdi. O yüzden de elimizden geldiğince onun yorulmamasını sağlayacaktık. Mutfağa gittiğim sırada Ebru Sultan beni kenara çekti. — Oğlum, sen bu kızın iyileştiğine emin misin? Bu kızın suratı kireç gibi. Sanki tüm kanı vücudundan çekilmiş, dediğinde yine içime “Bu kadın nasıl da her şeyi anlıyor?” diye bir kurt düştü. Bu kadar mı dikkatli inceliyordu herkesi? Leyla’nın hastalığını ve doktorun söylediği her şeyi bir bir anlattım Sultanıma. Duyduklarıyla ellerini şaşkınlıkla ağzına götürdü. Gözleri dolu dolu oldu. Belli etmemek için kendini toparladı. Sonra da bana teselli vermek için önce sırtıma hafifçe vurdu. — Erken evre diyorsun, hallolur bir mesele. Merak etme, iyileşecek. Onu sevgimizle biz iyileştireceğiz. Sonra da sizin evlendiğinizi göreceğim inşallah, dedi Sultanım. — Onun için önümdeki tek engel kanser değil sultanım. Hafızasını kaybetmiş olması en büyük engel. Parmağında yüzük olmamasından evli olmadığını anladım. Peki ya kalbinde biri varsa? İşte o yüzden de bekliyorum. Ne zaman hafızası yerine gelirse, ona o zaman açılabilirim, dedim üzgün bir şekilde. — Doğru söylüyorsun oğlum. Sabret. Bekle. Her şey yoluna girer elbet. Ben insan sarrafıyım. Bu kız iyi birine benziyor, merak etme, dedi Sultanım. Dayanacaktım elbet. Başka bir alternatifim hiç olmadı ki. Hep birlikte çaylarımızı içerken Leyla hepimize tek tek baktı ve sonra: — Her şey için çok teşekkür ederim. Beni yalnız bırakmadınız. Bana her konuda yardım ettiniz. Ömrümün sonuna kadar size minnettar olacağımı bilmenizi istedim. — Olur mu öyle şey? Biz insanlık görevimizi yaptık bacım. Zaten seni kurtaran Murat’tı. Biz sadece ona yardım ettik, dedi Ateş. Ben ise bu söyledikleriyle mahcup olmuştum. Gözlerimi yere diktim, sonra da Leylamın gözlerinin içine... Orada yandım, kavruldum, soğudum. Yine Ateş’in dirsek darbesiyle kendime geldim. Hayvan herif, kaburgamı kırıyordu az kalsın. — Kendini bize ya da bana karşı borçlu hissetme. Gün gelir sen de birine yardım edersin, ödeşiriz, dedim ve göz kırptım. — Şeyy... Bir şey sormak istiyorum ama ileri gitmiş olur muyum, bilemedim, dedi Leyla utana sıkıla. — Sor bacım, ne mahsuru olacak? Sen de bizdensin artık, dedi Ateş. Leyla gözlerini bana dikerek konuşmaya başladı: — Yetimhanede büyüdüğünüzü söylediniz. Ben, nasıl oraya geldiğinizi ve ne yaşadığınızı çok merak ediyorum. Eğer mahsuru yoksa anlatabilir misiniz? — Yok mahsuru yok da... Bilmemen, senin için de bizim için de daha hayırlı olur sanki bacım. Çünkü bizim mazi pek iç açıcı değil, dedi Ateş. — Anladım. En azından sen anlatsan Murat? Senin geçmişini çok merak ediyorum. Sakıncası var mı? —dediğinde içime bir hüzün oturdu. Onu gönlüme almıştım. Elbet bir gün öğrenmek isteyecekti. Ben de yıllardır susturduğum ve unutmaya çalıştığım hikâyemi ondan başkasına da anlatamazdım. Ama orada değil... Leyla’ya hiçbir şey söylemeden önce Ebru Sultan’dan müsaade istedim. — Sultanım, Leyla ile sahile inmemize müsaaden var mıdır? Merak etme, çok gecikmeden geliriz, dedim. — Tamam oğlum. Bizim Manşet Huriye’ye görünmeden gidin. Ben onu susturmanın yolunu bulurum elbette. İlk günden kızın canını sıkmasın. Siz yine de dikkat edin, dedi Sultanım. Ceketimi ve Sultanımın şalını aldım. Leyla da hemen peşime takıldı. Elini tutmak istedim ama yanlış anlamasından korktum. Üstelik mahalledeydik. Yan yana sahile doğru yürürken, karşımıza çıkan dondurma tezgâhına dikkatli bakan Leyla’yı gördüm. Hemen tezgâhın başına geçtim. — Ben çilekli ve çikolatalı dondurma severim. Sen de ister misin? —dedim. Hemen çocuk gibi başını salladı. Küçük bir tabakta, iki top dondurma ile sahile doğru yürüdük. Denize sıfır olan bir banka oturduk. Hava esiyordu ve hemen şalı Leyla’nın omuzlarına attım, sonra da konuşmaya başladım. — Sana anlatacağım hikâyeyi yıllardır kalbime gömdüm. En son çocukken bizimkilere anlatmıştım. Sultanım bile tam olarak bilmez hikâyemi. Sen benim için apayrı bir yerdesin. Bunu ileride daha iyi anlayacaksın. O yüzden de sana anlatmak istiyorum. Beni tanı, beni iyi ya da kötü her hâlimle bil ve ona göre karar ver. Çünkü ben, senin hikâyeni bilmeden seni kabullendim. Ne zaman ki her şeyi hatırlarsın... O zaman seninle bambaşka bir konuşma yapabiliriz. Ama şimdi değil. Emin olmadan değil, dedim ve sonra gözlerine baktım. — Farkındasın, değil mi? — Neyin farkında mıyım? — Sana karşı bir şeyler hissettiğimin... — Sen bana karşı bir şeyler mi hissediyorsun? —dedim, anlamamazlıktan gelir gibi. — Evet Murat. İlk gördüğüm andan beri. Ama bu çok tuhaftı. Sanki sen hiç yabancı değildin bana. Ben seni hep tanıyormuşum da unutmuşum gibiydi, dedi Leyla, hatırlamaya çalışır gibi yaparak. — Sende, bende aynıydın. Sen baygın hâlde iken bana tanıdık geldin. Bu, eski bir bağ, buna eminim. Ama sen hatırlamadan olmaz. Ne yaşadın da hafızanı kaybettin bilmiyorum. Ama hatırladığın gün de sonrasında beni istersen, hep senin yanında olacağımdan emin olabilirsin, dedim. Leyla ellerimi tuttu. — Hissediyorum Murat. Kalbimde birisi olsaydı, sana karşı böyle hissedemezdim. Ama düşünüyorum, düşünüyorum, gelmiyor aklıma. Hiçbir anı kırıntısı yok. — Olsun be Leylam. Ben beklerim. Hatırladığında ben hep başucunda olacağım. dedim — Söz mü? Dedi Leyla — Söz... dedim kararlı ve kendinden emin bir şekilde. — Seni tanımak istiyorum Murat. Bana hakkındaki her şeyi anlatır mısın? dedi Leyla. Sonra da üşümüş gibi göğsüme sokuldu. Onun göğsümde olmasının bende yarattığı etkiyi bilemezsiniz. Kalbim ayaklanıp koşuyordu sanki. İçimi bir huzur ve sevinç sardı. Ona anlatacaklarımın ağırlığı da ancak böyle hafiflerdi. — Hazır mısın Murat’ı tanımaya? Dedim göğsüme saklanmış Leylama bakarak. — Hazırım, dedi meraklı gözlerle. Bakışlarımı denize çevirdim. İşte başlıyordu benim unutmaya çalıştığım ama unutamadığım hikâyem. Keşke ben de Leyla gibi hepsini silebilseydim hafızamdan. Ama hepsi mıh gibi aklımda. Tek bir sahnesi bile silinmiyor...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD