Diğer dünyada, düzen ve mantığın hâkim olduğu soğuk atmosfer içinde büyük bir kaos yaşanıyordu. 24375’in kaybolduğu haberi hızla yayıldı. Bu, sistemin öngördüğü standartlara aykırı bir durumdu ve kesinlikle kontrol altına alınmalıydı. 23111, en üst düzey yöneticilerden biri olarak hemen bir kurtarma ekibi hazırlamak zorundaydı. 24375, kendi isteğiyle mi gitmişti, yoksa duygusal dünyanın insanları tarafından mı alıkonulmuştu? Eğer durumun bir isyan kıvılcımı taşıdığı anlaşılırsa, bu diğer mantık dünyası bireylerini de etkileyebilir ve onları düzen dışına itebilirdi. Bu asla kabul edilemezdi.
23111’in planı netti: Öncelikle, duygusal dünyanın ileri gelenleriyle temasa geçerek bir ön bilgilendirme yapılacak, ardından eğitimli bir kurtarma ekibi bölgeye ulaşarak 24375’i bulup geri getirecekti. Ancak bunun hiç de kolay olmayacağını biliyorlardı. Duygusal dünya, öngörülemeyen tepkilere sahip bireylerle doluydu ve sistemlerinin öngördüğü rasyonalite bu dünyada bir geçerliliğe sahip değildi. Buna rağmen, plan uygulamaya konuldu ve hızlıca bir uzay gemisi hazırlanarak tam hızla karşı gezegene hareket edildi.
Bu sırada, Nazlı ve Ateş hâlâ göl kenarında oturuyorlardı. Güneş, uzak tepelerin ardına saklanıyor, gölün yüzeyinde altın rengi yansımalar dans ediyordu. Hafif bir esinti, suyun üzerinde küçük dalgalar oluşturuyor ve doğanın melodisi bu sessizliği tatlı bir harmoniye dönüştürüyordu. Ateş, gökyüzünün bu denli renkli ve değişken olmasına hayretle bakıyordu. Onun dünyasında gri ve mavi dışında bir renk yoktu. Gökyüzü, sürekli stabil bir ton ile kaplıydı, herhangi bir renk değişimi mümkün değildi. Ama burada? Burada doğa kendi kanunlarıyla dans ediyordu.
Nazlı, Ateş’in gözlerinde ilk kez bir duygu kıvılcımı görüyordu. Bu, onun için yeni bir şeydi. Önceden hesaplanmış tepkiler yerine, içgüdüsel olarak bir şeylere hayret etmesi, belki de ilk kez hissetmesi. Nazlı, gülümseyerek elini Ateş’in omzuna koydu.
“Akşam oluyor,” dedi yumuşak bir sesle. “Yatacak bir yerin yok. Benim evimde kalabilirsin.”
Ateş, kısa bir süre sessiz kaldı. Mantıksal dünyasında, kimse kimseyi evine davet etmezdi. Konaklama, hükümet tarafından belirlenirdi ve herkesin uyuması için kendine özel bir kapsülü vardı. Ama burada, kişisel ilişkiler belirleyiciydi. Nazlı’nın teklifi bir nezaket göstergesiydi.
“Emin misin?” diye sordu sonunda. “Olacakları aşağı yukarı tahmin edebiliyorsundur.”
Nazlı hafifçe güldü. “Korkma, hiçbir şey olmaz. Bizim dünyamız sizinkinden daha güçlüdür.”
Ateş kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Pek sanmıyorum, Nazlı. Bizim teknolojimiz oldukça ileri seviyede, biliyorsun.”
Nazlı gözlerini gökyüzüne çevirdi. “Umarım iki dünya savaşa girmez. Yoksa çok kötü olur, değil mi, Ateş?”
Ateş, ilk kez bu konuyu düşünüyormuş gibi iç çekti. “Evet, kötü olur.”
Nazlı, “Hadi, evime gidelim,” diyerek Ateş’in elinden tuttu. “Orada sana bir kahve yapayım. Eminim tadını bilmiyorsundur.”
Ateş, “Kahve mi?” diye sordu. Kelimeyi ilk defa duyuyordu. Bu bile, onun öğrenmesi gereken çok şey olduğunu gösteriyordu.
Nazlı, gülümseyerek yürümeye devam etti. Önlerinde, bilinmezliğe uzanan yeni bir yol vardı. Ama asıl soru, bu yolun onları nereye götüreceğiydi…
Eve vardıklarında, Ateş ve Nazlı'nın karnı acıkmıştı. Nazlı hemen buzdolabını açtı ve daha önce hazırladığı sarmayı ocağın üzerine koyarak ısıtmaya başladı. Ateş, Nazlı'ya merakla sordu:
"Karnınızı tok tutmak için hangi ilaçları alıyorsunuz?"
Nazlı şaşkınlıkla ona döndü. "Neyden bahsediyorsun Ateş? Biz karnımız acıkınca yemek yeriz, ilaç kullanmayız."
Ateş, bu duruma bir kez daha anlam veremedi. Onun dünyasında açlık hissedildiğinde yalnızca vitamin ve besin takviyesi içeren ilaçlar alınır, ardından su içilirdi. Yemek yemek, çiğnemek, tat almak gibi şeyler tamamen gereksiz görülüyordu. Nazlı hafif bir gülümsemeyle ona döndü ve sordu:
"Hiç ağzındaki dişlerin neden var olduğunu düşündün mü, Ateş?"
Ateş, bu soruya daha önce hiç kafa yormamıştı. Dişler sadece ağzında var olan bir yapıydı, işlevleri hakkında hiçbir fikri yoktu. Nazlı bir sarma aldı, yanındaki yoğurda batırdı ve ağzına götürüp çiğnemeye başladı. Ateş, merakla onu izledi. Sonra kendisi de bir parça sarma aldı, yoğurda batırdı ve ağzına götürdü. İlk ısırıkta hayatında ilk kez tat alma duygusunu hissetti. Yavaş yavaş çiğnedikçe, yemeğin tadı dilinde patlıyor, sanki ağızında bir cennet oluşuyordu.
Nazlı, "Şimdi yut!" dedi.
Ateş, söylediklerini yaptı ve boğazından aşağıya kayan yemeğin midede bıraktığı tokluk hissini fark etti. Şaşkınlıkla "Ben doydum!" dedi.
Nazlı gülerek başını iki yana salladı. "Hayır, doymuş olamazsın! Şunları da ye!" diyerek önüne birkaç sarma daha koydu.
Ateş, midesinin alışık olmadığı bu doluluk hissiyle zorlanıyordu. Onun dünyasında hiç yemek yemediği için midesi küçük kalmıştı. O yüzden yalnızca iki sarma yiyerek bile tıka basa doymuş gibi hissediyordu. Bir tane daha yedikten sonra elini karnına koyarak:
"Tamam, başka yiyemem!" dedi.
Nazlı, kaşlarını kaldırarak "Yoksa yaptığım sarmaları beğenmedin mi?" diye sordu.
Ateş hemen yanıt verdi. "Hayır, sadece biz ilaçla beslendiğimiz için midem küçük durumda. O yüzden az bir yemek bile bana yetti."
Nazlı gülümseyerek başını salladı. "Doğru ya, bunu unutmuşum! O zaman ilk yediğin şey benim sarmam mı oldu?" diye sordu merakla.
Ateş başını salladı. "Evet."
Nazlı kahkaha atarak "Bu olayı kime anlatsam inanmaz! Ama neyse, ilk yediğin şeyin benim sarmam olmasından memnunum!" dedi.
Nazlı, Ateş'in yeni tatlarla tanışmasını izlerken içten içe onun dünyasına ne kadar yabancı olduğunu bir kez daha fark etti. Onun için sıradan olan şeyler, Ateş için tamamen yeni keşiflerdi. Gülümseyerek ayağa kalktı.
"Şimdi sıra kahvede!" dedi.
Ateş merakla başını kaldırdı. "Kahve mi?"
Nazlı mutfağa yöneldi, dolaptan en iyi çekirdeklerden öğütülmüş kahveyi çıkardı. Su kaynarken bakır cezveye kahveyi ekledi, ardından ince ince köpük oluşturacak şekilde karıştırdı. Ocağın üzerinde yavaş yavaş kabaran kahvenin kokusu eve yayıldığında Ateş burnuna gelen aromaya anlam veremedi.
"Kahve... Besin değeri nedir?" diye sordu.
Nazlı kahkaha attı. "Kahve beslenmek için içilmez Ateş! Kahve keyif içindir. Sohbetin yanında içilir. Duyguların derinleşmesine yardımcı olur."
Ateş, "Duyguların derinleşmesi mi?" diyerek düşündü. Onun dünyasında duygular sadece gereksiz bir yan etkiden ibaretti. Ama artık öğrenmeye kararlıydı.
Nazlı, iki ince belli bardağa kahveyi döküp karşısına geçti. Kahvenin üzerinde ince bir köpük tabakası vardı. Nazlı bardağını kaldırdı, bir yudum aldı, gözlerini kapattı ve huzurla iç geçirdi.
"Sıcak, ama bir yudum al, tadını hisset," dedi.
Ateş dikkatlice bardağı eline aldı ve dudaklarına götürüp küçük bir yudum aldı. Acı bir tat diline yayıldı ama garip bir şekilde hoşuna gitti. Bu duygu, damağında bıraktığı his ona yabancıydı ama keşfetmekten de korkmuyordu.
Tam o anda dışarıdan gelen ani bir sesle ikisi de irkildi.
Nazlı hızla camdan dışarı baktı. Gecenin karanlığında gökyüzünde beliren ışık huzmeleri, bir uzay gemisinin iniş yaptığını gösteriyordu.
Ateş bardağını yavaşça masaya bıraktı.
"Onlar buradalar..." dedi fısıltıyla.
Nazlı'nın gözleri endişeyle büyüdü. "Bizi buldular."
Dışarıdan gelen ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu.